Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Çek Kanunu'ndaki ceza kaldırılıp yerine en az 5 yıl çek yasağı düşünülüyor. Düzenlemenin yeni yıla yetiştirilmesi gündemde Halen 8 bin kişinin karşılıksız çekten hapiste kalmasına neden olan 5941 sayılı Çek Kanunu’ndaki ‘adli para cezası’ düzenlemesinin kaldırılması için düğmeye basıldı. 2003 yılından sonra karşılıksız çekin adli para cezasını gerektiren bir suç olarak düzenlenmesi nedeniyle karşılıksız çek tutarına göre bir güne 100 lira üzerinden hesaplanan adli para cezasını ödeyemeyenler hapse giriyor. Yani örneğin 10 bin liralık çeki karşılıksız çıkan kişi, bu kadar tutarda adli para cezası ödemezse 100 gün hapis yatıyor. TBMM Adalet Komisyonu
Başkanı ve AK Parti Ankara Milletvekili Ahmet İyimaya, bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki 4 nolu protokole aykırı olduğunu, adli para cezasını kaldıracak düzenleme için Adalet Bakanlığı’nda çalışma başlatıldığını söyledi.

Ardından çalışmanın Adalet Komisyonu’na geleceğini belirten İyimaya, çek dolandırıcılığını önleyecek madde üzerinde dikkatle durulduğunu bu konuda sıkıntı yaratmayacak düzenleme yapmak istediklerini söyledi. İyimaya, Adalet Bakanlığı’ndaki çalışmaya vurgu yaparken, CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün de 5941 sayılı Kanun’da adli para cezasını kaldırmaya yönelik 1 Ekim 2011 tarihli ve 2/85 nolu değişiklik teklifini TBMM Adalet Komisyonu’na iletmiş durumda.

HAPİS YERİNE ÇEK YASAĞI
Bakanlar Kurulu’nda değişikliğe uğramaması halinde hem iktidar hem de muhalefet partileri, hapis cezasını ortadan kaldırma konusunda mutabık oldukları ve yılbaşına kadar düzenlemenin Meclis’ten geçirilmesinin planlandığını belirttiler.

Değişiklikle hapis yerine bir yandan alacaklı ile icra davası sürerken, karşılıksız çek sahibine belli süreyle (En az 5 yıl) çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı getirilecek. Hapisteki 8 bin kişinin dışında halen Yargıtay’da da yaklaşık 50 bin karşılıksız çek dava dosyası karar bekliyor. 110 bine yakın dosya ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda inceleniyor.

Müjdeyi, Bağış Twitter’dan vermişti
Çek mağdurları için müjdeyi AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış önceki gün Twitter’dan vermişti. Bakan Bağış, “Çek Cumhuriyeti’nden çek mağdurlarına iyi haberim var. Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüştüm çözüm konusunda hazırlık yapıyorlarmış” yazmıştı.

AK Partili vekilin ailesi de zora düştü
AK Parti Van Milletvekili Burhan Kayatürk, market zinciri bulunan ailesinin de 2009’da 700 bin liralık çek borcu için bankadan istediği krediyi alamayınca zor duruma düştüğünü belirterek “Çevremizden destek alamasaydık
kardeşlerim de şu anda hapiste olacaktı. Paranın cezası hapis değil para olmalıdır” dedi. Öte yandan CHP Ankara Milletvekili Sinan Aygün ise kanun teklifi için iktidar partisinden de olumlu mesajlar geldiğini, son görüşmelerinde yılbaşına kadar düzenlemenin çıkabileceğini söylediklerini aktardı.

Tahsin Akça / Gazete Habertürk


Başlıkta ÇÖZÜMLER değil ÇÖZÜM dememizin nedeni çek mağdurlarının sorunları değil bir sorunu vardır ve bu sorun da sonuçta hapis cezasına çevrilen ADLİ PARA cezasıdır. Adli para cezasına karşı verilecek mücadelenin iki cephesi vardır, SİYASİ MÜCADELE VE HUKUKİ mücadele. Her iki mücadele de sonuçta politik bir mücadeledir ve bu mücadelede tek lazım olmayan şey AVUKATLARDIR. Bu mücadelede avukatlara ihtiyaç yoktur, ama dünya görüşü ile bu mücadeleye gönül vermiş hukukçulara kesinlikle ihtiyaç vardır. Hukukçuların bu mücadeleye katkıları profesyonel ve mesleki bir katkı değildir, bu mücadelede böyle bir katkıya hiç ama hiç ihtiyaç yoktur. Ayrıca çek mağdurları da kendilerine avukat bulma aczi içerisinde değillerdir. Bu nedenlerle avukatların internet sitelerinde “ en iyi çözüm ben de” gibi çek mağdurlarına çözüm reçeteleri sunmalarını ben yadırgıyorum. Bu tür yaklaşımlar mücadeleye zarar veriyor.

