Sami Çaycoşar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sami Çaycoşar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…

“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi.

Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.

Faruk,
"Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya."
diyor.

Teşekkürler,
Facebook Ekibi”

Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur

Yazan: Sami Çaycoşar
Yeni Alanya Gazetesi




Sabih Samur’un 55 yaşla ilgili yazısını okuyunca çok duygulandım. Bu vesileyle, gavurcasının çok iyi olduğunu, çok daha önemlisi Montaigne’nin “Denemeler” eseri gibi dünya klasiklerini de okuduğunu öğrenip çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Oğlu Yiğit’ten sonra Defne’si dünyaya gelip ikinci defa baba olunca, belli bir sorumluluk duygusu içinde, ileriye dönük kaygılar duymaya başlayıp, hepimiz gibi o da bir sürü konuda olduğu gibi, kendi ömrü ile ilgili olarak yaşam sürecine bir sınır çizmeye kalkıp, 55 yaşa bir nokta koyma saçmalığını sergilemiş!
Bunu hangi koşullarda niçin yaptığını bilmemiz mümkün değil ama belli dönemlerde hepimiz, eşimize ya da çocuklarımıza kapris yapma, kendimizi ne kadar sevip sevmediklerini anlama adına, öleceğimizden söz ederek, onların tepkisini ölçmeye kalkarak, kendi kendimizi tatmine çalışırız.
Sanırım Sayın Samur da böyle bir cinlik içine girmiş! Yazılarının içeriğinden de anlaşıldığı üzere Sayın Samur, oldukça inançlı ve muhafazakar birisi olduğundan, ikinci çocuğu dünyaya gelince, biraz daha hayata sarılmak zorunda olduğunu düşünerek, geçmişte kendisine biçmeye kalktığı yaşı yeterli bulmayıp, içinden geçirdiği 55 yaş düşüncesini, Yaradan’ın yerine getireceği korkusuyla, Kur’an’dan bazı ayetleri örnek göstererek, kaderin değişmeyeceğini, kendisine biçilen ömrün de ne uzamasının ne de kısalmasının mümkün olmadığını ortaya koyarak, bir bakıma, 55 yaş saptamasına, Allah’ın itibar etmemesi dileğinde bulunmuş gibi bir izlenim edindim. Hani bazen belli bir kızgınlıkla, ona buna hatta sevdiklerimize beddua eder sonra da, aklımız başımıza gelince, bu bedduadan vazgeçeriz ya!
Sayın Samur’da böyle bir anlayış içinde, 55 yaşın kendisi için yeterli olmadığını, çocuklarının mürüvvetini görebilmek için, biraz daha uzun bir süre talebinde bulunuyor gibi geldi bana!
Sayın Samur kırklı yaşlarda olmalı! Bu yaşlar andropoz, hatta yaşlanma ve ölüm korkusunun tavan yaptığı dönemler. Gençliğimizde ölüm aklımızın ucundan bile geçmez. Öğrendiğimiz her şeye balıklama dalar, her şeyi bildiğimizi sanırız. Kırklı yaşlardan sonra ölümü hatırlamaya, öğrendiklerimizin de doğru ya da yanlış olduğunu anlamaya başlarız.
İnsan gençliğinde, ne yaşlanma ne de ölüm korkusu yaşar! Genç beyinlerin ayaklarının yere basmadığı, havalarda uçtuğu dönemlerde, kırkın üzerindeki yakınlarını gidici gibi görmeleri, bir bakıma, kendilerine ve gençliklerine olan güvenden hatta belli bir bencillik kompleksinden kaynaklanıyor olabilir! Ama insan yaşlandıkça, kırkın üzerindeki yaşta olan insanların hiç de öyle acınacak bir durumda olmasalar da, bir ömür denen o kısacık sürecin hızla sonuna yaklaşıldığı anlaşıldığındandır ki, ölüm korkusu yavaş, yavaş insanın benliğini sarmaya başlar. Aslında, insanın en dinamik ve de verimli dönemi, otuz beş yaşlarından başlayıp, yetmişli yaşlara kadar uzanan bir dönemi kapsar. Tabii bu sağlıklı bir bünyeye sahip olan insanlar için geçerli. Sağlıksız bir bireyin yaşı ne olursa olsun, zaten mutlu olması mümkün değildir! Bu yüzden de, sürekli demiyor muyuz “Her şeyin başı sağlık.”
Ben, insan için, en verimli çağı 35 yaşında başlatıp, yetmişlerde bitirirken, yaşımın 68 olması ve bu süreci her boyutuyla doya, doya yaşamamdan kaynaklanıyor. Sonrasını henüz denemediğimden, “Yaş yetmiş iş bitmiş.” sözünün de etkisiyle olacak, verimliliği yetmiş yaşla sınırlandırarak bir bakıma kendime de haksızlık yapmış olabilirim!
Aslında yetmiş yaş sonrasını da, Altemur ustaya sormak gerekir.
