Yeni Alanya Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Alanya Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



Altemur Kılıç
Abesle iştigal… Lafı güzaf. Havanda su dövmek! Bu deyimleri çok kullandığımın farkındayım ama ne çare ki şu sırada Türkiye’deki durumlarını en açık olarak bu tabirler ifade ediyor…
Ve “bile bile lâdes" oynuyoruz.
Bu, toplumdaki kafa karışıklığını gösteriyor: "Lâdes" kemiğinin "kırılmasının" bedeli çok ağır olacak.
Kürt sorunu ve özellikle şu sırada PKK’nın ve DTP’nin "eylemsizlik-ateşkes", "Demokratik özerklik" açılımları, girişimleri konusunda söyledikleri, onların kafalarının hiç de karışık olmadığını, hiç de havanda su dövmediklerini, laf-ı güzaf ve abesle iştigal etmediklerini gösteriyor…
Onlar ne söylediklerini, amaçlarını biliyorlar ama bizim tarafta hem gaflet, hem de “ihanet" var... TV programlarında bu durum çok daha bariz şekilde görülüyor!
"Gaflet" iktidar olarak başımızda!
Erdoğan’ın "açılımı" başlı başına "abesle iştigal"di.
Bölücülüğe karşı direnci gevşetti.
Bölücüler bu zafiyet alametinden güç aldılar ve şimdi de azıyor, taleplerini gittikçe arttırıyorlar… Daha doğrusu, talepler hep aynı, şimdi daha pervasızca açıklıyorlar hatta ültimatomlar veriyorlar.
Fakat iktidarın gafleti Büyük Kürdistan’ı istemiyoruz.
Referandum öncesinde Güneydoğululara “evet” dedirtmek için bölgedeki söylediklerine ne ad vermeli?
TC'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Dersim’de kendisini dinleyen "bindirilmiş kıtalara" soruyor: "CHP’nin yeni genel başkanı nereli?" Kendisi yanıtlıyor, Dersimli…
İkinci soruyu ekliyor: "Dersim’in köylerini vergi vermediler diye kim bombaladı?" Yine kendisi yanıt veriyor: "CHP bombaladı" ve ekliyor: "O zamanki Cumhurbaşkanı’nın emriyle bombaladı. Kimdi Cumhurbaşkanı? İnönü’ydü" diyor...
Aslında, Erdoğan’ın suçladığı bu devletin kurucusu Kemal Atatürk…
Çünkü "Dersim isyanı" 1937’de başlatılmıştır.
O tarihte Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü Başbakan, ancak 25 Ekim’den itibaren de Celâl Bayar Başbakandır.
Cehalet mi, gaflet mi, yoksa dolaylı olarak Mustafa Kemal'i suçlamak mı? Bunun adını siz koyun.
Başbakanın bu konuşmaları üzerine hakkında suç duyurusunda bulunan CHP Milletvekili Onur Öymen, Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Dursun Atılgan, Demokrat Parti Genel İdare Kurulu Üyesi Mehmet Arif Demiler, başvurularında şikâyetlerini özetlemişler: Ulusumuzun birliği, ülkemizin tümlüğü ve devletimizin tekliği için en büyük tehlike başbakandır...
"Müştekiler" Başbakanın bu ifadelerinin eski adı "Dersim" olan Tunceli halkını isyana teşvik olduğunu da söylüyorlar...
Ben ekleyeyim, daha da ötesi şu sırada Devletin Başbakanının ağzından çıkan sorumsuz ve ölçüsüz sözler, PKK ve DTP'den gelen talepleri haklı gösteriyor ve bu taleplere kapı açmak demektir! Ve de, bir Başbakan'a yakışmayacak cehalettir de...
Kendilerine, danışmanlarının sufle ettiklerine bakmayarak, devlet arşivlerinden ve tarihçilerden bu "isyan" konusundaki gerçekleri okumasını naçizane tavsiye ederim.
Dersim İsyanı da önceki 23 Kürt İsyanı gibi vergi vermekten veya aş-iş, kimlik talepleri için çıkmamıştı. Bu isyanın da, önceki 25 PKK terör isyanının da maksatları ve kaynakları, tıpkı bugünkü durumda olduğu gibi yabancı tahrikleriydi. Avrupa devletlerinin ve ABD'nin çıkar hesapları için tahrik ettikleri başkaldırılardı...
Söylem ve yöntemler değişik olsa da kaynak ve amaç aynı: Türkiye’yi bölmek ve "Büyük Kürdistan'ı" gerçekleştirmek.
Şu sıradaki TV programlarından birine katılmış olsaydım, PKK sözcülerine sorardım ve buradan soruyorum: Sizler hakikaten TC içinde, ortak vatanda "Ne Mutlu Türküm diyene" anlayışıyla hep birlikte yaşamak mı istiyorsunuz? Yoksa nihai amacınız "Büyük Kürdistan" değil mi? Yiğitseniz açıklayın, “Evet amacımız Büyük Kürdistan” deyin veya “hayır istemiyoruz" deyin de havanda su dövmeyin ve bizi abesle iştigal ettirmeyin!
PKK oyunları hususunda yazmaya devam edeceğim ama son numara Ahmet Türk olmayan Kürt, ABD müdahalesini istiyor…
Ha şöyle, dilinizin altındaki baklayı çıkarın. İç çatışmaları tahrik ederek yapmak istediğiniz yabancı güçler müdahalesini açıkça isteyin! Türkiye’yi Lübnan, Afganistan yapın…
ABD, bunu çoktan ister…
Obama’nın Erdoğan’a son cevabı, Kıbrıs krizi esnasında, Johnson'un mektubu gibi. ABD’nin kimden yana olduğunu gösterdi…
Teröre karşı kullanılacak silahlara da "ambargo!"
DEPREM NOTU: 17 Ağustos depreminden sonra Sakarya’da Saddam’ın hibesiyle yaptırılan konutlardan depremzedeler hoyratça, hem de yöneticilere konut vermek için çıkarılacak… Sayın Erdoğan oraya gitse de, o insanların feryatlarını da dinlese! Oradan, o insanlardan "Evet" getirir mi?




17 Temmuz 2010
Sabih Samur
Haftalarca tüm iletişim araçlarıyla bu buluşma şişirildi, şişirildi, sanırsınız ikisi bir araya geldiği an tüm sorunlar çözülecek.Başbakan “Biz gidelim o halde” dedi ve aldı birkaç korumasını (yaklaşık 20 kişiden oluşan) düştü yola.
Malum yollar tehlikeli ve uzun.Meclisin Okmeydanı bölgesi yolunu tercih etmedi ve Gazi Mahallesi koridorundan gelerek; yolda pusu ve mayına karşı gerekli tedbirleri öncü ve artçı korumalarla(ne de olsa meclis koridoru burası, her şey olabilir) zorlu intikâli başarıyla tamamlayarak, Mavi Birliklerin olduğu tepeye ulaştı.
Kılıçdaroğlu ile Recep Bey nihayet bir araya gelmişti.
İntikâlin başarı ile tamamlanması üzerine Kılıçdaroğlu kıta yükü erzağında bulunan sıcak çorbadan servis yapmak istedi fakat Recep Bey deplâsmanda olduğunu hatırlattı.
İntikâli birlikte geçirdiği kadrosunda yer alan uzman ve profesyonel çaycısından –kişiye özel- kodlu çayını istedi.
Güzel geçen görüşme sonrası kapı çıkışında Kılıçdaroğlu Recep Bey’den her nedense Sn. Başbakan diye bahsetmeyi uygun gördü.
Çok faydalı bir görüşme olduğunu ve bazı devlet sırrı niteliğindeki bilgileri Sn. Başbakanın kendisi ile paylaştığını söyledi.
Bu bilgileri kamuoyuyla paylaşmasının mümkün olamayacağını ve ikisinin arasında sır olarak kalacağını iletti.
Bu faydalı görüşmenin ardından odasına çekilen ve yalnız kalmak isteyen Kılıçdaroğlu hâlâ Recep Bey’in, çaycısının göğsünden çıkartarak masaya bıraktırdığı Pembe dosyada kendisine ait çok özel bilgilere nasıl ulaşılabildiğini yarı kızgınlık yarı hayranlıkla düşünüyordu.
Artık bu çok özel bilginin onun tarafından biliniyor olması hırçın muhalefetini engelleyecekti.
O da susturulanlar arasına katılmıştı.Recep Bey’e seve seve Sn. Başbakanım demek zorundaydı.
Sonra dosyada yazan o çok özel bilginin yaşandığı günlere dalıp gitti.
7 yaşında ve Malatya’daydı. Arkadaşları ile beraber sıcak ve bunaltıcı bir yaz günü komşularının kayısı bahçesinden birer avuç kayısı aşırmışlar, bir güzel yemişler ve çekirdeklerini yine komşularının bahçesine dikmişlerdi.
Fakat geçimsiz ve hoşgörüsüz olan Melahat teyze onları yakalamış ve kulaklarını çekmişti.
İşte şu an 90 yaşında olan bu yaşlı teyzeyi bulmuşlar konuşturmuşlar ve bu konuşmayı ıslak imza ile kayıt altına almışlar…
Bir avuç kayısı başıma neler açtı diye düşünürken içi geçti, uyuyakaldı…