MÜCADELENİN SİYASİ CEPHESİ

Mücadelenin siyasi cephesi TBMM’ne yöneliktir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması yaratılacak toplumsal muhalefetin gücüne bağlıdır. Özellikle önümüzde genel seçimlerin olması bu mücadelenin başarı şansını artırmaktadır. Siyasi mucadele muhalefete ve iktidara yönelik verilmelidir. Muhalefetin harekete vereceği destek iktidarı uyaracaktır, çünkü muhalefetin her kazanacağı oy iktidar hanesine eksi olarak yansıyacaktır. Bu aşamada muhalefetin tam desteği çek mağdurları için çok önemlidir. Bildiğiniz gibi ana muhalefet partisi CHP bu harekete genel başkan düzeyinde açık bir destek henüz vermemiştir. Geçmişte eski genel başkan Deniz Baykal çok muğlak tartışmalı bir açıklama yapmıştı ve biz kendisini buradan eleştirmiştik. Kılıçdaroğlu’nun açık desteğini almak bu hareket için çok önemlidir. Aynı şekilde MHP, BDP ve DSP’nin vereceği açık destek de çok önemlidir. Bilindiği gibi bu partilerinde açık, net bir destekleri henüz yoktur.

MÜCADELENİN HUKUK CEPHESİ

Mücadelenin hukuk cephesinin yukarda söylediğim gibi hukukçulara ihtiyacı vardır ama AVUKATLARA hiç ihtiyacı yoktur. HUKUKİ CEPHE çok önemlidir. Hukuki cephe neden çok önemlidir? Çünkü çek yasasından adli para cezasının çıkarılması veya idari para cezasına çevirilmesi kısa sürede başarılamayabilir. Bu takdirde infazları gelen çek mağdurları çok zor duruma düşeceklerdir.

OYSA HUKUKİ ÇÖZÜM SİYASİ ÇÖZÜME GÖRE DAHA KOLAY VE DAHA BASİT. ŞÖYLE Kİ:

Yargıtay 10. Ceza Dairesinin “ karşılıksız çek suçunun oluşması için KAST’ın varlığı gereklidir” demesi işi çözecektir. Herhangi bir dosyada bu doğrultuda verilecek bir karar acil sorunlar için kesin bir çözüm olacaktır. Hukuki mücadelede bizim çek suçlarında KAST uygulamasını talep etmemiz çok haklı bir taleptir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi 5941 Sayılı Yasanın yürürlük tarihinden sonra verdiği bozma kararlarında 5237 sayılı yasanın 7/2 sine dayandı, neden? Çünkü Türk Ceza Yasasının genel hükümleri özel ceza yasalarını da kapsar. 5237 Sayılı TCK’nın 5. Maddesi şöyle diyor:

MADDE 5. – (1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.

5941 Sayılı Yasa da bir ceza yasasıdır. O halde TCK’nın genel hükümleri 5941 sayılı yasayı da kapsar. Ceza Yasasını genel hükümleri 75 maddeden oluşmaktadır. TCK 21. Madde suçun oluşması için KAST‘ın varlığı kaçınılmazdır demektedir.

Bu cephede bu talebimiz yüksek sesle haykırmalıyız. Adliyelerde aynı günlerde başvurular yapabiliriz, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına başvurabiliriz. Bütün bunlar Kanun Yollarıdır. Bu mücadelede AVUKATA ihtiyaç yok. Hazırlanacak tek bir dilekçe bütün mağdurlarca ilgili mercilere kararlaştırılan zamanlarda ve şekilde verilir.

BÜTÜN KANUN YOLLARI HAZIRLANACAK TEK TİP DİLEKÇE İLE BASIN ÖNÜNDE İLGİLİ MERCİLERE SUNULUR, SESİMİZ BÖYLE YÜKSELİR..