Benim tanıdığım ve gözlediğim kadarıyla Altemur usta seksenli yaşlarda da her bakımdan çok aktif ve dinamikti. Seksen sonrası pek görüşemediğimiz için, bu konuda bir tahmin yürütmem mümkün değil ama, inşallah, doksan yaşına merdiven dayayan Usta hala taş gibidir..
Bunu bütün benliğimle istememin nedeni, onu çok düşündüğümden değil, ben de merdiveni yani çıtayı 90 yaşlarına dayama gayretinde olduğumdan, böyle bir temennide bulundum!
Benim pederin doksanı da solladığı halde, hala yeni bir hanım arayışına girmesi, beni sevindirmekten çok endişeye sevk ediyor!
Babamın biraz çizgi dışına çıktığı kanısındayım.Bu çizgi dışına çıkıştan endişe etmemin nedeni, aynı performansı sergilemek güzel de, performansı sergileyecek alan bulmadaki zorluk...
Bizim pederi teneşir bile paklayamaz gibi geliyor bana!.
Arkasından konuştuğumu falan sanmayın, bana “Beni ever” dediğinde, aynı şeyleri yüzüne karşı söyledim. “Gözünü toprak doyursun” dedim.
Babam epeyce hanım eskitti. Legal olarak dört, illegal olarak sayının kaça vardığını ise benim bilmem mümkün değil!
Şair 35 yaşı yolun yarısı olarak değerlendirmiş.
Bir bakma bu tespit doğru gibi gözükse de, ömür giderek uzadığına göre, yolun yarısı kırkı solladı gibi!
Kadınlar belli yaşa gelince menopoza girerler. Yani, hormonlar sıfırı tüketir.
Erkeklerin ise, andropoz döneminden söz edilse de hormonların yok olması söz konusu olmuyor ama, bedenin önemli bölümlerinde belli erozyonların başladığını herkes bilir. Özellikle de bizim yaşa gelmiş olanlar!
İnsan bedenindeki bütün yapılar belli bir yaşa kadar kendini sürekli geliştirip yenilerken, beli yaştan sonra tüm yapılarda belli deformasyonlar ve çöküntülerle birlikte bir geriye gidiş var.
Doğum ve ölüm arası bu ince ve de kısa süreçten herkes bir biçimde geçmekte.Kimi çok kısa bir dönem, kimi de uzun yıllar bu dünya ile iç içe oluyor.
40’lı yaşlarda 50-55, 50-55 yaşlarına geldiğimizde de, 70-80 yaşlarına kadar yaşayıp yaşayamayacağımızı sorgulamaya başlarız!
Ölümle ilgili olarak sayın Samur bazı surelerdeki ayetlerden söz etmiş.Ben de, Ali İmran suresi 145. ayet. Nisa 78, En’am 2, Yunus 49, Hicr 23, Nahi 70, Enbiya 30, Anhebut 57, Secde 11, Zümer 42, Duhan 8, Kaort 19, Yakıa 60-61, Münafikun 11, Mülk 2, Kıyamet 26, Zuner 42 ve Nebe suresinin 9. ayetinde Allah’ın biçtiği ömrün uazalıp kısalmayacağı hatta hiç dışarı çıkmayıp, bir kaleye kapansan bile ecelin gelip seni bulacağı net bir biçimde yazıyor. ( Nihayet İlahiyatçıların alanına da el attık!)
Ama İslam dininde eceli kaza, eceli müsemma diye de bir şey var.Çok daha önemlisi, kader konusu, mezhep farklılıklarına da neden olmuş. Kaderi mezhebine mensup olanlar, eğer her şeyi Allah yazdıysa, yaptıklarımızdan biz sorumlu olmayız derlerken, Suniler ise, Levhi Mahvuz’dan yola çıkarak, yazılanlar bizim ne yapacağımızı göstermez. Allah bizim yaşamımız boyunca ne yapacağımızı bildiğinden oraya yazmıştır.
Örneğin, Takvimler Ay’ın şu tarihte ve saatte tutulacağını yazar.Ay takvim yazdığı için mi tutuluyor, yoksa Ay’ın tutulacağı saat ve gün bilindiğinden mi takvime yazıyor?
Tabii ki Ay tutulacağı için takvim yazıyor.
Allah’da her şeye kadir olduğuna göre, dünyada bizim ne haltlar karıştıracağımızı bildiğinden, alnımıza o yazıyı yazmış.
Ben de kaderi bu şekilde yorumlayanlardanım.
Özetle, Sayın Samur ömrünün en verimli çağını, hiç ölmeyecek gibi geçirip, hem dünyalı hem de iyi bir insan olmaya çalışıp, bilgi küpünü biraz daha doldurma gayretini sürdürse, bana göre çok daha mutlu olur gibi geliyor.
Sayın Samur’a, eşi ve çocuklarıyla birlikte, nice uzun yıllar, sağlıklı ve mutlu bir biçimde, bir arada yaşamalarını ve bizim gibi dinozorların torunlarıyla yaşadığı gibi yaşamasını en içten duygularla temenni ediyorum.
Özel not: Sayın Samur, kendi yazısından yola çıkarak, kendi adını da kullanarak, biraz mizah, biraz felsefe ağırlıklı yazımdan dolayı inşallah bana kırılmamıştır...