-Bu bir Sabih Samur rüyasıdır.-


Game Over ( Oyun bitti)
Başbakan akşam yemeğini yemiş evindeki diz üstü bilgisayarında günün stresini atmak için oyun oynuyordur. Ekrana "game over" yazısı gelince bir anda alnında terler birikir. Abdullah Gül'ü çok acil konutuna davet eder ve sabaha kadar çalışırlar.Ertesi gün güneş doğarken yeni kabine listesi hazırlanmıştır.Ama böyle bir liste Türkiye'de ilk defa gerçekleşmektedir.Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı : Devlet Bahçeli Dış İşleri Bakanı : Deniz Baykal AB ile Koordinasyon : Kürşad Tüzmen, İç İşleri Bakanı : Mehmet Ağar Turizm Bakanı : Erkan Mumcu Savunma Bakanı : Hikmet Çetin Cumhurbaşkanına verilen liste tam bir şok etkisi yaratmış ama ilk defa Tayip Erdoğan ile mutabık kalmıştır.Tüm kadro 2007 seçimlerine kadar ülkeyi yönetmeye namusu ve şerefi üzerine söz verirler. Bu sırada Büyükanıt K.Irak'ta cepheden güzel haberler göndermektedir.Talabani'yi Irak Bayrağı'nı indirdiği bayrak direğine oturtmuştur. Kürt kökenli vatandaşlarımız kimlerin arkasından yürüdüklerini görmüşler ve yanlışlıktan dönme yolları aramaktadır. Osman Baydemir İsveç ve Belçika'ya iltica talebinde bulunmuştur.Hükümet onaylanmış memlekette inanılmaz bir birlik ve beraberlik rüzgarı esmektedir.Türkiye'de ki üretimlerini Mısır'a ve Çin'e kaydıran Tekstil Holdingleri yaptıkları hataların farkına varmış herkes doğduğu vilayete fabrikasını taşıma seferberliğindedir.Mehmet Ağar İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere hemen hemen tüm illerde kap kaç, hırsızlık, çete ve mafya özentilerinin kökünü kazımıştır. Turizm bakanı Erkan Mumcu 2007, 2008 ve 2009'a kadar ki tüm yatak kapasitemizi Kış Turizmi dahil doldurmuştur.Amerika Deniz Baykal'a Başbakana iletilmek üzere resmi özür mektubunu vermiştir. Aselsan'da F16'nın tüm elektronik aksamının üretildiği bölümün hemen yanına yeni üretilecek olan F 35'lerin elektronik kontrol ünitelerinin yer aldığı yeni tesis Hikmet Çetin ve Hava Kuvvetleri Komutanıyla beraber Türk Yıldızları'nın gösteri uçuşu eşliğinde açılmıştır.Yeni açılan teknoparklar ve Nokia ile Motorola'nın fabrikalarını Zonguldak, Sinop ve Mardin'e taşımaları ile birlikte İstanbul ve diğer büyük şehirlere göç bıçak gibi kesilmiş tersine göç başlamıştır.Almanya ve Fransa'dan gelen Avrupalı kaçak işçiler sorun olmaya başlamıştır.Türkiye'deki yıllık otomobil satışı 100.000 adedi geçen Mercedes Almanya'daki tesisi Afyon'a taşıma kararı almıştır.Avrupa'nın jet sosyetesi Alanya'yı keşfetmiş özel uçağına atlayan soluğu Gazipaşa Havaalanında almakta, Alanya Belediyesi'nin organize ettiği limuzinlerle merkeze kadar gelmektedirler. Apart otellerin yerini alan yöresel özellikler taşıyan, muz bahçelerinin içindeki butik oteller anlata anlata bitirilememektedir.Esnafın yüzünde güller açmaktadır.Eşimin omzumu silkelemesi ile uyandım. "hayatım işe geç kalacaksın" diyordu.Hala rüyanın etkisindeyim. Belki bir gün.....
Bu yazı 2388 kere okunmuştur.
Yeni Alanya Gazetesi arşivi 19.09.2006

...
Bu operasyon -komplo-,
Türkiye üzerinde ve aleyhinde oynanmakta olan “Büyük oyunun” müstehcen bir perdesi!... Türkiye en kritik noktada...
Bütün tehdit ve tehlikeler sarmal olmuş; irticadan, bölücülükten, “Anayasa paketine” kadar!
İç ve dış “eşkıya” bu durum ve ortamda, Türkiye’deki bütün “kaleleri” düşürmek istemezler mi?
Yargının bağımsızlığı tehlikede...
TC ulus devlet yapısı değiştirilmek isteniyor.
En vahimi, son kale, Türk Ordusu yıpratılıyor, milletin ordusuna geleneksel saygı ve güveni sarsıyorlar...
Şehit cenazeleri bölücülere karşı mücadelede azmimizi artırırken, alçak PKK saldırılarını ve şehit cenazelerini meşum emelleri için kullanıyorlar!
En acısı, başarılı da oluyorlar!
Baykal istifa etmekle bizi, Atatürk milliyetçilerini üzdü ama, “şeytan arabasının” tekerine çomak soktu, şeytan taşladı!