HUKUKİ MÜCADELE

KANUN YOLLARI

Ceza Muhakemeleri Yasasında yasa yolları belirtilmiştir. CMY bu yolları açıkça belirtmiştir. CMY’nin belirttiği yasal yollara biz yeni yollar katamayız. Bu nedenle bu yasa yollarını bileceğiz, böylece haklı taleplerimizi doğru yöntemlerle doğru mercilere ileteceğiz. CMY’ deki yasal yollara değinmeden önce bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum. Bu hukuki mücadele bireysel verildiği zaman hiçbir anlamı olmayacaktır. Bireysel verilen dilekçelerin sayısı on binleri bile bulsa mahkemelerin dosyaları arasında kaybolup gidecek, mahkemeler alışılmış yöntemlerle bu dilekçelere klasik, bilinen yanıtları vereceklerdir. Oysa bir önderlik altında, organize bir biçimde yapılacak başvurular ses getirecektir. Bu önderliğin nasıl oluşturulacağını önümüzdeki günlerde bu blog’da, admin’in blog’unda ve yeni açılacak blog’da duyuracağız.

KANUN YOLLARI

OLAĞAN KANUN YOLLARI

CMY olağan kanun yollarını 267-307.maddelerinde sıralamıştır. Bu kanun yolları itiraz ve temyizdir. İtiraz bizim vereceğimiz mücadelede istisnayı olarak takip edeceğimiz bir kanun yoludur. Temyiz ise ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlara karşı başvurulacak en önemli kanun yoludur. İstinaf mahkemeleri kurulmadığı için halen 1412 sayılı yasanın temyiz hükümleri yürürlüktedir.

OLAĞAN ÜSTÜ KANUN YOLLARI

Bizi en fazla ilgilendiren ve sesimizi yükselteceğimiz alan bu alandır.

Olağan üstü kanun yollarına kimler nasıl başvurabilir.

Olağan üstü kanun yoluna:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Adalet Bakanlığı başvurabilir. Bu kanun yolu CMY’ nin 308,309 ve 310.maddelerinde düzenlenmiştir.
Biz organize bir şekilde, tek tip dilekçelerle Adalet Bakanlığı’na yüzlerce dilekçe verebiliriz, aynı şekilde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına da başvurabiliriz. Bunlar bizim Anayasa’dan ve Yasalardan kaynaklanan en doğal hakkımızdır. Olağan üstü kanun yolu neden bizi en fazla ilgilendiren kanun yoludur. Çünkü bu kanun yoluna iki şekilde başvurulmaktadır. Birisi kesinleşmiş hükümler için, diğeri de Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından.

YARGILANMANIN YENİLENMESİ

Bu kanun yolu da bizim en fazla başvurabileceğimiz kanun yollarından birisidir. Yargılanmanın yenilenmesi CMY’nin 311-323.maddelerinde düzenlenmiştir. Kesinleşen hükümlerle ilgili olarak bu yasa yoluna gidilebilir. Ancak bu yasa yoluna lehe olan yeni yasa nedeni ile gidilemez. Yasa maddesinin tanımında lehe yasa yoktur.

LEHE YASA HÜKMÜ

5275 sayılı yasanın 98.maddesinin 1.fıkrası yeni kanun nedeniyle kararı veren mahkemece mahkûmiyet hükmünün yeniden değerlendirilmesini düzenlemektedir. Bu yasa hükmü bizim hukuki mücadelemizde en çok başvuracağımız hükümlerden birisidir.

BİREYSEL MÜCADELE İLE BAŞARIYA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Artık örgütlenerek sesimizi duyurmanın zamanı gelmiştir.

Bir avukatın hukuk sitesinden alınmış bir AVUKAT fıkrası:

SİZ MUTLAKA BİR AVUKATSINIZ

Balonla dünya seyahatine çıkan adam günlerce seyahat ettikten sonra nerede olduğunu merak eder ve yere 100 metre yaklaşana kadar alçalır ve ilk gördüğü adama seslenir:

-Ben nerdeyim bayım?

-Yerden 100 metre yüksektesiniz,

Bu cevap üzerine balondaki adam aşağıdaki adama:

- Siz avukat olmalısınız,

-Evet doğru, nasıl anladınız?