Sevgili Atam gözlerindeki gururu okuyabiliyorum.Zamanın uçaklarına bakarak geleceği okuyorsun.Ama üzgünüm sana verdiğimiz sözü tutamadık.Birbir kapattırdılar bize Tayyare fabrikalarımızı!Uğraşmayın dediler nasılsa biz yapıyoruz bizden alırsınız.

Para veriyoruz bari istediğimiz gibi olsun dedik olmaz dediler.Onların ulusal çıkarları gereği veremezlermiş istediğimiz teknolojik verileri...

Bunları yazmak ve dile getirmek için senin Bursa Nutku'ndan güç aldığımızı vurgulayalım dedik ne anarşistliğimiz kaldı ne provakatörlüğümüz.

Olsun bizi bilen biliyor.Eminim gerek Alanya'da gerekse internet üzerinden okuyan ve yazılarıma dolayısıyla fikirlerime ulaşan okuyuculardan hiç olmazsa bir kaçı bize hak veriyordur.

Nisan 2006'dan beri yazmış olduğum yazılardaki çizgimde bir sapma olmadığı gibi tecrübesine ve yaşına saygı duyduğumuz büyüklerimizin bizi fazla heyecanlı görmesi vatan sevgimizi "garip bir milliyetçilik" diye adletmelerine aldırmadan inandımız ülküde (Tam Bağımsız Türkiye) sonuna kadar,hedefe kadar yürüyeceğimizi arz ederim.

Saygılarımla

Sabih Samur

Dip Not: Bu mektup Sn. Sami Çaycoşar'ın 06 Şubat 2006 tarihli Yeni Alanya Gazetesi'ndeki(www.yenialanya.com)" İsmail Haboğlu ve Sabih Samur" başlıklı yazısına istinaden yazılmıştır.

İsmail Haboğlu ve Sabih Samur

Gönderen SABİH SAMUR | 9:36 ÖÖ | | 0 yorum »

Sami Çaycoşar

İsmail Haboğlu ve Sabih Samur..