Altemur Kılıç



10 Mart 2010, 01:26
Altemur Kılıç
14. Louis, Fransa'nın en uzun süre (1643-1715) tahtta kalan kralı…
“Louis Le Grand” (Büyük Louis), “Le Roi-Soleil” (Güneş Kral) olarak da anılır…
“Devlet benim (L'etat c'est moi)” deyip Fransa'yı 72 yıl mutlak monarşiyle yönetmişti.
Türkiye Cumhuriyetinin, 59. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, özellikle son girişimleriyle aynı yolda. Anayasayı değiştirecek, Yargıyı kuşatacak ve de Ordudan kurtulacak…
Bazı yörelerde “Padişah” diye karşılandı. Pek “estağfurullah" dediğini duymadık, görmedik! Aksine, beşuş bir çehreyle karşılıyor!
Erdoğan’ın, 2. Cumhuriyetin, Osmanlı-İslam Cumhuriyetinin, post-modern padişahı olacağını ben söylemiyorum, yabancı yorumcular da yazıyorlar…
Tabii, diğer “liberal”, 2. Cumhuriyetçiler bırakırlarsa! Şimdilik, bu 2. Cumhuriyetin önündeki başlıca engel, Türk Ordusu tamamen ortadan kaldırılana kadar, aralarında sıkı bir paslaşma–işbirliği var…
Yandaş, yazarlar, liberal sözde aydınlar da, Erdoğan'a toz kondurmuyorlar, öfkeli üslubunu “mutlakiyet” yönetimini ve anlayışını ancak, şöyle kenarından dokunuveriyorlar. Çünkü şu sıra Erdoğan onlara da lazım!
DEPREMDEN SONRA
Elazığ depremi, sadece yöreyi değil, acısı ile bütün Türkiye’yi ve de siyasi gündemi sarstı… Ve bu deprem, maalesef, Türkiye’nin her yerinde, her an olabilecek felaketten yapısal ve yönetimsel dersler alınması gerektiğini hatırlattı…
Bu arada, böyle bir felaket vukuunda, büyük kentlerde ortaya çıkabilecek çapulculuk, yağmacılık olayları ve fırsattan istifade, olası PKK eylemleri karşısında, EMASYA protokolü kaldırıldığına göre, askeri birlikler seyirci mi kalacaklar?
Bakın; Elazığ depreminde kurtarma ve halka sağlık ve gıda yardımı hususunda, en etkin görevi oradaki askeri birlikler üstlenmişler. Allah’ı var, Başbakan bu felaket üzerine, “kriz yönetimine” hemen el koydu, hükümeti, yönetimi seferber etti… Kendileri felaket bölgesine gitmedi.
1939 Erzincan depreminden hemen sonra, zamanın Cumhurbaşkanı İnönü Erzincan’a gitmişti. Ben İsmet Paşa’nın yaşlı bir depremzedeyi bağrına basmasının fotoğrafını unutmam.
Paradoks bu ya; O askeri birliklerin komutanı, “Ergenekon kapsamında” l. Nolu sanıklardan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk.
Erdoğan’ın, deprem bölgesine gitmemesinde Orgeneralle karşılaşmamak ince hesabı mı var?Başbakanın emri, üzerine TOKİ hemen işe başlayacak kerpiç binaların yerine sağlam toplu konutlar inşa edilecek…
Önceki akşam Arena programında, akıllı efsanevi sanatçılar, Zeki Alaysa ve Metin Akpınar, merak ediyorlardı: “İhaleler kimlerin üstünde kalacak?”
BEN DE BEN!
Erdoğan, depremden sonraki konuşmasında, “Benim Başbakan Yardımcım, Benim Bakanım, Benim polisim vb.” dedi. İlk defa değil, hep böyle der. Bu da bana 14. Louis’in “Devlet Benim” demesini hatırlattı…
Ama Erdoğan’ın “Benim ordum” dediğini pek duymadık!
Çok Devlet Başkanı, çok Başbakan gördüm; ne Atatürk’ün, ne İsmet Paşa’nın ve ne de sonrakilerin hep “Ben ben”, “Benim benim” dediğini duymadım, okumadım!
Erdoğan, “Milli İrade”yi sadece %47 oy çokluğunun temsil ettiğine inanıyor ve adeta “Benim Milli İradem” diyor ve “Devlet benim, her istediğimi yaparım” diyor!Ne var ki dünya 14. Louis’e, Hazreti Süleyman’a kalmadı sonunda!
Mademki Fransız tarihiyle başlamıştık; o tarihte bir de 16. Louis ve halk “açız” diye bağırırken “Pasta yesinler” diyen ünlü Kraliçe Marie Antoinette var.
Tespihte hata olmaz: 16. Louis ve eşi Fransız ihtilalinin, terör döneminde, giyotinde başlarını kaybettiler. Şükürler olsun ki artık “giyotin”, “ip” ve “idam” yok, gerçek demokrasi var; kendilerini devlet sananlar, iktidara tramvay demokrasiyle çıksalar bile, sonunda tahtlarından, halkın gerçek iradesi ve sağduyusuyla, indirilemiyorlar!
İKİLEM
Yabancılar, yabancı devletler ve medyadaki yorumcular Türkiye'deki gelişmelerden, hem umutlu hem de rahatsızlar…
Son gelişmeleri yakından takip eden Ojen Matthews, NEWSWEEK dergisindeki analizinde, çelişkiyi AB ve ABD için “ikilemi” olarak ifade etmiş; “Ordu yenildi, kâğıttan kaplan oldu, Erdoğan daha İslami bir Türkiye vizyonunu özgürce uygulayabilecek…
Ve bundan sonra ABD'nin İslamcılarla selamlaması gerekir” diyor ama hemen ekliyor: “Ordunun da politikaya müdahale etmesinin sonu da, demokrasi için zafer olması lazım. Ve daha çok demokrasi, bir ülkeyi daha liberal ve daha Avrupa yanlısı yapmalı…”
“Ancak paradoks şu ki daha demokratik bir Türkiye, daha Avrupa yanlısı veya daha Amerika yanlısı bir Türkiye anlamına gelmiyor… Türkiye'nin muhafazakâr Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, daha İslami bir Türkiye vizyonunu uygulamada özgür olacak. Fakat bu, daha çok demokrasi de daha çok liberalizm anlamına da gelmiyor.”



Gönderme tarihi:

29 Kasım 2009 Pazar 19:56:46

Sabih Bey selamlar. 29 yaşında yolun başında sayılabilecek genç bir öğretmenim. Ne yazıkki yazılarınızla yeni tanıştım. Ama bundan sonra elimden geldiğince takip edeceğim. Sizin ve ailenizin bayramını yürekten kutlarım.
Sizin gibi yürekli ve dürüst insanların hala basında camiasında bulunması beni çok mutlu etti. Kaleminize, yüreğinize ve cesaretinize hayran kaldım. Her sohbette lafı evirip çevirip size getiriyorum insanlar sizin gibi değerlerin farkında olsun diye.
Böyle bir zamanda en çok ihtiyacımız olan şey sizin gibi değerli kalemler. İyiki varsınız...

Kaleminize, yüreğinize, cesaretinize ve kalbinizdeki vatan ve bayrak aşkına selam olsun...

SABİH BEY MERHABALAR,

BAZI TEKNİK AKSAKLIKLAR NEDENİYLE YAZILARINIZ BİRAZ GEÇ YAYINLANDI. SON YAZINIZ DA YAYINLANDI. ANCAK BU SİTEM YAZINIZI TAKDİR EDERSİNİZ Kİ GAZETEMİZDE YAYINLAYAMAYIZ. MÜMKÜNSE SİZDEN YENİ YAZILAR BEKLİYORUZ. BUNDAN SONRA YAZILARINIZ, GÖNDERDİĞİNİZ GÜNÜN ERTESİ, YA DA EN GEÇ BİR GÜN SONRA GAZETEMİZDE YAYINLANACAKTIR.

