
Abesle iştigal… Lafı güzaf. Havanda su dövmek! Bu deyimleri çok kullandığımın farkındayım ama ne çare ki şu sırada Türkiye’deki durumlarını en açık olarak bu tabirler ifade ediyor…


...
Bu operasyon -komplo-,
Türkiye üzerinde ve aleyhinde oynanmakta olan “Büyük oyunun” müstehcen bir perdesi!... Türkiye en kritik noktada...
Bütün tehdit ve tehlikeler sarmal olmuş; irticadan, bölücülükten, “Anayasa paketine” kadar!
İç ve dış “eşkıya” bu durum ve ortamda, Türkiye’deki bütün “kaleleri” düşürmek istemezler mi?
Yargının bağımsızlığı tehlikede...
TC ulus devlet yapısı değiştirilmek isteniyor.
En vahimi, son kale, Türk Ordusu yıpratılıyor, milletin ordusuna geleneksel saygı ve güveni sarsıyorlar...
Şehit cenazeleri bölücülere karşı mücadelede azmimizi artırırken, alçak PKK saldırılarını ve şehit cenazelerini meşum emelleri için kullanıyorlar!
En acısı, başarılı da oluyorlar!
Baykal istifa etmekle bizi, Atatürk milliyetçilerini üzdü ama, “şeytan arabasının” tekerine çomak soktu, şeytan taşladı!
Altemur Kılıç

SABİH BEY MERHABALAR,
BAZI TEKNİK AKSAKLIKLAR NEDENİYLE YAZILARINIZ BİRAZ GEÇ YAYINLANDI. SON YAZINIZ DA YAYINLANDI. ANCAK BU SİTEM YAZINIZI TAKDİR EDERSİNİZ Kİ GAZETEMİZDE YAYINLAYAMAYIZ. MÜMKÜNSE SİZDEN YENİ YAZILAR BEKLİYORUZ. BUNDAN SONRA YAZILARINIZ, GÖNDERDİĞİNİZ GÜNÜN ERTESİ, YA DA EN GEÇ BİR GÜN SONRA GAZETEMİZDE YAYINLANACAKTIR.
SELAM VE SAYGILARIMLA
FERİT KESEN
Genel Yayın Müdürü
Gönderme tarihi:
07 Eylül 2009 Pazartesi 15:55:36
İnsan hiç kendisine fikirlerini okuyucularla paylaşması için köşe açan gazetesine ve onun yönetimine ve yazı işlerine sitem eder mi? Ve ya hangi şartlarda eder?
Sn. Mehmet Ali Dim fırsat bulup da okuduğunda eminim çok şaşıracak ve her zaman ki gibi bu yazımı da sansürsüz yayımlatacaktır.
2006 yılında Sn. Dim ve onun aracığıyla Sn. Altemur Kılıç büyüğümüz ile tanıştırılmamızın ardından, çok büyük kesiklik olmadan 3. yıldır zevkle ve gurur duyarak sizlere Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden ulaşıyorum.
Bu ulaşma maalesef gecikmeli oluyor(!)
Heyecanla ve gerçekten gündemi yakaladığıma inandığım yazımı, yaklaşık 3.(Üçüncü) hafta sonunda ve en son Sn. Dim’i cep telefonundan, olur olmaz bir saatte (her hangi önemli bir toplantısına, tabiri caizse bodoslama girerek) arıyorum.
Neden yazımın çıkmadığını sorduktan sonra sağ olsun her zamanki nezaketi ile (amatör heyecanımı ve vatan sevgimi bildiği ve anladığı için) “İlgileneceğim Sabih’ciğim” diyor.
Ve yazı ertesi gün yayımlanıyor.
“Ajda Pekkan, Sezen Aksu ve Kürtçülük Nağmeleri” başlıklı bir yazıyı yine yaklaşık 20 gün önce göndermeme rağmen ancak C.tesi günü yayımlandı!
Ha çok mu önemliydi?
Evet bence önemliydi!
Çünkü bu yazı yazılıp, e-posta olarak yazı işlerine gönderildikten iki hafta sonra Sezen Aksu gündeme bomba gibi düştü ve Sn. Başbakan ile açılım konusunda telefon trafiğine girdi.