Balondaki adamın ilginç cevabı:

-Verdiğiniz bilgi doğru, ama işe yaramaz da ondan….


Kaynak: http://rahmiofluoglu.wordpress.com/2010/12/28/cek-magdurlarinin-acil-sorunlari-ve-cozum/


Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının 1 milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını üç yılda zor bitirebileceklerini söyledi. Gül, “Bu davaların çoğu zamanaşımına uğrayacak. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.
ÇEK davalarına bakan Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının bir milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını ise üç yılda zor biterebileceklerini ve bu davalarının çoğunun zamanaşımına uğrayacağını bildirdi. Gül, Hürriyet’e, “Yeni Çek Yasası lehe hükümler getirdiği için zorunlu yasa bozması yapıyoruz. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.

Çözüm bulunmalı

Başkan Gül, dosyaların zamanaşımına uğramasının ve çek mağduriyetlerinin önlenmesi için karşılıksız çek vermenin idari yaptırıma bağlanmasını ya da Yargıtay’da sadece çek suçlarına bakacak ayrı bir daire kurulmasını önerdi. Gül, medyadaki, “Geciken adalet iflas ettiriyor” haberlerinin kendilerini çok üzdüğünü, bunların haksız değerlendirmeler olduğunu savunarak, şunları söyledi:

Bir haftada bir yıllık iş

Çok değerli 18 tetkik hakimi ve 7 Yargıtay üyesiyiz. Bu yıl 25 bin davayı sonuçlandırdı. Haftada 600-700 karar veriyoruz. Bu rakam çoğu Avrupa ülkesindeki yüksek mahkemelerin yıllık iş ortalamasının bile üzerinde. Yeni Çek Yasası’nda eskisine kıyasla, ‘suç unsurlarında, yaptırımlarında ve sorumluluklarında’ daha lehe düzenlemeler olduğu için zorunlu olarak her iki yasanın karşılaştırılması ve lehe olan yasanın uygulanması için ‘yasa bozması’ yapıyoruz.

Zamanaşımı kaçınılmaz

Yerel mahkemelerdeki çek dosyası sayısı bir milyonu aştı. 50 bini dairemizde, 110 bini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda sadece 160 bin çek dosyamız bulunuyor. Karar bozulduğunda da yeni karar verilmesi ve tekrar temyiz edileceği düşünüldüğünde mağduriyetler olacağı ve kararların zamanaşımına uğrayacağı kaçınılmazdır.

Suç olmaktan çıkarılsın, para cezası uygulansın

YARGITAY 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, “Dairemizin öncelikli önerisi, çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk suç olmaktan çıkarılarak, idari para cezasını veya idari tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir” dedi. Gül, mevcut uygulama devam edecekse, dosyaların zamanaşımına uğramaması isteniyorsa, Yargıtay’da bunun için ayrı bir Daire kurulmasını da önerdi.

ATO: Bankalar lahana yaprağı gibi çek defteri veriyor

ANKARA Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, bankaların çek defteri verme konusunda hiçbir sorumlulukları bulunmamasını eleştirerek, “Bankalar çek yaprağını, lahana yaprağına dönüştürdü” dedi. Sivrihisar’dan Ankara’ya yürüyen çek mağdurlarını temsilen bir grup, Sinan Aygün’ü ziyaret ederek, destek olmasını istedi. Ceza mahkemelerinde 3167 sayılı Çek Kanunu ile ilgili açılan davalar konusunda bilgi veren Aygün, 2002-2008 dönemini kapsayan 7 yılda karşılıksız çek konusunda 991 bin 697 dava açıldığını belirterek, bu davalarda toplam 1 milyon 104 bin 926 kişinin sanık olduğunu kaydetti. Aygün, bu dönemde karşılıksız çek suçundan 712 bin 807 kişinin mahkum olduğunu bildirdi. Bu konuda hükümetin de açmazda kaldığını bildiğini belirten Aygün, parası olmadığı için çekini ödeyemeyen kişilerden devletin ayrıca para cezası almasını da eleştirdi. Aygün’ü ziyaret gelen çek mağdurları ise son yaşanan ekonomik kriz sonucunda karşılıksız çek nedeniyle adli para cezası mağduru binlerce kişi oluştuğunu belirterek, bu konunun asıl mağdurlarının sokağa ve evlerinden dışarıya çıkamayan ve kaçak durumunda bulunanlar olduğunu anlattı.