SELAM VE SAYGILARIMLA
FERİT KESEN
Genel Yayın Müdürü


Gönderme tarihi:
07 Eylül 2009 Pazartesi 15:55:36

İnsan hiç kendisine fikirlerini okuyucularla paylaşması için köşe açan gazetesine ve onun yönetimine ve yazı işlerine sitem eder mi? Ve ya hangi şartlarda eder?
Sn. Mehmet Ali Dim fırsat bulup da okuduğunda eminim çok şaşıracak ve her zaman ki gibi bu yazımı da sansürsüz yayımlatacaktır.
2006 yılında Sn. Dim ve onun aracığıyla Sn. Altemur Kılıç büyüğümüz ile tanıştırılmamızın ardından, çok büyük kesiklik olmadan 3. yıldır zevkle ve gurur duyarak sizlere Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden ulaşıyorum.
Bu ulaşma maalesef gecikmeli oluyor(!)
Heyecanla ve gerçekten gündemi yakaladığıma inandığım yazımı, yaklaşık 3.(Üçüncü) hafta sonunda ve en son Sn. Dim’i cep telefonundan, olur olmaz bir saatte (her hangi önemli bir toplantısına, tabiri caizse bodoslama girerek) arıyorum.
Neden yazımın çıkmadığını sorduktan sonra sağ olsun her zamanki nezaketi ile (amatör heyecanımı ve vatan sevgimi bildiği ve anladığı için) “İlgileneceğim Sabih’ciğim” diyor.
Ve yazı ertesi gün yayımlanıyor.
“Ajda Pekkan, Sezen Aksu ve Kürtçülük Nağmeleri” başlıklı bir yazıyı yine yaklaşık 20 gün önce göndermeme rağmen ancak C.tesi günü yayımlandı!
Ha çok mu önemliydi?
Evet bence önemliydi!
Çünkü bu yazı yazılıp, e-posta olarak yazı işlerine gönderildikten iki hafta sonra Sezen Aksu gündeme bomba gibi düştü ve Sn. Başbakan ile açılım konusunda telefon trafiğine girdi.
Zeki bir gazete yönetimi köşe yazarını sahiplenerek bu konuyu gerekirse ön sayfaya taşır ve hatta manşete dahi çıkararak Alanya’daki yöresel bir gazetenin gündemi nasıl ve oluşumu takip ederek önceden yakalayabildiğini bütün Türkiye’ye ispat edebilirdi.
Bugün sadece 12-15.000 adet gibi gözüken tiraj genel ağ (internet) sayesinde inanılmaz boyutlara ulaşmakta konu Alanya’dan çıkmaktadır. (Çağ büyük düşünebilenlerin çağı olacak).
Sonuç olarak her şey vatan için.
Birileri kalkmış gözümüzün içine baka baka Federasyona doğru giden “Kürt Açılımı” adlı sürece sıcak bakmamızı isterken,
Askerin anlam veremediğim sessizliğini buruk bir şekilde izlerken,
Defalarca eleştirdiğim Sn. Devlet Bahçeli Memleketin Umudu ve tek tutanağı haline gelmişken,
Sn. CHP’nin Deniz Baykal’ı dik bir duruş sergiler gibi yaparken,
DTP ve Ahmet Türk zafer şarhoşluğu içinde; yakın gelecekte kurulacağından emin oldukları Kürdistan’ın başına Osman Baydemir’i mi yoksa Teröristbaşı Abdullah Efendi’yi mi? Getirmeliyiz diye düşünürken,
Bizde yazılarımızın neden zamanında çıkmadığını sorgulaya duralım.
Sorgulayalım ki bir NEFES daha bunlarla mücadele edebilsin!
İşiniz zor Sn. Mehmet Ali Dim!
Siz kalkın kişiye köşe verin sonrada köşenizi işgal eden bu kişiden sitem kabul edin.
İşte Yeni Alanya Gazetesi’nin ve Sn. Mehmet Ali Dim’in farkı !
En içten sevgi ve saygılarımla
Türkçe Kalın!

Sabih Samur 23 Ağustos 2009 Pazar 08:00

Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…

“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi.

Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.

Faruk,
"Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya."
diyor.

Teşekkürler,
Facebook Ekibi”

Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur

Yazan: Sami Çaycoşar
Yeni Alanya Gazetesi




Sabih Samur’un 55 yaşla ilgili yazısını okuyunca çok duygulandım. Bu vesileyle, gavurcasının çok iyi olduğunu, çok daha önemlisi Montaigne’nin “Denemeler” eseri gibi dünya klasiklerini de okuduğunu öğrenip çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Oğlu Yiğit’ten sonra Defne’si dünyaya gelip ikinci defa baba olunca, belli bir sorumluluk duygusu içinde, ileriye dönük kaygılar duymaya başlayıp, hepimiz gibi o da bir sürü konuda olduğu gibi, kendi ömrü ile ilgili olarak yaşam sürecine bir sınır çizmeye kalkıp, 55 yaşa bir nokta koyma saçmalığını sergilemiş!
Bunu hangi koşullarda niçin yaptığını bilmemiz mümkün değil ama belli dönemlerde hepimiz, eşimize ya da çocuklarımıza kapris yapma, kendimizi ne kadar sevip sevmediklerini anlama adına, öleceğimizden söz ederek, onların tepkisini ölçmeye kalkarak, kendi kendimizi tatmine çalışırız.
Sanırım Sayın Samur da böyle bir cinlik içine girmiş! Yazılarının içeriğinden de anlaşıldığı üzere Sayın Samur, oldukça inançlı ve muhafazakar birisi olduğundan, ikinci çocuğu dünyaya gelince, biraz daha hayata sarılmak zorunda olduğunu düşünerek, geçmişte kendisine biçmeye kalktığı yaşı yeterli bulmayıp, içinden geçirdiği 55 yaş düşüncesini, Yaradan’ın yerine getireceği korkusuyla, Kur’an’dan bazı ayetleri örnek göstererek, kaderin değişmeyeceğini, kendisine biçilen ömrün de ne uzamasının ne de kısalmasının mümkün olmadığını ortaya koyarak, bir bakıma, 55 yaş saptamasına, Allah’ın itibar etmemesi dileğinde bulunmuş gibi bir izlenim edindim. Hani bazen belli bir kızgınlıkla, ona buna hatta sevdiklerimize beddua eder sonra da, aklımız başımıza gelince, bu bedduadan vazgeçeriz ya!
Sayın Samur’da böyle bir anlayış içinde, 55 yaşın kendisi için yeterli olmadığını, çocuklarının mürüvvetini görebilmek için, biraz daha uzun bir süre talebinde bulunuyor gibi geldi bana!
Sayın Samur kırklı yaşlarda olmalı! Bu yaşlar andropoz, hatta yaşlanma ve ölüm korkusunun tavan yaptığı dönemler. Gençliğimizde ölüm aklımızın ucundan bile geçmez. Öğrendiğimiz her şeye balıklama dalar, her şeyi bildiğimizi sanırız. Kırklı yaşlardan sonra ölümü hatırlamaya, öğrendiklerimizin de doğru ya da yanlış olduğunu anlamaya başlarız.
İnsan gençliğinde, ne yaşlanma ne de ölüm korkusu yaşar! Genç beyinlerin ayaklarının yere basmadığı, havalarda uçtuğu dönemlerde, kırkın üzerindeki yakınlarını gidici gibi görmeleri, bir bakıma, kendilerine ve gençliklerine olan güvenden hatta belli bir bencillik kompleksinden kaynaklanıyor olabilir! Ama insan yaşlandıkça, kırkın üzerindeki yaşta olan insanların hiç de öyle acınacak bir durumda olmasalar da, bir ömür denen o kısacık sürecin hızla sonuna yaklaşıldığı anlaşıldığındandır ki, ölüm korkusu yavaş, yavaş insanın benliğini sarmaya başlar. Aslında, insanın en dinamik ve de verimli dönemi, otuz beş yaşlarından başlayıp, yetmişli yaşlara kadar uzanan bir dönemi kapsar. Tabii bu sağlıklı bir bünyeye sahip olan insanlar için geçerli. Sağlıksız bir bireyin yaşı ne olursa olsun, zaten mutlu olması mümkün değildir! Bu yüzden de, sürekli demiyor muyuz “Her şeyin başı sağlık.”
Ben, insan için, en verimli çağı 35 yaşında başlatıp, yetmişlerde bitirirken, yaşımın 68 olması ve bu süreci her boyutuyla doya, doya yaşamamdan kaynaklanıyor. Sonrasını henüz denemediğimden, “Yaş yetmiş iş bitmiş.” sözünün de etkisiyle olacak, verimliliği yetmiş yaşla sınırlandırarak bir bakıma kendime de haksızlık yapmış olabilirim!
Aslında yetmiş yaş sonrasını da, Altemur ustaya sormak gerekir.
Benim tanıdığım ve gözlediğim kadarıyla Altemur usta seksenli yaşlarda da her bakımdan çok aktif ve dinamikti. Seksen sonrası pek görüşemediğimiz için, bu konuda bir tahmin yürütmem mümkün değil ama, inşallah, doksan yaşına merdiven dayayan Usta hala taş gibidir..
Bunu bütün benliğimle istememin nedeni, onu çok düşündüğümden değil, ben de merdiveni yani çıtayı 90 yaşlarına dayama gayretinde olduğumdan, böyle bir temennide bulundum!
Benim pederin doksanı da solladığı halde, hala yeni bir hanım arayışına girmesi, beni sevindirmekten çok endişeye sevk ediyor!
Babamın biraz çizgi dışına çıktığı kanısındayım.Bu çizgi dışına çıkıştan endişe etmemin nedeni, aynı performansı sergilemek güzel de, performansı sergileyecek alan bulmadaki zorluk...
Bizim pederi teneşir bile paklayamaz gibi geliyor bana!.
Arkasından konuştuğumu falan sanmayın, bana “Beni ever” dediğinde, aynı şeyleri yüzüne karşı söyledim. “Gözünü toprak doyursun” dedim.
Babam epeyce hanım eskitti. Legal olarak dört, illegal olarak sayının kaça vardığını ise benim bilmem mümkün değil!
Şair 35 yaşı yolun yarısı olarak değerlendirmiş.
Bir bakma bu tespit doğru gibi gözükse de, ömür giderek uzadığına göre, yolun yarısı kırkı solladı gibi!
Kadınlar belli yaşa gelince menopoza girerler. Yani, hormonlar sıfırı tüketir.
Erkeklerin ise, andropoz döneminden söz edilse de hormonların yok olması söz konusu olmuyor ama, bedenin önemli bölümlerinde belli erozyonların başladığını herkes bilir. Özellikle de bizim yaşa gelmiş olanlar!
İnsan bedenindeki bütün yapılar belli bir yaşa kadar kendini sürekli geliştirip yenilerken, beli yaştan sonra tüm yapılarda belli deformasyonlar ve çöküntülerle birlikte bir geriye gidiş var.
Doğum ve ölüm arası bu ince ve de kısa süreçten herkes bir biçimde geçmekte.Kimi çok kısa bir dönem, kimi de uzun yıllar bu dünya ile iç içe oluyor.
40’lı yaşlarda 50-55, 50-55 yaşlarına geldiğimizde de, 70-80 yaşlarına kadar yaşayıp yaşayamayacağımızı sorgulamaya başlarız!
Ölümle ilgili olarak sayın Samur bazı surelerdeki ayetlerden söz etmiş.Ben de, Ali İmran suresi 145. ayet. Nisa 78, En’am 2, Yunus 49, Hicr 23, Nahi 70, Enbiya 30, Anhebut 57, Secde 11, Zümer 42, Duhan 8, Kaort 19, Yakıa 60-61, Münafikun 11, Mülk 2, Kıyamet 26, Zuner 42 ve Nebe suresinin 9. ayetinde Allah’ın biçtiği ömrün uazalıp kısalmayacağı hatta hiç dışarı çıkmayıp, bir kaleye kapansan bile ecelin gelip seni bulacağı net bir biçimde yazıyor. ( Nihayet İlahiyatçıların alanına da el attık!)
Ama İslam dininde eceli kaza, eceli müsemma diye de bir şey var.Çok daha önemlisi, kader konusu, mezhep farklılıklarına da neden olmuş. Kaderi mezhebine mensup olanlar, eğer her şeyi Allah yazdıysa, yaptıklarımızdan biz sorumlu olmayız derlerken, Suniler ise, Levhi Mahvuz’dan yola çıkarak, yazılanlar bizim ne yapacağımızı göstermez. Allah bizim yaşamımız boyunca ne yapacağımızı bildiğinden oraya yazmıştır.
Örneğin, Takvimler Ay’ın şu tarihte ve saatte tutulacağını yazar.Ay takvim yazdığı için mi tutuluyor, yoksa Ay’ın tutulacağı saat ve gün bilindiğinden mi takvime yazıyor?
Tabii ki Ay tutulacağı için takvim yazıyor.
Allah’da her şeye kadir olduğuna göre, dünyada bizim ne haltlar karıştıracağımızı bildiğinden, alnımıza o yazıyı yazmış.
Ben de kaderi bu şekilde yorumlayanlardanım.
Özetle, Sayın Samur ömrünün en verimli çağını, hiç ölmeyecek gibi geçirip, hem dünyalı hem de iyi bir insan olmaya çalışıp, bilgi küpünü biraz daha doldurma gayretini sürdürse, bana göre çok daha mutlu olur gibi geliyor.
Sayın Samur’a, eşi ve çocuklarıyla birlikte, nice uzun yıllar, sağlıklı ve mutlu bir biçimde, bir arada yaşamalarını ve bizim gibi dinozorların torunlarıyla yaşadığı gibi yaşamasını en içten duygularla temenni ediyorum.
Özel not: Sayın Samur, kendi yazısından yola çıkarak, kendi adını da kullanarak, biraz mizah, biraz felsefe ağırlıklı yazımdan dolayı inşallah bana kırılmamıştır...