Gazetemiz Yeni Alanya’nın, çok renkli bir görüntü sergilediğini iddia etmek, sanırım abartılı olmaz.Dünyaya farklı pencerelerden bakıp, belli olayları ve gelişmeleri çok farklı bir biçimde yorumlayan, taban tabana zıt fikirlerin aynı gazetede yer alabilmesi, siz değerli okurlarımıza da ilginç geliyor olmalı.Gazetemizde yer alan köşe yazarlarımızın sayısını inanın ben bile tam olarak bilmiyorum. Sevgili Altemur Kılıç ustanın, milli duyarlılığı mudullayan, belli komplo senaryolarını öne çıkarırken; çağdaş arayışlara yönelen yaklaşımları da “liboş”lukla suçlayan, kutuplaşmayı körükleyen sert yazılarıyla, sayın Mehmet Ali Dim’in Alanya’ya dönük değerlendirmelerindeki çarpıcı yaklaşımlarını bir yana bırakırsak, geçen hafta cuma günü sayın İsmail Haboğlu’nun yazdığı yazı ile cumartesi günü sayın Sabih Samur’un yazısı arasındaki yorum ve olayları değerlendirme biçimlerindeki fark beni çok ama çok etkiledi. Özellikle sayın Samur’un yazısındaki bakış açısı ve amacını anlamakta zorlandığım mantığı beni ürküttü!.Genç kalemlerimizden sevgili Samur köşe yazısında, kendine göre milliyetçi bir bakış açısıyla Atatürk’ün taa 1933 yılında özel bir olay sonrasında ve de özel bir akşam yemeğinde ortaya koyduğu bir konuşmayı; Atatürk’ün Bursa Nutku diyerek bugüne taşımaya çalışanların etkisi altında kalıp köşesinde yer vererek bunu da; milli duyarlılığa dayalı bir yaklaşım olarak değerlendirmeye kalkması beni oldukça şaşırttı. Bu olsa olsa; bu ülkeyi bölüp parçalayarak batırmak isteyenlerin, milli duyarlılığı ağır basan genç beyinlerin kafasını karıştırmaya dönük bir provokasyon olabilir!. Halbuki Cuma günü gazetemizin renkli yazarlarından İsmail Haboğlu, ülkenin bu günkü durumundan duyduğu rahatsızlığı Yugoslavya ve Irak’taki gelişmeleri örnek göstererek, kafatasçı ve bölücü yaklaşımların bu ülkeye ve bu ülke insanına ne büyük zararlar verebileceğinden söz edip, herkesin en azından bu tehlikeli süreçte, özellikle de; kritik konularda, belli bir sorumluluk duygusu içinde hareket etmesini önerirken, sayın Samur’un genç olmasından kaynaklanan bir heyecanla, her bir Türk’te asgaride olması gereken milli duyarlılığı, kontrolsüz bir biçimde öne çıkarıp, öncelikle insan olmanın erdemini hiçe sayarak, özellikle de devletin kurum ve kuruluşlarını da ciddiye almadan, herkesin kafasına göre vatanı kurtarmaya kalkmasını önermesi ve de bu saçmalığı da Atatürk’ün bir sözünden yola çıkarak, gençliği bir anlamda anarşizme yöneltiyor olması karşısında; bu günkü bazı gençlerin psikolojik durumunu da dikkate aldığımda, bu ülkenin geleceğinden ciddi anlamada kaygı duymaya başladığımı itiraf etmeliyim.Sayın Haboğlu, toplumu sağduyuya çağırırken, genç bir kalem, gençliği anarşiye davet edebiliyor, hem de Atatürk’ten alıntı yaparak!Tabii ki sayın Haboğlu’nun zaman zaman abartıya kaçan Öz Türkçemiz konusundaki abartılı duyarlılığı ve aynı duyarlılığa sahip ama; Türkçe’nin mantıklı bir şekilde zenginleşmesinden yana olanlara dönük; “Dilinden utananlar” diyerek beni ve sayın Kılıç’ı hain gibi gösterme saçmalıklarına nasıl tepki göstermişsek, bu son yazısındaki aklı selimi ve gerçekçiliğini de alkışlamak gerektiğine inanıyorum. –DEVAMI YARIN-