Ankara’ya yürüdüler

Karşılıksız çekler konusunda yaşananları protesto etmek için Ankara’ya yürüyen arkadaşlarının yarın saat 10.00’da Abdi İpekçi Parkı’nda bir basın açıklaması yapacağını anlatan mağdurlar, mahkemelerde verilen farklı kararları da eleştirdi. Kimi mahkemelerin berat verirken, kimilerinin hapis cezası kararı vermelerinden yakınan mağdurlar, 3167 sayılı çek yasasının yeniden düzenlenmesini ve adli para cezasının hapse dönüştürülmesinin önüne geçilmesini istedi.


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

Abdurrahman Yalçınkaya:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecek kuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir" dedi.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Baki Çoban'ın yaş haddinden emekliye ayrılması nedeniyle Başsavcılıkta düzenlenen törende konuşan Yalçınkaya, anayasa değişikliğinin Cumhuriyetin ve demokrasinin geleceği yönüyle neler getireceğinin ve neler götüreceğinin dikkatlice ve hassas bir şekilde toplumsal uzlaşmayla değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Hakim ve savcıların topluma kapanık olduğunun iddia edildiğini belirten Yalçınkaya, hakim ve savcıların bu iddianın aksine topluma en çok yakınlığı olan kişilerolduğunu, toplumun tüm değerlerini bildiklerini ve bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Anayasa değişikliği paketinde yer alan Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na, Yargıtay ve Danıştay'dan aday belirlemek için yapılacak üye seçimlerinde her üyenin sadece bir adaya oy verebilmesi kuralının getirilmesinin, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye aykırı olduğunu belirten Başsavcı Yalçınkaya, "Yargıtay ve Danıştay Büyük Genel Kurulu'nun iradelerinin sayısal çoğunluğa yansımasını engelleyicidir. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini kolaylaştıran, bu kurumların siyasallaşmasını sağlayan bir düzenleme olacaktır. Adayların, demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi, niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Bu düzenlemeyle birlikte siyasi iradenin temsilcisi olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının Kurulda bırakılması yargının hükümetlerin bir aracı durumuna getirilmesi imkanını doğuran, demokrasiyi, demokratik yaşamı sonuçta demokratik toplum düzenini bozacak niteliktedir" diye konuştu.

Tarafsız bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konunun yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi müdahalenin olmamasını sağlayacak kurallar getirilmesi olduğunu kaydeden Yalçınkaya, "Bu sistemi bu standardı getirecek iktidarlar ve bağlı bulunduğu siyasi partiler halkımız nezdinde en yüksek düzeyde takdir edileceklerdir" dedi.

Bağımsız olmadan tarafsız olmanın mümkün olmayacağını ifade eden Yalçınkaya, "Bağımsız yargı, demokrasinin ve milletimizin en önemli güvencelerinden biridir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin Hakim ve Cumhuriyet Savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecekkuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir. Bu da yapılacak seçim usullerinin her türlü şüpheden uzak tutulmasını sağlayacak şekilde kurallara bağlanması, en çok oy alanların doğrudan atanmış sayılması siyasete karışmış olanların atamalarda etkinliklerinin olmaması ve seçimle gelmeyen kişilerin Kurullarda bulunmamasına bağlıdır" diye konuştu.


"AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN BELİRLEDİĞİ AVRUPA STANDARTLARINI ESAS ALMAMIZ GEREKLİDİR"


Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna atıfta bulunan Yalçınkaya, şunları kaydetti:"Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyeleri arasındadır ve Avrupa Birliği müktesebatını kabul etmiştir. Buna rağmen Venedik Komisyonu'ndan bir görüş alınmadan Anayasa Değişikliğine gidilmiştir. Milletimiz için Avrupa Birliği ile bütünleşmemiz, Avrupa demokrasisine, toplum düzenine yaklaşmamız büyük önem arz etmektedir. Bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belirlediği Avrupa standartlarını esas almamız gereklidir.

Bu standartların bir kısmı şunlardır:

Din, vicdan ve inanç hürriyeti demokratiktoplumun ayrılmaz parçasıdır.

Devlet, bütün dini inançlara anlayış ve saygı göstermelidir.