Kimden: AİTEMUR KIİIÇ (altemurkilic@ttmail.com)
Gönderme tarihi: 21 Haziran 2009 Pazar 07:20:34
Kime: sabihsamur735@hotmail.com


yazdıklarınız bana cesaret veriyor sevgili ikiz kardeşim

----- Original Message -----
From: sabihsamur735@hotmail.com
To: altemurkilic@ttmail.com
Cc: Yeniçağ Gazetesi
Sent: Sunday, June 21, 2009 12:29 AM
Subject: sabih samur kullanıcısının yazdığı yorum

Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum. Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin.
Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...
Sabih Samur
www.kirmizi-beyaz.blogspot.com

Sevgili Sabih,

Köprüler yıkılınca her zaman konuşan çok olur, iyi iken sen her zaman haklı
olursun ve hık deyicin çok olur, bir kere kötüye gittin mi en beceriksiz en kötü
patron sen olursun etrafında da bir tane adam kalmaz ve sen bir de üç kağıtçı
pozisyonuna düşersin, senden tonlarca ekmek yiyenler hepsini bir anda unutur
hiç ekmeğini yememiş gibi birde üstüne saldırır, ne yazık ki düzen böyle kurulmuş hata yapma lüksün yok.
Bundan sonrada ne yapacaksan güveneceğin tek kişi bil ki sadece kendinsin
ve sadece yüce Allah doğruları gördüğü için sadece O'na sığın ve kendine güven ve hata yapmadan çalış ve sadece çalış, zaman her şeyin ilacıdır.
İnşallah yüce Allah tüm dertlerinin hallolması için sana tüm kapıları gösterir
ve büyük hasar almadan zorlukların hepsini yenersin. Kendini ve sorumluluğunu
taşıdığın kişileri düşün.

Saygılar

Fikri”

2007 yılının Aralık ayı idi. Telefonum alacaklılardan dolayı susmuyordu. Hiç kimse firma olarak gerçekten iflas ettiğimize inanmıyordu. Baktım olacak gibi değil, beni aynı zamanda yazılarımdan takip eden, bir nevi okuyucum olan alacaklılarıma Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden seslenerek, genel ağ (internet) üzerinden beni okumalarını sağladım.
O yazı çok faydalı oldu. İnsanlar en azından benim için, tekrar ayağa kalktığımda onlara olan borçlarımı ödeyeceğime inandılar. Küçükte olsa, parça parça da olsa ödemeler başladı. İnanmayanlarla ise hukuksal boyutta olan diyalogumuz devam ediyor.
O karamsar ve kapkaranlık günlerde yazdığım yazıya cevaben gelen yukarıdaki e-posta bana, içi vitamin karışımı dolu bir şişe serum etkisi yapmıştı.
Canım Türkiye’min bugün gelmiş olduğu noktada; yüzlerce iş yeri kapanırken, çeki yazılan, iflas eden işadamlarının sayısı binlerle ifade edilirken o tarihte bana gelen bu e-postanın, beni tekrar hayat mücadelesine sevk eden, tetikleyen bu e-postanın, benzeri o kapkaranlık günleri, 2009'un bu inanılmaz zor günlerini yaşamakta olan işadamlarına faydası olması ümidiyle…

Sabih Samur

Re: ‏
Kimden:
banu avar (avarbanu@gmail.com)

Gönderme tarihi:
29 Kasım 2008 Cumartesi 15:40:36

Kime:
Sabih Samur (sabihsamur735@hotmail.com)

Sabih bey, öncelikle geçmiş olsun! Arkadaşlara yazınızı ileteceğim. Bu arada bilmenizi isterim programların tüm hakları TRTnin. Dolayısıyla DVD çıkaramıyorum. Ama kitaplar yayınlıyorum. Programların genişletilmiş metinleri kitaplardan okunabiliyor. 4 Aralıkda Alanya ADD'deyim. Bilginize. Sevgi selamlar. BA

28 Kasım 2008 Cuma 22:50 tarihinde Sabih Samur <sabihsamur735@hotmail.com> yazdı:

Sn. Banu AvarMerhabaSiz TRT'den ayrılırken ben talihsiz bir olay yüzünden Metris Cezaevi'nde idim.Bu nedenle o tarihte sizin için yazdığım makaleyi ekte size gönderiyorum.Sitenizde yayınlarsanız onur duyarım.