Atatürk’ün Bursa Nutku ve F-35 Şimşek II

Şubat 1933'ün ilk günlerinde Bursa Ulu Cami'de toplanan 100 kadar irticacı kişi
camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar.
Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından Bursa'ya gider.
Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi
Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı
hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü...".
Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve günümüzde "Bursa Nutku"
diye anılan konuşmayı yapar.
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır,jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle,
taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek"Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için
salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben
inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım.
Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve
etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”
Bu nutuk bizlere bir misyon yüklemiştir.Kırmızı-Beyaz’ı kendine renk kabul eden her Türk evladı (kökeni ne olursa olsun) Cumhuriyeti korumak ve kollamakla yükümlüdür.
Bu ön bilgi ışığında zaman zaman ülke savunmasında kullanılmak üzere ,gözbebeğimiz ve gururumuz olan TSK için silah,araç ve gereç alımlarına gidiyoruz.Bu defa da Türkiye’nin hava savunmasında çok önemli yer tutan F-16 uçaklarımızın yerini alacak F-35 ile ilgili sizleri sıkmamaya çalışarak -ama mecburen- teknik olarak bilgilendirmeye çalışacağım.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, ABD önderliğinde geliştirilmekte olan yeni nesil F-35 savaş uçaklarının üretim aşamasına Türkiye'nin de katılmasını öngören sözleşme niteliğindeki mutabakat muhtırasını Amerika’da imzaladı.Söz konusu belgenin imzalanmasıyla birlikte Türkiye'nin resmen F-35savaş uçağı projesinin üretim aşamasında yer alacak dokuz ülkeden biri olmuştur.Türkiye'nin de üretimine katılacağı F-35 programının diğer ortakları, ABD, İngiltere, İtalya, Hollanda, Avustralya, Danimarka, Kanada ve Norveç'ten oluşuyor.Türkiye'nin, proje çerçevesinde gelecek 15-20 yılda 100 adet F-35 savaş uçağı alması planlanıyor. Bunun bedeli olan yaklaşık 11 milyar doların kayda değer bir miktarının Türk savunma sanayiinin uçakların üretimine yapacağı katkı yoluyla Türkiye'ye geri dönmesi öngörülüyor.ABD'nin Lockheed Martin şirketinin önderliğinde geliştirilen F-35 uçaklarından en az 3 bin adet üretilmesi planlanıyor. Bu uçakların büyük kısmını ABD satın alacak. Toplam proje, yaklaşık 280 milyar dolarlık bedeliyle dünyanın en büyük savunma programı niteliğini taşıyor.
F-35 JSF (Joint Strike Fighter / Müşterek Saldırı Uçağı), savaştaki her amaç için farklı uçak geliştirmenin masraflı olmasından dolayı tek bir uçağın tüm görevleri yerine getirmesi amacıyla tasarlanan bir savaş uçağı.
ABD, deniz ve hava kuvvetlerindeki F-16, A-10, F/A-18, AV-8B'leri İngiltere ise Harrier'leri bu uçak ile değiştirecektir. Uçağın üretim projesinde 11 ülke yer almıştır bu ülkeler içinde Türkiye de bulunmaktadır. Türkiye elindeki F-16'ları bu uçak ile takviye edip değiştirecektir. Uçak F-22'de kullanılan teknolojilerden faydalanılarak üretilmiştir. Radardaki izi F-22 kadar küçük olamasa bile günümüz uçaklarından düşüktür. Bunu sağlamak için silah istasyonları gövdenin içine saklanmıştır. Dikine inip kalkabilmesi için STOVL sistemli bir modeli de vardır, bu sayede uçak gemilerine ve elverişsiz yerlere rahatlıkla inebilecektir. Uçak gemisine inip kalkarken mancınık ile fırlatılabilmesi ve kanca ile yakalanabilmesi için gövde altı sağlamlaştırılmıştır. Tek kişilik ve tek motorludur .