Laiklik Anayasal bir ilkedir. Anayasa Mahkemesi'nce bu ilke korunmalıdır.

Demokratik bir toplum, çoğulculuk ve katılımcılığın desteklenmesiyle oluşur.

Devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde belirtilen adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, yasama hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkını, cezaların yasallığı, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü sağlamalı ve bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir.

Evrensel değerler; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Bunlarla birlikte Avrupa Konseyi'nin temel değerleri de dikkate alındığında ve Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden önce çağdaş yasaları kabul ettiği de kadınlara, seçme ve seçilme haklarının tanınması gibi gözetildiğinde ileri demokrasinin kurallarına uygun olarak mahkemelerin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsızlığının daha da ileriye götürülmesi gerektiği görülmektedir.

"Yalçınkaya, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin sağlanması için Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan çıkarılması, kurulun ayrı bir binasının, sekreteryasının, araç gereç yardımcı personelinin bulunması, Adalet Müfettişlerinin Kurula bağlanması, Hakim ve Savcılar hakkında yapılacak soruşturmalar için Kurul'dan izin alma usulünün getirilmesi, göreve alınacak Hakim ve Savcı adaylarının kurulca belirlenerek atanması, adalet akademisinin özerk bir yapıya kavuşturulmasıdemokratik sisteme uygun ve yerinde olacağını söyledi.

Yürütme organına bağlı olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının, adli sistemin yargısal kararlar dışında en iyi şekilde yerine getirilmesinin, mahkemelerin iş sayısına göre Yüksek Kurulca atanacak hakim sayısına göre bina araç ve gereçlerin temini, adil yargılanma hakkının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirleri alması ile görevlendirilmesi gerektiğini ifade eden Yalçınkaya, "Avrupa ülkelerinin bırakmak istediği, demokratik kurallara uymadığını tespit ettiği, yıpranmış, tartışılan hukuki sistemlerini Türkiye'de uygulamak için kurallar düzenlenmesi, milletimizi hak etmediği bir sistemde yasamaya zorlamak niteliğindedir.

Siyasi etkiden uzak yargıç ve savcıların bulunduğu mahkemeler olmadıkça, milletimizin haklara, özgürlüklere ulaşması mümkün değildir. Yüce milletimiz, haklardan önce bu haklarını koruyacak, geliştirecek, siyasi güçlerin etkisinden uzak, tarafsız hakim ve savcıların oluşturduğu bir yargı sistemini daha üstün tutacaktır" dedi.

Yalçın, hakim ve savcıların her yasanın çıkarılmasına müdahale etme durumunda olmadığını, ancak hakim ve savcıların kendi hakları ve yetkileriyle ilgili düzenlemelerde görüşlerini belirttiklerini ve siyasi tartışmalara girmediklerini söyledi.


"BİR DAVA AÇILMASININ SAVCININ İKİ DUDAĞI ARASINDA OLMASI SÖZÜ YERİNDE DEĞİLDİR''


Evrensel sistemde, Avrupa hukukunda ve iç hukukta bulunan bir ilke gereği savcıların kamu davası açmakla yükümlü bulunduklarını belirten Yalçın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'dava bir savcının iki dudağı arasında sözlerine de yanıt verdi.

Yalçınkaya, ''Türkiye'deki tüm savcılar davalarını kendileri açar, bu nedenle bir dava açılmasının savcının iki dudağı arasında olması sözü yerinde değildir'' dedi.

Türk hukukunda dava açmanın esas olduğunu ve açılan davaların Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince incelendiğini ifade eden Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Mahkeme, delilleri tartışır ve nihai hüküm tesis edecektir. Hukukumuzda dava açılmamasının denetlenmesi getirilmiştir. Bu siyasi partiler yasasında da açıkça belirtilmiştir. Bir siyasi partinin müracaatı halinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dava açmazsa o siyasi partinin Yargıtay'daki daire başkanlarımızdan oluşacak bir kurula itiraz hakkı var. Bu itiraz hakkı ancak o zaman geçerlidir. Avrupa ülkelerinin uyguladığı sistemde dava açmak için siyasi partiler hakkında izin sistemi yerleşik bir durumda değildir.

Anayasal kurallar getirilirken, uzun bir süre değiştirilemeyeceği düşünülerek detaylı kurallar koyularak düzenlenmelidir.''