En içten saygılarımla

Sabih Samur
Yeni Alanya Gazetesi Köşe Yazarı










Bakmak ve Görmek


Sanırım 2006 yılında, Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemde, aynı isimle yazım yayınlanmıştı.
Sevgili Türkçe öğretmenim Gülderen Kumbasar Hanımefendi ile ilgili, ortaokulda geçen bir anımı anlatmıştım. Daha sonra bu yazımı oğlumun ilkokul öğretmenine takdim ettim. Sağ olsun o da Türkçe dersinde, bu yazıyı kaynak olarak kullanmıştı. Oğlumun mutluluğu ve gururu gözlerinden okunuyordu.
22 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde ve daha sonra televizyonda, haber kanallarında gördüğüm bir haber dikkatimi çekti ve bu başlığı kullanmayı ve sizlere aktarmayı uygun gördüm.
Büyükanıt Paşanın 2 yıllık Genel Kurmay Başkanlığı dönemindeki son (bence ilk ve son) icraatı.
30 Ağustos’ta emekli olacak Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Savunma Sanayi İcra Kurulu (SSİK) toplantısında başbakan Tayyip Erdoğan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, SSM Müsteşarı Murat Bayar ile bir araya geleceği belirtilen habere göre, Deniz Kuvvetlerimize önemli bir güç kazandıracağına inanılan denizaltı projesi. Alman U-214’ün tercih edilebileceği dile getiriliyor.
Bu haberin hemen üzerinde ise “Mayına dayanıklı-pusuya korumalı” başlıklı habere göre; “… Zırhlı Hummer’ların yerini alan “Yürüyen Kale” olarak adlandırılan, mayına dayanıklı, pusu korumalı zırhlı personel taşıyıcılar MRAP (Mine Resistant Ambush Protected) alımı söz konusu.
Amerika, General Dynamics’in Kanada’daki şirketine 773 MRAP aracı için 522 Milyon Dolarlık yeni sipariş veriyor. Bunu niçin yapıyor? Amerikan askerlerini hedef alan saldırılarda can kaybının azalması için!
Yine bir habere göre Güneydoğuda devam eden operasyonlara 24 yıl boyunca 350 Milyar Dolar aktarılmış. Kısaca, yakılan merminin hesabı. Peki, yanan canların, ocağı sönen yuvaların bedeli?
Ölçmek mümkün değil!
Şimdi bu haberleri “Bakmak ve Görmek” penceresinden okuyalım:
1) Deniz Kuvvetlerimize yeni teknoloji ile üretilecek, havadan bağımsız tahrik özelliğine sahip 6 adet denizaltının yaklaşık 2,5 Milyar Euro’ya alınması gurur verici ama bu alımı şimdilik 2 adet ile sınırlandırsak ve bütün önceliğimizi, dünyanın tüm deniz ve okyanuslarında bayrağımızı dalgalandıracak bir uçak gemisine versek; bu alım hem Deniz Kuvvetlerimizi hem de Hava Kuvvetlerimizi güçlendirse; adını da “Muavenet” koysak!
2) Güneydoğumuza musallat olan PKK Terör Örgütü belası için harcadığımız 350 Milyar Doların bundan sonra harcayacağımız kısımlarından, bir kısmını aynı Amerikalıların yaptığı gibi MRAP alımına ayırsak (Unimog’ların tepesinde sadece MG 3 ile zırhsız ve çelik yeleksiz bir şekilde giden askerimiz kahpece vurulmasa veya top yekûn araçla beraber havaya uçmasa).
Türkiye’yi yöneten (Sivil ve Asker) iki kuvvetin iki önemli ayıbı vardır:
KENE ve MAYIN ÖLÜMLERİ
T.C. Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve genel Kurmay Başkanı acilen bir araya gelmeli, bir toplantı yaparak şu kararı çıkarmalıdır:
Yakında filmini izleyeceğimiz “Devrim Arabaları”nda işlendiği gibi, Türkiye’nin önüne 90 günlük bir çalışma hedefi konulmalı! Bu Doksan günde, gerekli görülen tüm bilim adamları, kendi arzuları ile dış dünyadan tecrit edilerek, bir laboratuar ortamında;
1) Kene’den ölümlere çözüm bulacak bir aşıyı,
2) Kırsal alanda, topuk tipi mayınla askerimizin ayağını ve/veya hayatını kaybetmesini önleyecek çözümü
Örneğin, Nano Teknolojiden de yararlanarak mayının vereceği zararı önleyecek, Postal, Çorap, Kamuflaj
v.b.) buluncaya kadar çalışmaları sağlanmalıdır
2050 ve 2100’lerin planlarını yapan Süper Güçlerin yanında, bizlerin kısa vadede beklentisi budur.
Ne dersiniz, çok mu zor?

NOT: Bu yazı METRİS CEZAEVİ’nde 23 Temmuz 2008 tarihinde kaleme alınmıştır.

Sabih Samur

Metris’te yaşananları, geçirdiğim günleri unutmamak ve kalıcı olması amacıyla başladığım not alma olayı; gündemi takip ederek, köşe yazılarıma da devam etmem nedeniyle, ciddi bir birikim haline geliyor. Koğuş arkadaşlarıma zaman zaman yazdıklarımı okuyorum ve olumlu eleştiriler alıyorum. Eğer şartlar elverirse, topluma da bir katkısı olacağına inancım iyice pekişirse, bu yaşanmışlığı, bir anı kitap haline getirmeyi düşünüyorum.
Üç aydır e-posta ile yazılarımı gönderemediğim için, Yeni Alanya Gazetesi, Atatürkçü Ulusal Mim Haber Dergisi ve Fikir yolu.com sitesi merak içindedirler.İnşallah, Metris çıkışı hepsiyle tek tek görüşerek, bu projemden bahsedeceğim. Mutlaka onların da fikirsel katkıları ve yönlendirmeleri olacaktır.
Önemli olan bu yaşanmışlıkların ve köşe yazılarının okuyucularla buluşarak, bir nebze olsun, fikirsel anlamda memlekete faydasının olması.
Hayırlısı…

Sabih Samur 01 Haziran 2008


ALTEMUR KILIÇ

“Astsubay” mı- “Assubay” mı? Anlaşılan bu konuda bir anlaşmazlık var… Galiba, yasalarda “astsubay” deniyor; ben de öyle bilirdim… Fakat ister “astsubay”, ister “assubay” olsun, bu subaylar Denizaltılardan, savaş gemilerinden, uçaklara kadar, piyadeden istihkâma, topçuya kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin en vazgeçilmez fedakâr, temel unsurlarıdırlar! Ben Kore savaşında bunu, bizzat yaşadım ve gördüm.