Zeki bir gazete yönetimi köşe yazarını sahiplenerek bu konuyu gerekirse ön sayfaya taşır ve hatta manşete dahi çıkararak Alanya’daki yöresel bir gazetenin gündemi nasıl ve oluşumu takip ederek önceden yakalayabildiğini bütün Türkiye’ye ispat edebilirdi.
Bugün sadece 12-15.000 adet gibi gözüken tiraj genel ağ (internet) sayesinde inanılmaz boyutlara ulaşmakta konu Alanya’dan çıkmaktadır. (Çağ büyük düşünebilenlerin çağı olacak).
Sonuç olarak her şey vatan için.
Birileri kalkmış gözümüzün içine baka baka Federasyona doğru giden “Kürt Açılımı” adlı sürece sıcak bakmamızı isterken,
Askerin anlam veremediğim sessizliğini buruk bir şekilde izlerken,
Defalarca eleştirdiğim Sn. Devlet Bahçeli Memleketin Umudu ve tek tutanağı haline gelmişken,
Sn. CHP’nin Deniz Baykal’ı dik bir duruş sergiler gibi yaparken,
DTP ve Ahmet Türk zafer şarhoşluğu içinde; yakın gelecekte kurulacağından emin oldukları Kürdistan’ın başına Osman Baydemir’i mi yoksa Teröristbaşı Abdullah Efendi’yi mi? Getirmeliyiz diye düşünürken,
Bizde yazılarımızın neden zamanında çıkmadığını sorgulaya duralım.
Sorgulayalım ki bir NEFES daha bunlarla mücadele edebilsin!
İşiniz zor Sn. Mehmet Ali Dim!
Siz kalkın kişiye köşe verin sonrada köşenizi işgal eden bu kişiden sitem kabul edin.
İşte Yeni Alanya Gazetesi’nin ve Sn. Mehmet Ali Dim’in farkı !
En içten sevgi ve saygılarımla
Türkçe Kalın!
Sabih Samur 23 Ağustos 2009 Pazar 08:00
Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…
“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi.
Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.
Faruk,
"Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya."
diyor.
Teşekkürler,
Facebook Ekibi”
Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur
Yazan: Sami Çaycoşar
Yeni Alanya Gazetesi
Sabih Samur’un 55 yaşla ilgili yazısını okuyunca çok duygulandım. Bu vesileyle, gavurcasının çok iyi olduğunu, çok daha önemlisi Montaigne’nin “Denemeler” eseri gibi dünya klasiklerini de okuduğunu öğrenip çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Oğlu Yiğit’ten sonra Defne’si dünyaya gelip ikinci defa baba olunca, belli bir sorumluluk duygusu içinde, ileriye dönük kaygılar duymaya başlayıp, hepimiz gibi o da bir sürü konuda olduğu gibi, kendi ömrü ile ilgili olarak yaşam sürecine bir sınır çizmeye kalkıp, 55 yaşa bir nokta koyma saçmalığını sergilemiş!
Bunu hangi koşullarda niçin yaptığını bilmemiz mümkün değil ama belli dönemlerde hepimiz, eşimize ya da çocuklarımıza kapris yapma, kendimizi ne kadar sevip sevmediklerini anlama adına, öleceğimizden söz ederek, onların tepkisini ölçmeye kalkarak, kendi kendimizi tatmine çalışırız.
Sanırım Sayın Samur da böyle bir cinlik içine girmiş! Yazılarının içeriğinden de anlaşıldığı üzere Sayın Samur, oldukça inançlı ve muhafazakar birisi olduğundan, ikinci çocuğu dünyaya gelince, biraz daha hayata sarılmak zorunda olduğunu düşünerek, geçmişte kendisine biçmeye kalktığı yaşı yeterli bulmayıp, içinden geçirdiği 55 yaş düşüncesini, Yaradan’ın yerine getireceği korkusuyla, Kur’an’dan bazı ayetleri örnek göstererek, kaderin değişmeyeceğini, kendisine biçilen ömrün de ne uzamasının ne de kısalmasının mümkün olmadığını ortaya koyarak, bir bakıma, 55 yaş saptamasına, Allah’ın itibar etmemesi dileğinde bulunmuş gibi bir izlenim edindim. Hani bazen belli bir kızgınlıkla, ona buna hatta sevdiklerimize beddua eder sonra da, aklımız başımıza gelince, bu bedduadan vazgeçeriz ya!