Yargıtay, dinlemeye elverişli suçlarda, sanıkların telefon görüşmelerinden elde edilen bilgilerin maddi kanıtlarla desteklenmemesi halinde ”belirti kanıtlarını” cezalandırma için yeterli bulmadı.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 11 sanık hakkında ‘’suç işlemek için örgüt kurma, örgüte üye olma, yardımda bulunma, parada sahtecilik, kıymetli damgada sahtecilik, mühürde sahtecilik, belgede sahtecilik” suçlarından verilen hapis cezalarının temyiz incelemesinde, son günlerde tartışılan telefon dinleme kayıtlarının hangi durumlarda delil olarak kullanılacağına ilişkin tespitlerde bulundu.

Daire, 3 sanık hakkındaki temyiz incelemesini yaparken, dosya içeriğine göre bu sanıklar hakkında mahkeme kararıyla dinlemeye elverişli suçlardan dinleme yapıldığına işaret etti.Kararda, şöyle denildi:

”Bu sanıkların yaptıkları telefon görüşmelerinden elde edilen bilgilere ilişkin maddi kanıtlarla desteklenmeyen belirti kanıtların cezalandırılmalarına yeterli kesin ve inandırıcı olmaması, sanıkların üzerlerinde ve evlerinde yapılan aramalarda herhangi bir suç unsuruna rastlanmaması karşısında, sanıklar hakkında beraat yerine mahkumiyet kararı verilmesi hükmün bozulmasını gerektirmiştir.”

Yargıtay kaynakları, karardaki ”belirti kanıt” ifadesiyle ‘’sanığın ikrarına dayanmayan, maddi niteliği olmayan” kanıtların kastedildiğini bildirdi.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, daha önce de ”içeriği maddi bulgularla desteklenemeyen telefon görüşmelerine dayalı iletişim kayıtlarını” delil olarak kabul etmemişti.

BASIN BÜLTENİ

Gönderen SABİH SAMUR | 9:20 ÖS | , , , | 0 yorum »

Muvakkithane sok. No: 14-5 Kadıköy-İstanbul 34-122-107 Tel:0216-3488082
http://www.haberder.net/

BASIN BÜLTENİ….. HABERCİLER DERNEĞİ….BASIN BÜLTENİ

‘’Selçuk’un gözaltına alınış biçimi basın özgürlüğüne gözdağı olarak algılanmıştır’’
Türkiye’nin en eski yayın organlarından birisi olan Cumhuriyet Gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı duayen gazeteci İlhan Selçuk’un sabah 04.00’de evinde gözaltına alınış biçimi basın özgürlüğüne baskı olarak algılanmıştır.
Bağımsız yargı sağlam deliller oluştuğunda vatandaşlarını gözaltına alma serbestisine sahiptir. Bu hukukun gereğidir. Ancak konumu itibariyle her türlü soruşturma kapsamında davet edildiği taktirde ifade vermeye gidecek olan Gazeteci İlhan Selçuk’un sabahın 04.00’ünde gözaltına alınması basın özgürlüğüne gözdağı olarak algılanmıştır.
İlhan Selçuk’un suçlu olup olmadığına elbette bağımsız yargı karar verecektir. Ancak, ülkemizin böylesine keskin dönemeçlerden geçtiği bir ortamda karar vericilerin basının saygın temsilcilerine karşı bu tür uygulamaları toplumda endişe yaratmaktadır. Gün, hukuka ve basın özgürlüğüne daha çok sahip çıkma ve özen gösterme günüdür.
Halkımızı ve halkımıza ışık tutan tüm gazeteci ve yazar meslektaşlarımızı sağduyulu olmaya davet ediyoruz. Yapılan haberlerin ve köşelerde sivriltilen kalemlerin nelere mal olduğunu unutanları gazete arşivlerinde kısa bir araştırmaya davet ediyoruz.
Gerek Yargıtay’ın AKP’ye yönelik açtığı dava gerekse de “Ergenekon” soruşturmalarının halkı ayrıma sürüklemeden bağımsız yargılamalarla kısa zamanda sonuca ulaşmasını ümit ediyoruz.