Son zamanlarda onlara yapılan bir haksızlık bu olay ve haber trafiğinde, gözünden kaçmış… bir silah arkadaşım uyardı! Olay kısaca şu: “16 Nisan 2008 tarihinde mecliste 5 AKP milletvekilinin önerisi ile astsubaylara 1. derecenin 4. kademesine yükselme hakkı ile ilgili teklif veriliyor. Oturumu yöneten başkan vekili komisyona görüşünü soruyor olumlu anlamda takdire bırakılıyor, hükümete soruyor çalışma bakanı olumlu görüş bildiriyor. Oylama yapılıyor ve kabul ediliyor. Ertesi gün yani 17 Nisan 2008 tarihinde 5 AKP’li milletvekilinin teklifi ile takriri müzakere teklif ediliyor ve aynı madde tekrar görüşülüyor. Bu sefer komisyon, bakan olumsuz görüş bildirerek 1. derecenin 3. kademesinin verilmesinin uygun olacağını 926 sayılı kanunda astsubaylara 1. derecenin, 4. kademesinin verilmediğini beyan edip maddeyi tekrar oyluyorlar. Kısacası anayasaya göre hiçbir zümre kişi ve topluluğa ayrıcalık yapılmaması gerekmesine rağmen Türkiye Cumhuriyetinde eşit koşullardaki devlet memurları arasında (sivil-asker dâhil) 1. derecenin 4. kademesine yükseltilmeyen tek kamu görevlisi astsubay zümresidir. Üniversite bitirmelerine, yüksek lisans yapılmasına rağmen maalesef bu imkânın verilmediği tek zümre bu meslek grubudur.”


Emekli astsubay kardeşim haklı olarak soruyor; “Astsubaylar vatanı mı satmıştır? Bölücülük mü yapmıştır? İhale mi takip etmiştir? ABD’nin, AB’nin kapı kulluğunu mu yapmıştır? PKK eşkıyası mıdır? “Ben cevap vereyim: “Hayır”, sadece ülkesi için seve seve canını verirler ama seslerini pek duyuramazlar. Çünkü mevzuat müsait değildir! “Şanlı” medyamız hainlerin, ikinci cumhuriyetçilerin, işbirlikçi şerefsizlerin sesini duyarlar, dağdaki PKK’lılara, nerdeyse, hak verirler, ben geçte olsa, onlara tercüman olmak istedim. Bu vesileyle, eski bir fesat oyuna da dikkati çekerim: 31 Mart’ta, yobazlar Orduyu Alaylı- Mektepli diye bölmeye çalışmışlardı… Şimdi de alttan alta, “muvazzaf”, “emekli” diye ve de, “subay- astsubay” diye, bölmeye çalışırlar… Yukarda anlattığım olay da bu “nifak” çabasının parçası olmasın! Ast subaylardan ricam: aman bu oyuna gelmeyin; hepiniz bu Ordunun şerefli cefakâr subaylarısınız!


BABAM DA ASTSUBAYDI


Hemen şunu da şöyleyim. Babam Kılıç Ali de “Küçük Zabit Okulu” çıkışlı bir “Küçük Zabit” Asaf yani “astsubay” idi. Bununla iftihar ederdi ve ben de ediyorum! “Asaf efendi”; Çanakkale Muharebelerinde gösterdiği yararlıklardan dolayı teğmenliğe terfi ettirilmiş ve yüzbaşılığa kadar, sonra da, Antep -Maraş savaşlarında “Milis Albayı” naspedilmiş! Mustafa Kemal ona “Kılıç Ali” savaş adını (Fransızcası “Nome de Guerre”) vermişti ve sonra gene Atatürk’ün tensibiyle KILIÇ soyadını almış, “Ali Kılıç” olmuştu… Sadece bu öykü Türk Ordusunda ve anlayışında, “astsubayla- subay” arasında bir fark olmadığını gösterir!


Şu günlerde babamla ilgili iki kıymetli belgenin “Mustafa Kemal’in 1923’de Kılıç Ali'ye verdiği, “vasi salahiyet itimatnamesinin” ve soyadını veriş belgesinin müzayedeyle satılmasına engel olmaya çalışıyorum. VATAN gazetesinin bununla ilgili haberinde babamın Atatürk’ün “Yaveri” ve “Koruması” olduğu yazılmış… Öyle olsaydı da iftihar ederdim ama “kayıtlara geçsin” diye yazıyorum: babam Atatürk'ün sonuna kadar en itimat ettiği, can yoldaşı ve sırdaşıydı ve doğru; O'nu canıyla korurdu!


GAZİ MİLLETVEKİLLERİ


Ve milletvekilleri “egemenlik-yasama hakkını” kendilerine “gazi maaşı” bağlatmak için kullanıyorlar! Hangi savaşın gazileri? Genel kurulun ortasında Kamer Genç’i dövmenin gazileri mi? Ben de, Kore Gazisiyim: gaziler, üç ayda bir 900 YTL maaş alıyoruz! Dolgun harcırah ve maaşlarına rağmen, buna tenezzül eden milletvekillerimiz, pek azları hayatta kalan ve muhtaç durumda olan gazilerin ayda 300 YTL maaşlarını arttırmayı, neden düşünmez ve önermezler? Ve de astsubaylara verdiklerini geri alırlar?




SABİH SAMUR YORUMU :


Yazı yazmama vesile olan Sn. büyüğüm Altemur Kılıç'ın saygıyla elinden öpüyorum.Değinmiş olduğu bu konu gerçekten çok önemlidir.mutlaka ele alınıp düzeltme yapılması gerekmektedir.Konuyu sadece emeklilikteki günlerin hak ediş rahatlaması pozisyonunda değerlendirmek eksik olacaktır.


Astsubaylarımıza T.S.K'da gereken önemi ve saygıyı daha fazla nasıl arttırabiliriz?sorusuna yanıt aranmalıdır.Sanırım yanıt subaylarımızın yetiştirildiği okullarda aranmalıdır.Çünkü Kıta kültürünü hazmedinceye kadar olan dönem;yani Teğmen rütbesi ile başlayan süreç ikinci yıldızın takıldığı Üsteğmen rütbesinin ilk altı ayına kadar devam eden süreç çok önemlidir.Bu dönemde genç teğmenimiz maalesef TSK'ya yıllarını vermiş Kıdemli ÜstÇvş ve hatta Bşçvş seviyesine gelmiş astsubayına emir eri gibi davranabilmektedir. Üsteğmen olarak kıta deneyimi aldıkça dengeler kurulmakta hitabet ve emir komuta zinciri olması gerektiği gibi olmaktadır.Bunlar genel değildir ama ordumuzda yaşanan gerçeklerdir.Unutulmaması gereken hepimizin giydiği kamuflaj bizler için şerefli bir giysidir.Bu giysi içinde ve emekli olunduğunda subay ve astsubayı ve diğer personeli ile bizler bir bütünüz.1990 yılında kıta hizmetinin başında olan silah arkadaşlarımız şu an Bşçvş ve Yarbay rütbesinde görevlerini şerefleriyle icra etmektedirler.


Buradan kendilerine sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.Nurettin,Mahmut,Caruş'a ...


Sabih Samur
KAYNAK : Yeni Alanya Gazetesi http://www.yenialanya.com/

TEKSTİL SANAYİ

Gönderen SABİH SAMUR | 4:40 ÖS | , | 0 yorum »

Okuyacağınız bu yazı 18.09.2006 tarihinde Yeni Alanya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Maalesef güncelliğini (daha kötü günler yaşayarak) korumaktadır.



Tekstil sanayi..: 18.09.2006:..
Geçen gün bir konfeksiyon ihracat firması sahibi olan bir arkadaşım ile beraber borçlu olduğu kumaşçısının yanına gittik.Havadan sudan kısa bir sohbetten sonra konu arkadaşımızın ödeyemeyeceği ve bu nedenle uzatmak istediği çeke geldi.Ne olduysa o an oldu. Kumaşçı arkadaş gitti yerine tahsilatçı kimlikli başka bir arkadaş geldi.Ya çekin karşılığını bir hafta içinde + % 10 bedeli ile ödeyeceğini ya da her türlü tahsil edebilecek güce sahip olduklarını vs. vs.



Canım Türkiyem. Bir nesil tekstilci olarak yetiştirildi, eğitim ve öğretim aldılar. Ama şu an piyasa bu tiplerin elinde.İlk sancı 1994 İkinci darbe 1998 Üçüncü yıkım 2001 Ve en son 2005-2006.