Sayın Samur’da böyle bir anlayış içinde, 55 yaşın kendisi için yeterli olmadığını, çocuklarının mürüvvetini görebilmek için, biraz daha uzun bir süre talebinde bulunuyor gibi geldi bana!
Sayın Samur kırklı yaşlarda olmalı! Bu yaşlar andropoz, hatta yaşlanma ve ölüm korkusunun tavan yaptığı dönemler. Gençliğimizde ölüm aklımızın ucundan bile geçmez. Öğrendiğimiz her şeye balıklama dalar, her şeyi bildiğimizi sanırız. Kırklı yaşlardan sonra ölümü hatırlamaya, öğrendiklerimizin de doğru ya da yanlış olduğunu anlamaya başlarız.
İnsan gençliğinde, ne yaşlanma ne de ölüm korkusu yaşar! Genç beyinlerin ayaklarının yere basmadığı, havalarda uçtuğu dönemlerde, kırkın üzerindeki yakınlarını gidici gibi görmeleri, bir bakıma, kendilerine ve gençliklerine olan güvenden hatta belli bir bencillik kompleksinden kaynaklanıyor olabilir! Ama insan yaşlandıkça, kırkın üzerindeki yaşta olan insanların hiç de öyle acınacak bir durumda olmasalar da, bir ömür denen o kısacık sürecin hızla sonuna yaklaşıldığı anlaşıldığındandır ki, ölüm korkusu yavaş, yavaş insanın benliğini sarmaya başlar. Aslında, insanın en dinamik ve de verimli dönemi, otuz beş yaşlarından başlayıp, yetmişli yaşlara kadar uzanan bir dönemi kapsar. Tabii bu sağlıklı bir bünyeye sahip olan insanlar için geçerli. Sağlıksız bir bireyin yaşı ne olursa olsun, zaten mutlu olması mümkün değildir! Bu yüzden de, sürekli demiyor muyuz “Her şeyin başı sağlık.”
Ben, insan için, en verimli çağı 35 yaşında başlatıp, yetmişlerde bitirirken, yaşımın 68 olması ve bu süreci her boyutuyla doya, doya yaşamamdan kaynaklanıyor. Sonrasını henüz denemediğimden, “Yaş yetmiş iş bitmiş.” sözünün de etkisiyle olacak, verimliliği yetmiş yaşla sınırlandırarak bir bakıma kendime de haksızlık yapmış olabilirim!
Aslında yetmiş yaş sonrasını da, Altemur ustaya sormak gerekir.
Benim tanıdığım ve gözlediğim kadarıyla Altemur usta seksenli yaşlarda da her bakımdan çok aktif ve dinamikti. Seksen sonrası pek görüşemediğimiz için, bu konuda bir tahmin yürütmem mümkün değil ama, inşallah, doksan yaşına merdiven dayayan Usta hala taş gibidir..
Bunu bütün benliğimle istememin nedeni, onu çok düşündüğümden değil, ben de merdiveni yani çıtayı 90 yaşlarına dayama gayretinde olduğumdan, böyle bir temennide bulundum!
Benim pederin doksanı da solladığı halde, hala yeni bir hanım arayışına girmesi, beni sevindirmekten çok endişeye sevk ediyor!
Babamın biraz çizgi dışına çıktığı kanısındayım.Bu çizgi dışına çıkıştan endişe etmemin nedeni, aynı performansı sergilemek güzel de, performansı sergileyecek alan bulmadaki zorluk...
Bizim pederi teneşir bile paklayamaz gibi geliyor bana!.
Arkasından konuştuğumu falan sanmayın, bana “Beni ever” dediğinde, aynı şeyleri yüzüne karşı söyledim. “Gözünü toprak doyursun” dedim.
Babam epeyce hanım eskitti. Legal olarak dört, illegal olarak sayının kaça vardığını ise benim bilmem mümkün değil!
Şair 35 yaşı yolun yarısı olarak değerlendirmiş.