Burak Ersemiz
Haberciler Derneği
Sözcü- Başkanvekili

burakersemiz@burakersemiz.com http://www.haberder.net/ baskan@haberder.net

YARGITAY'DAN SERT TÜRBAN ÇIKIŞI

Gönderen SABİH SAMUR | 10:28 ÖS | , , | 0 yorum »



Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin'den
türban düzenlemeleriyle ilgili sert eleştiri:
"Yasama yetkisi laiklik ilkesine dokunmaya imkan vermez."
Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun 28 Eylül 2007'de yayımladığı bildiriyi anımsatarak, "Başkanlar Kurulu, cumhuriyetin temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceğini, laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilmez olduğunu belirtmiştir" dedi.
Şirin, yaş haddinden emekliye ayrılan 2 Yargıtay üyesinin veda töreninde yaptığı konuşmada, emekli olan 2 arkadaşıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 1960 yılında birlikte okuduklarını söyledi. Arkadaşlarına seslenen Şirin, "İstanbul Hukuk Fakültesi'nin içinde ne örtünme ihtiyacını duyan bir kızımız vardı, ne de kapıda 'örtünmeliyim', 'dini inancımın gereği budur' diye eyleme giden bir kişi vardı. Hiçbirisi mevcut değildi" dedi. Türkiye'de bir dönemler 3 üniversite olduğunu ve hiçbirinde bir sorun yaşanmadığını belirten Yalçınkaya, "Ne oldu bizim üniversitelerimize?" diye sordu. Yalçınkaya, "Bugün kapılarında 'inancımın gereğidir' diye bar bar bağırılıyor ve 'inancı gereğidir' diye o bağırmalara kendi anlayışları doğrultusunda destek verenler, bugün Türkiye'nin gündemini sadece ve yalnız diğer gündemleri unutarak ya da gerilere öteleyerek, anayasa ve yasa değişikliklerini konu ediyorlar" dedi. Anayasa'nın özünü teşkil eden başlangıç bölümündeki kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediğini ifade eden Şirin, "Medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu hükmü bugün acaba ne durumda?" diye konuştu.
Anayasa değişikliği hazırlıkları evresinde Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun 28 Eylül 2007 tarihinde yayımladığı bildiriden bölümler okuyan Şirin, şunları kaydetti: "Başkanlar Kurulu, orada, Anayasa'nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunmuş gibi görünse bile, başka maddelerde yapılacak değişikliklerle cumhuriyetin temel ilkelerinin, zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceğini, cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan laiklik ilkesinin ve Yüksek Mahkeme kararlarıyla çerçevesi çizilmiş olan laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilmez olduğunu belirtmiştir. Bugün Yargıtay bu sözlerinin arkasındadır, hukuken arkasındadır, hukuki eylemlerle de arkasında olacaktır." Şirin'in bu sözleri, salonda uzun süre alkışlandı.
Osman Şirin, yasama, yürütme ve yargının kalp, beyin ve akciğer olarak düşünülebileceğini belirterek, "Bunların birbirine hasım olduğu düşünülebilir mi?" diye sordu. Anayasa'da uygar işbirliğinden bahsedildiğini ifade eden Şirin, "Sözler duyulmalı ve dinlenmelidir" dedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, 17 Ocak'ta yayınladığı basın bildirisinde ''(Türban) serbestliği eğitim ve öğretim kurumlarını laik ve üniter yapıya aykırı bir faaliyet alanına dönüştürür'' uyarısında bulunmuştu. Yalçınkaya, "Cumhuriyet'in temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak, özgürlüğü çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır" demişti.
Danıştay'ın tepkisi 18 Ocak'ta da Danıştay'dan türban yasağını kaldırma girişimlerine tepki gelmişti. Danıştay, ''Bu tür girişimler eğitim kurumlarıyla sınırlı kalmaz, toplumsal barışı zedeler'' açıklamasında bulunmuştu. Danıştay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, yeni düzenlemeler yapılırken Anayasa'nın temel ve değişmez ilkelerine ve yargı kararlarına uygun davranılmamasının, Cumhuriyet'in kazanımlarına aykırı olacağı belirtilmişti. Açıklamada, "Söz konusu girişimlerin eğitim kurumları ile sınırlı kalmayacağı ve sonuçta toplumsal barışı da zedeleyeceği kaygı ile izlenmektedir" denilmişti.
KAYNAK : Türk Time Ulusal Haber Portalı