Teknik özellikleri
Mürettebat: 1
Uzunluk: 15,37 m
Yükseklik: 5,28 m
Kanat açıklığı: 10,65 m
Boş ağırlığı: 12.000 kg
Yüklü ağılığı: 19.000 kg
Motor: 1× Pratt & Whitney F135 ikincil yanmalı turbofan, (165 kN) ve 1x General Electric/Rolls-Royce F136 ikincil yanmalı turbofan, (178 kN)
Performans
Azami hız: 1,6 Mach (2000km/sa.)
Menzil: 12.000 km
Çıkabildiği azami yükseklik: 48.000 fit (15.000 m)
Tırmanış değeri: 40.000 fit/dak. (200 m/sn).
Buraya kadar her şey çok güzel.Şimdi bizim görevimiz başlıyor.Biz kim miyiz?Atatürk’ün Bursa Nutku’ndan görev alan Türk Genciyiz(gerçi 19 Mart’ta kısmetse 40 yaşına gireceğiz ama yine de genciz).Görevimiz:Türkiye’nin Kutsal Ulusal Çıkarlarına zarar gelmesini engellemek;bunun içinde halkımızı bilgilendirmek!
Lockheed Martin F-35'lerin yazılım kodlarını Türkiye'ye göndermiyor. Bu kodlar uçağın en kritik sistemini oluşturuyor ve yazılım kodları verilmediği sürece uçaklarla istenilen tüm görevleri yapmak mümkün olmayacak.
Sn.Milli Savunma Bakanımız Vecdi Gönül’e sormak istiyorum.23 Haziran 2006 tarihinde yapmış olduğunuz açıklama aynen şöyle idi:
“F-16’da olduğu gibi F-35’lerde de ’bilgisayar yazılım kodlarının’ ABD tarafından kullanıcı ülkelere verilmemesi sorunu doğrudur.Yazılım kodlarının verilmemesi, sistem üzerindeki hakimiyette bazı riskler doğurmaktadır. Uçak üzerinde milli olarak geliştirilmek istenen çalışmalar yapılamamaktadır.Uçakların "bilgisayar yazılım kodlarının" ABD tarafından projedeki diğer ülkelere verilmemesinin Lockheed Martin firmasından kaynaklanmamaktadır. Bu karar, ABD’nin ulusal ifşa politikasının gereğidir.”demiştiniz.Peki Sn. Bakanım ABD’yi bu konuda ikna edebildik mi?
Yani bizim Şimşek 2’ler tüm görevleri Türk pilotlarının hür iradesi ile yerine getirebilecekler mi?Yoksa F-16’lardaki sıkıntıyı yaşayacak mıyız?
Cevabınız maalesef ise Türkiye’nin savunmasına savunma bakanı olarak ne kadar büyük bir zarar verdiğinizi aşağıdaki alıntıyı okuduğunuzda anlayacağınızı ümit ederim.
Alıntı Türk Hava Kuvvetleri kaynaklı bir hikayeden ibarettir(anlayana)
Çokta uzak olmayan bir geçmişte, modern medeniyetin beşiği Avrupa’nın göbeğinde bir savaş çıkar. Aslında savaştan çok bir insanlık dramıdır yaşananlar. Arkalarına Rusların desteğini alan Sırpların ardından Hırvatlarda Boşnakları katletmeye girişmiştir. Ve bizim insan hakları konusunda mangalda kül bırakmayan Avrupalılar durumu aylarca seyrettikten sonra duruma Amerikanın müdahalesi ile NATO ve BM ülkeye bir barış harekatı düzenler.Bu harekatta İtalya’da üslenen F-16’ larımız da Hırvatları etkisiz hale getirmek bombardıman uçaklarını koruma görevi yapmaktadırlar.Derken günlerden bir gün bir görev dönüşünde yerde Hırvat birliklerinin içlerinde sivillerinde bulunduğu Boşnakları çembere almak istediklerini görürler. Durumu operasyonu yöneten awacs aracılığı ile merkeze bildirirler. Gelen yanıt çok nettir: "Durum görevin kapsamı içinde olmadığından takım üsse dönmelidir"Diğer uçaklar üsse dönerken Türk uçuş kolu izin ister operasyon için. ABD Awacs komutanından bir kez daha sert bir red yanıtı alırlar.Bunun üzerine yer saldırısı için hazırlıkları olmamasına rağmen aşağıdaki insanları kurtarmak için emri dinlemezler ve geri dönüp dalışa geçerler.İşte o anda hepsinin kanını donduran bir şey olur ve F-16 larımızın bütün elektronik yön bulma sistemleri susar. Bizim pilotlarımız üsse dönememe riskini göze alarak sabahın alaca karanlığında yaptıkları kör uçuşla aşağıdaki Hırvat Kuvvetlerini vurur ve aynı şekilde kör uçuşla üsse dönerler...Neyse ki bu sadece bir hikaye yoksa stratejik ortağımız ABD subayları hiç bizim pilotlarımızı yakıtları bitip, düşme riski ile karşı karşıya bırakır mı ?

Sabih Samur 31 Ocak 2007