Bir bakma bu tespit doğru gibi gözükse de, ömür giderek uzadığına göre, yolun yarısı kırkı solladı gibi!
Kadınlar belli yaşa gelince menopoza girerler. Yani, hormonlar sıfırı tüketir.
Erkeklerin ise, andropoz döneminden söz edilse de hormonların yok olması söz konusu olmuyor ama, bedenin önemli bölümlerinde belli erozyonların başladığını herkes bilir. Özellikle de bizim yaşa gelmiş olanlar!
İnsan bedenindeki bütün yapılar belli bir yaşa kadar kendini sürekli geliştirip yenilerken, beli yaştan sonra tüm yapılarda belli deformasyonlar ve çöküntülerle birlikte bir geriye gidiş var.
Doğum ve ölüm arası bu ince ve de kısa süreçten herkes bir biçimde geçmekte.Kimi çok kısa bir dönem, kimi de uzun yıllar bu dünya ile iç içe oluyor.
40’lı yaşlarda 50-55, 50-55 yaşlarına geldiğimizde de, 70-80 yaşlarına kadar yaşayıp yaşayamayacağımızı sorgulamaya başlarız!
Ölümle ilgili olarak sayın Samur bazı surelerdeki ayetlerden söz etmiş.Ben de, Ali İmran suresi 145. ayet. Nisa 78, En’am 2, Yunus 49, Hicr 23, Nahi 70, Enbiya 30, Anhebut 57, Secde 11, Zümer 42, Duhan 8, Kaort 19, Yakıa 60-61, Münafikun 11, Mülk 2, Kıyamet 26, Zuner 42 ve Nebe suresinin 9. ayetinde Allah’ın biçtiği ömrün uazalıp kısalmayacağı hatta hiç dışarı çıkmayıp, bir kaleye kapansan bile ecelin gelip seni bulacağı net bir biçimde yazıyor. ( Nihayet İlahiyatçıların alanına da el attık!)
Ama İslam dininde eceli kaza, eceli müsemma diye de bir şey var.Çok daha önemlisi, kader konusu, mezhep farklılıklarına da neden olmuş. Kaderi mezhebine mensup olanlar, eğer her şeyi Allah yazdıysa, yaptıklarımızdan biz sorumlu olmayız derlerken, Suniler ise, Levhi Mahvuz’dan yola çıkarak, yazılanlar bizim ne yapacağımızı göstermez. Allah bizim yaşamımız boyunca ne yapacağımızı bildiğinden oraya yazmıştır.
Örneğin, Takvimler Ay’ın şu tarihte ve saatte tutulacağını yazar.Ay takvim yazdığı için mi tutuluyor, yoksa Ay’ın tutulacağı saat ve gün bilindiğinden mi takvime yazıyor?
Tabii ki Ay tutulacağı için takvim yazıyor.
Allah’da her şeye kadir olduğuna göre, dünyada bizim ne haltlar karıştıracağımızı bildiğinden, alnımıza o yazıyı yazmış.
Ben de kaderi bu şekilde yorumlayanlardanım.
Özetle, Sayın Samur ömrünün en verimli çağını, hiç ölmeyecek gibi geçirip, hem dünyalı hem de iyi bir insan olmaya çalışıp, bilgi küpünü biraz daha doldurma gayretini sürdürse, bana göre çok daha mutlu olur gibi geliyor.
Sayın Samur’a, eşi ve çocuklarıyla birlikte, nice uzun yıllar, sağlıklı ve mutlu bir biçimde, bir arada yaşamalarını ve bizim gibi dinozorların torunlarıyla yaşadığı gibi yaşamasını en içten duygularla temenni ediyorum.
Özel not: Sayın Samur, kendi yazısından yola çıkarak, kendi adını da kullanarak, biraz mizah, biraz felsefe ağırlıklı yazımdan dolayı inşallah bana kırılmamıştır...
Kimden: AİTEMUR KIİIÇ (altemurkilic@ttmail.com)
Gönderme tarihi: 21 Haziran 2009 Pazar 07:20:34
Kime: sabihsamur735@hotmail.com
yazdıklarınız bana cesaret veriyor sevgili ikiz kardeşim
----- Original Message -----
From: sabihsamur735@hotmail.com
To: altemurkilic@ttmail.com
Cc: Yeniçağ Gazetesi
Sent: Sunday, June 21, 2009 12:29 AM
Subject: sabih samur kullanıcısının yazdığı yorum
Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum. Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin.
Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...
Sabih Samur
www.kirmizi-beyaz.blogspot.com
“Sevgili Sabih,
Köprüler yıkılınca her zaman konuşan çok olur, iyi iken sen her zaman haklı
olursun ve hık deyicin çok olur, bir kere kötüye gittin mi en beceriksiz en kötü
patron sen olursun etrafında da bir tane adam kalmaz ve sen bir de üç kağıtçı
pozisyonuna düşersin, senden tonlarca ekmek yiyenler hepsini bir anda unutur
hiç ekmeğini yememiş gibi birde üstüne saldırır, ne yazık ki düzen böyle kurulmuş hata yapma lüksün yok.
Bundan sonrada ne yapacaksan güveneceğin tek kişi bil ki sadece kendinsin
ve sadece yüce Allah doğruları gördüğü için sadece O'na sığın ve kendine güven ve hata yapmadan çalış ve sadece çalış, zaman her şeyin ilacıdır.
İnşallah yüce Allah tüm dertlerinin hallolması için sana tüm kapıları gösterir
ve büyük hasar almadan zorlukların hepsini yenersin. Kendini ve sorumluluğunu
taşıdığın kişileri düşün.
Saygılar
Fikri”
2007 yılının Aralık ayı idi. Telefonum alacaklılardan dolayı susmuyordu. Hiç kimse firma olarak gerçekten iflas ettiğimize inanmıyordu. Baktım olacak gibi değil, beni aynı zamanda yazılarımdan takip eden, bir nevi okuyucum olan alacaklılarıma Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden seslenerek, genel ağ (internet) üzerinden beni okumalarını sağladım.
O yazı çok faydalı oldu. İnsanlar en azından benim için, tekrar ayağa kalktığımda onlara olan borçlarımı ödeyeceğime inandılar. Küçükte olsa, parça parça da olsa ödemeler başladı. İnanmayanlarla ise hukuksal boyutta olan diyalogumuz devam ediyor.
O karamsar ve kapkaranlık günlerde yazdığım yazıya cevaben gelen yukarıdaki e-posta bana, içi vitamin karışımı dolu bir şişe serum etkisi yapmıştı.
Canım Türkiye’min bugün gelmiş olduğu noktada; yüzlerce iş yeri kapanırken, çeki yazılan, iflas eden işadamlarının sayısı binlerle ifade edilirken o tarihte bana gelen bu e-postanın, beni tekrar hayat mücadelesine sevk eden, tetikleyen bu e-postanın, benzeri o kapkaranlık günleri, 2009'un bu inanılmaz zor günlerini yaşamakta olan işadamlarına faydası olması ümidiyle…
Sabih Samur
Re:
Kimden:
banu avar (avarbanu@gmail.com)
Gönderme tarihi:
29 Kasım 2008 Cumartesi 15:40:36
Kime:
Sabih Samur (sabihsamur735@hotmail.com)
Sabih bey, öncelikle geçmiş olsun! Arkadaşlara yazınızı ileteceğim. Bu arada bilmenizi isterim programların tüm hakları TRTnin. Dolayısıyla DVD çıkaramıyorum. Ama kitaplar yayınlıyorum. Programların genişletilmiş metinleri kitaplardan okunabiliyor. 4 Aralıkda Alanya ADD'deyim. Bilginize. Sevgi selamlar. BA
28 Kasım 2008 Cuma 22:50 tarihinde Sabih Samur <sabihsamur735@hotmail.com> yazdı:
Sn. Banu AvarMerhabaSiz TRT'den ayrılırken ben talihsiz bir olay yüzünden Metris Cezaevi'nde idim.Bu nedenle o tarihte sizin için yazdığım makaleyi ekte size gönderiyorum.Sitenizde yayınlarsanız onur duyarım.