Bu dönemler insanlarda ne şeref bıraktı ne de başka bir şey.Önce bankalar çekti krizlerde ellerini zavallı KOBİ’lerden. Sonra esnaf %10-15’lerle kırdırdı çeklerini factoring görüntülü tefecilere, oto galeri müsveddelerine. Şimdi o yıllardaki tefeciler anlı şanlı holding oldular.



Ve tüm bu süreç politikacıların gözleri önünde ve katkılarıyla gerçekleşti. Şimdi aynı politikacılar utanmadan nabız yokluyorlar, tekrar siyasete ısınmaya çalışıyorlar.Son hükümet bunca gelmiş geçmiş hükümetlerin başaramadığını başardı ve hakikaten bu sektörü bitirdi.



Artık herkes mutlu. Parası olan iki kişiden oluşan ürün müdürü ekibiyle Çin'de ürettirdiği paçavraları utanmadan kendi marka etiketini koyarak ve yine utanmadan yıkama talimatına "ÇİN’DE ÜRETİLMİŞTİR" ibaresini yazarak satışa sundular mağazalar zincirlerinde.



Sonra törenlerde bağırdık "Ne mutlu Türküm diyene".Trakya'ya serbest bölge kuranlar,Türkiye'nin en büyük jean firmaları, çocuk giyim markaları hepsi birer birer Çin'e gittiler.Nerede singerci, overlokçu, reçmeci, çift iğneci, ortacı, son ütücü?



Gün ola devran döne derler ya.İşte o gün geldi. Artık bilinçli tüketici yıkama talimatına bakıyor ve "ÇİN’DE ÜRETİLMİŞTİR" yazılı ürünü almıyor ve ALMAYACAK!



Çünkü biliyor ki her aldığı ürün bu sektörde bir kişinin daha işsiz kalmasına sebep olacak.



Umut ediyoruz bu uygulamaya giden dev firmalar doğru yolu bulup tekrar özüne döneceklerdir.Yoksa memlekette müşteri kalmayacak.



Sadece Türkiye'de üretim yapan tekstil firmalarına sesleniyorum. Gelin bir seferberlik başlatalım. "TÜRKİYE'DE ÜRETİYORUM !" sloganımız olsun.İşsizlik sorununu hep beraber çözelim.....
Bu yazı 1165 kere okunmuştur.

KÜSTÜM SANA ABD

ABD'nin 4 Temmuz Bağımsızlık ve Özgürlük Bayramı Başkent Ankara'da, Büyükelçilik'te yapılacak bir resepsiyonla kutlanır.ABD Büyükelçiliği, her yıl 4 Temmuz'da kutlamalar kapsamında bir resepsiyon verir. Bu davetin aynı zamanda devletin zirvesi ile yabancı diplomatların da buluşma noktası olduğusöylenir. Gel gör ki akşam yapılacak resepsiyona Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt katılmaz.Erdoğan ve Gül, yoğun programlarını mazeret göstererek katılmayacaklarını büyükelçiliğe bildirir. Birçok bakan teklif edilmesine rağmen resepsiyona gitmeyi reddeder. Bu onurlu katılım görevini F-35 uçaklarımızın alımına imza atan Savunma Bakanı Vecdi Gönül kabul eder. Akşam, ABD'nin resepsiyonunda hükümeti Gönül temsil eder.Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ise Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun temsil eder.Devletin zirvesinin ABD Büyükelçiliği'ndeki bu en önemli resepsiyona katılmaması Ankara kulislerinde Kuzey Irak'taki PKK sorununun çözümünde yeterli yardım alınamaması nedeniyle ortaya koyulan bir tavır olarak yorumlanır(mış).Bizler balık hafızalı vatandaşlar olarak 4 Temmuz 2003’ü unuttuğumuz için resepsiyona katılmama gerekçemiz Ankara’nın kulislerinde (oralar nerelerse) farklı algılanıyor.Leyleğin ömrü laklakla geçer misali koskoca dört yıl sonra Amerika’ya tavrımızı aslanlar gibi resepsiyona katılmayarak gösteriyoruz. Gerçi bu nasıl katılmamaksa?Savunma Bakanı yerine müsteşar, Orgeneral yerine Albay gönderirsen o zaman onun adı ciddiye almamak olur.Türk halkının kırılan onurunu böyle aktivitelerle onaramazsınız beyler.Büyükanıt emekli olunca anılarında “Amerika’yı şöyle protesto etmiştim” filan diye anlatır, biz de okuruz.Biz resepsiyonlara katılmayarak ABD’yi madara edelim, rezil olsunlar! Diğer taraftan Barzani bizimle makara kukara yapsın, sınıra namluları bize dönük tank filan dizsin; geleceğiniz varsa göreceğiniz var desin!
Peki biz ne yapacağız?
1- Kararlılığımız devam edecek (Bu ne demekse?)
2- ABD’yi motive çalışmalarımız devam edecek, terörle mücadelemizde yanımızda olsun diye.
3- Talabani’nin Irak’ı temsilen (muhtemelen) yapacağı Ankara’daki bir resepsiyona düşük düzeyli bir katılımla Barzani ve Talabani’yi mahvedeceğiz!Evet yukarıdaki 4 Temmuz resepsiyonundan sonra neler yapabileceğimiz seçeneklerinden kararı büyüklerimize bırakıyorum.
Şimdilik hoşça kalın. Bir resepsiyona katılmam gerekiyor. ....

Sabih Samur

Kaynak: Yeni Alanya Gazetesi 07.07.2007


NAPAN BE GARDAŞ ?

Alanya Gazeteciler Cemiyeti mensubu olarak gerek Yeni Alanya Gazetesi'nde yazmış olduğum yazılarda olsun,gerekse irtibat merkezi Stuttgart'ta yer alan MİM HABER Ulusal Haber Dergisi'nde çıkan yazılarımda ve naçizane KIRMIZI-BEYAZ adlı rengimizi temsil eden bu blogda aşağı yukarı tüm değindiğimiz konular dönüp dolaşıp Türkiye'mizin milli menfaatlerine gelmektedir.
Geçen gün özellikle koyduğum ofis fotoğrafımda yer alan KKTC bayrağımızla ilgili geçen bir diyaloğu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ziyaretimize gelen bir vatandaşımız çayını içerken gözü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bayrağı'na takıldı ve merakla "Sabih Ağabey sorması ayıp Kızılay ile ne irtibatın var ki Kızılay'ın bayrağını buraya koymuşsun? " dedi.
Güler misin ağlar mısın?Yoksa vaatandaşın cahilliğine kızar mısın?
Size bir şey söyleyeyim mi kızmamız gereken bizleriz.demek ki aydın kesim olarak adlandırılan biz gazeteciler yeterince Kıbrıs davamızı anlatamamışız.Neden Genel Kurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı gibi makamlarımızda da dahil olmak üzere bu sancağı taşıdığımızı ifade edememişiz.lütfen öz eleştiri yapalım.
Bugün koskoca Denktaş'ın Ali Cengiz oyunları ile adadan uzaklaştırılmasına ses çıkaramamışız.Yeni yetişen KKTC gençliğine kültür turları düzenleyerek TC ile kaynaşmasını sağlama ortamını yazılarımızda dile getirerek ve gerekli kamuoyu oluşturarak sağlayamamışız.
Kıbrıs Davamıza çok büyük emeği geçen Sn. Mümtaz Soysal'a bunak muamelesi,eski kafalı muamelesi yapılmasına izin vermişiz.
İnsan kahroluyor.Dökülen o kadar kan ve göz yaşı boşuna mıydı?Bu ada bizim için AB yolculuğunda denize bırakılacak bir safra mı?"Her şey Vatan için" söylemi yerini "Her şey para ve AB için"e mi bıraktı?
İşte bu soruları ve yanıtlarını zaman zaman sizlerle bu köşelerden paylaşmaya çalışıyorum.
Unutmamanızı istiyorum.KKTC'nin TC toprağından hiçbir farkı yoktur,olmamıştır ve olmayacaktır.Hükümetler gelip geçicidir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir resmi politikası vardır ve KKTC bizim olmazsa olmazımızdır.
Saygı ve Sevgilerimle
SABİH SAMUR