En içten saygılarımla
Sabih Samur
Yeni Alanya Gazetesi Köşe Yazarı

esini önleyecek çözümüMetris’te yaşananları, geçirdiğim günleri unutmamak ve kalıcı olması amacıyla başladığım not alma olayı; gündemi takip ederek, köşe yazılarıma da devam etmem nedeniyle, ciddi bir birikim haline geliyor. Koğuş arkadaşlarıma zaman zaman yazdıklarımı okuyorum ve olumlu eleştiriler alıyorum. Eğer şartlar elverirse, topluma da bir katkısı olacağına inancım iyice pekişirse, bu yaşanmışlığı, bir anı kitap haline getirmeyi düşünüyorum.
Üç aydır e-posta ile yazılarımı gönderemediğim için, Yeni Alanya Gazetesi, Atatürkçü Ulusal Mim Haber Dergisi ve Fikir yolu.com sitesi merak içindedirler.İnşallah, Metris çıkışı hepsiyle tek tek görüşerek, bu projemden bahsedeceğim. Mutlaka onların da fikirsel katkıları ve yönlendirmeleri olacaktır.
Önemli olan bu yaşanmışlıkların ve köşe yazılarının okuyucularla buluşarak, bir nebze olsun, fikirsel anlamda memlekete faydasının olması.
Hayırlısı…
Sabih Samur 01 Haziran 2008
erefli bir giysidir.Bu giysi içinde ve emekli olunduğunda subay ve astsubayı ve diğer personeli ile bizler bir bütünüz.1990 yılında kıta hizmetinin başında olan silah arkadaşlarımız şu an Bşçvş ve Yarbay rütbesinde görevlerini şerefleriyle icra etmektedirler.Okuyacağınız bu yazı 18.09.2006 tarihinde Yeni Alanya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Maalesef güncelliğini (daha kötü günler yaşayarak) korumaktadır.
Tekstil sanayi..: 18.09.2006:..
Geçen gün bir konfeksiyon ihracat firması sahibi olan bir arkadaşım ile beraber borçlu olduğu kumaşçısının yanına gittik.Havadan sudan kısa bir sohbetten sonra konu arkadaşımızın ödeyemeyeceği ve bu nedenle uzatmak istediği çeke geldi.Ne olduysa o an oldu. Kumaşçı arkadaş gitti yerine tahsilatçı kimlikli başka bir arkadaş geldi.Ya çekin karşılığını bir hafta içinde + % 10 bedeli ile ödeyeceğini ya da her türlü tahsil edebilecek güce sahip olduklarını vs. vs.
Canım Türkiyem. Bir nesil tekstilci olarak yetiştirildi, eğitim ve öğretim aldılar. Ama şu an piyasa bu tiplerin elinde.İlk sancı 1994 İkinci darbe 1998 Üçüncü yıkım 2001 Ve en son 2005-2006.
Bu dönemler insanlarda ne şeref bıraktı ne de başka bir şey.Önce bankalar çekti krizlerde ellerini zavallı KOBİ’lerden. Sonra esnaf %10-15’lerle kırdırdı çeklerini factoring görüntülü tefecilere, oto galeri müsveddelerine. Şimdi o yıllardaki tefeciler anlı şanlı holding oldular.
Ve tüm bu süreç politikacıların gözleri önünde ve katkılarıyla gerçekleşti. Şimdi aynı politikacılar utanmadan nabız yokluyorlar, tekrar siyasete ısınmaya çalışıyorlar.Son hükümet bunca gelmiş geçmiş hükümetlerin b
aşaramadığını başardı ve hakikaten bu sektörü bitirdi.
Artık herkes mutlu. Parası olan iki kişiden oluşan ürün müdürü ekibiyle Çin'de ürettirdiği paçavraları utanmadan kendi marka etiketini koyarak ve yine utanmadan yıkama talimatına "ÇİN’DE ÜRETİLMİŞTİR" ibaresini yazarak satışa sundular mağazalar zincirlerinde.
Sonra törenlerde bağırdık "Ne mutlu Türküm diyene".Trakya'ya serbest bölge kuranlar,Türkiye'nin en büyük jean firmaları, çocuk giyim markaları hepsi birer birer Çin'e gittiler.Nerede singerci, overlokçu, reçmeci, çift iğneci, ortacı, son ütücü?
Gün ola devran döne derler ya.İşte o gün geldi. Artık bilinçli tüketici yıkama talimatına bakıyor ve "ÇİN’DE ÜRETİLMİŞTİR" yazılı ürünü almıyor ve ALMAYACAK!
Çünkü biliyor ki her aldığı ürün bu sektörde bir kişinin daha işsiz kalmasına sebep olacak.
Umut ediyoruz bu uygulamaya giden dev firmalar doğru yolu bulup tekrar özüne döneceklerdir.Yoksa memlekette müşteri kalmayacak.
Sadece Türkiye'de üretim yapan tekstil firmalarına sesleniyorum. Gelin bir seferberlik başlatalım. "TÜRKİYE'DE ÜRETİYORUM !" sloganımız olsun.İşsizlik sorununu hep beraber çözelim.....
Bu yazı 1165 kere okunmuştur.
KÜSTÜM SANA ABD
ABD'nin 4 Temmuz Bağımsızlık ve Özgürlük Bayramı Başkent Ankara'da, Büyükelçilik'te yapılacak bir resepsiyonla kutlanır.ABD Büyükelçiliği, her yıl 4 Temmuz'da kutlamalar kapsamında bir resepsiyon verir. Bu davetin aynı zamanda devletin zirvesi ile yabancı diplomatların da buluşma noktası olduğusöylenir. Gel gör ki akşam yapılacak resepsiyona Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt katılmaz.Erdoğan ve Gül, yoğun programlarını mazeret göstererek katılmayacaklarını büyükelçiliğe bildirir. Birçok bakan teklif edilmesine rağmen resepsiyona gitmeyi reddeder. Bu onurlu katılım görevini F-35 uçaklarımızın alımına imza atan Savunma Bakanı Vecdi Gönül kabul eder. Akşam, ABD'nin resepsiyonunda hükümeti Gönül temsil eder.Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ise Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun temsil eder.Devletin zirvesinin ABD Büyükelçiliği'ndeki bu en önemli resepsiyona katılmaması Ankara kulislerinde Kuzey Irak'taki PKK sorununun çözümünde yeterli yardım alınamaması nedeniyle ortaya koyulan bir tavır olarak yorumlanır(mış).Bizler balık hafızalı vatandaşlar olarak 4 Temmuz 2003’ü unuttuğumuz için resepsiyona katılmama gerekçemiz Ankara’nın kulislerinde (oralar nerelerse) farklı algılanıyor.Leyleğin ömrü laklakla geçer misali koskoca dört yıl sonra Amerika’ya tavrımızı aslanlar gibi resepsiyona katılmayarak gösteriyoruz. Gerçi bu nasıl katılmamaksa?Savunma Bakanı yerine müsteşar, Orgeneral yerine Albay gönderirsen o zaman onun adı ciddiye almamak olur.Türk halkının kırılan onurunu böyle aktivitelerle onaramazsınız beyler.Büyükanıt emekli olunca anılarında “Amerika’yı şöyle protesto etmiştim” filan diye anlatır, biz de okuruz.Biz resepsiyonlara katılmayarak ABD’yi madara edelim, rezil olsunlar! Diğer taraftan Barzani bizimle makara kukara yapsın, sınıra namluları bize dönük tank filan dizsin; geleceğiniz varsa göreceğiniz var desin!
Peki biz ne yapacağız?
1- Kararlılığımız devam edecek (Bu ne demekse?)
2- ABD’yi motive çalışmalarımız devam edecek, terörle mücadelemizde yanımızda olsun diye.
3- Talabani’nin Irak’ı temsilen (muhtemelen) yapacağı Ankara’daki bir resepsiyona düşük düzeyli bir katılımla Barzani ve Talabani’yi mahvedeceğiz!Evet yukarıdaki 4 Temmuz resepsiyonundan sonra neler yapabileceğimiz seçeneklerinden kararı büyüklerimize bırakıyorum.
Şimdilik hoşça kalın. Bir resepsiyona katılmam gerekiyor. ....
Sabih Samur
Kaynak: Yeni Alanya Gazetesi 07.07.2007
NAPAN BE GARDAŞ ?sabihsamur.com
Original design by Blogging Secret | Free Blogger Templates | Ads Theme Blogger Template