Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



Başından sonuna kadar TRT 1'den Canlı olarak Ankara'dan yayımlanan Cumhuriyet Kutlamasını izledim.
Tam 13 yılın ardından böyle bir kutlama; açıkça söyleyeyim şaşırdım.
Tören güzel ve bir o kadar manidardı.
Bir tarafta Cumhurbaşkanının söylemlerini temsil eden bölümler diğer tarafta ise cumhuriyetin ve ülkenin TÜRK olduğunu alt ve üst kimlik muhabbetinin yerle bir edildiği en üst düzeyde dile getiriliş.
Ve karşılıklı verilen tüm mesajların ardından son sözü söyleyen SOLOTÜRK!
Ve telsizinden an itibari ile seslenen O Yüzbaşı.
Mesaj çok net:
"BİZ MUSTAFA KEMALİN ASKERLERİZ!"


Bu sözün üzerine tek bir kişiye tek bir söz söylemek düşerdi ve yakışırdı.
T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan "Ne Mutlu Türküm Diyene!"
demeliydi, diyebilmeliydi.
Olmadı. Kısmet...
Kısmet başka bir 29 Ekim'e.

Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı, Türk olan ve Türküm diyebilen her bir fert, Cumhurbaşkanı olarak Cumhuru temsil eden olarak bu söylemi bekliyor.
Ve O söyleyene kadar hep birlikte biz söyleyelim.
Bizler Mustafa Kemal'in Askerleriyiz.
Biz Türküz!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!
Cumhuriyetimizin 92. Yılı Aziz Türk Milletine kutlu olsun.

Sabih Samur, 29 Ekim 2015, Türkiye

Kaynak: http://www.dorukturk.tv/makale/sabih-samur/bilgilendirme-notu/155.html 

Tayyip Erdoğan: Cizre'de öldürülenler sivil değil terörist

Sabih Samur: % 100 katılıyorum.

Günümüzde savaşlar ovada, göğüs göğüse süngü takarak icra edilmiyor.
Mertlik beklemek, vücut gücü bunların hiçbiri yok.
Aslında düşmanın bile görünür değil. Dost ve müttefik. Aynı safta gözüküyorsun.
Karşında ise bir ve ya bir kaç piyon.
Kandırılmış zavallı kitleler...
Küçücük çıkarları uğruna karakterinden, namusundan, duruşundan, özünden taviz vererek ellerine verilen elma şekerini yalayıp yutarken piyonu olduğu büyük ülkelere tapan zavallı topluluklar.
İşte Türkiye'ye düşman diye sunulan bunlar. Ve diplomasi, devlet yönetimi, gelenek ve görenekler "biz aptal değiliz, asıl düşmanımız bu ülkedir" diye isim vermeye müsaade etmiyor.
Gerçeği görerek bunu diplomatik bir şekilde son dakika dillendirmeye çalışanlar ise öngörülen ve planlanan şekilde Hak'kın rahmetine kavuşuyor.
Menderes son dakikalarda hangi ülke için ne demişti? Alternatifi ne idi?
Turgut Özal Türk Dünyası ile yakınlaştığı ve Büyük Türkiye söylemine girdiği gün aslında kalemi kırılmıştı.
Diğer lokal olayları muavenet, çuval geçirme vb. dillendirmeye bile gerek yok. Ezberlediniz.
Son bir yılda ise gerek Hükümet gerekse Tayyip Erdoğan liderliğinde belki ayar vermek için belki de gerçekten radikal bir dönüş yapmak için B planı şeklinde hamleler yapıldı. Sert görüntülü söylemlerde bulunuldu sözde dost ve müttefike.
Ve her sertliğin peşinden misli ile karşılık bulundu. Bu karşılık gelene kadar da
hepimizin kullandığı sosyal medyada çok inceden, dozaj dozaj bize ayar verildi.
Yavaş yavaş sonrasında dozajı arttırılarak Çin düşmanlığı!
Çin ile diyalog kurması engellenen ve Uygur Türkleri ile ilgili hiç bir şey yapmayan bir Türkiye. Kendi yüz ölçümü sınırları içinden bağırıp çağırmayan sadece Allah'a havale eden bir Türkiye.
Rusya, Çin, Hindistan ve İran'a düşman olması öğütlenen Natocu Türkiye.
Evet tarih tekerrür ediyor. Nato karşıtı subaylarını ve Ege Ordusunu Hükümetinin gözü önünde Fethullah Cemaat Yapılanmasına kırdıran, yok eden bir Türkiye.
T.C. Cumhurbaşkanı ve oluşacak yeni Hükümet bu gerçekle karşı karşıyadır.
Ya her şeyi göze alarak onurlu ve tam bağımsız olarak yoluna devam edecek ya da her diklenmesinde tokat yiyerek, başına çuvalını efendi efendi giyecektir.
Ve bizler Türk Milleti olarak bu oyunu okuduğumuzu, gördüğümüzü, uyanık olduğumuzu vurgulamak adına bu satırları kaleme alıyoruz.
Tezkereye onay vermeyen bizler, bizim adımıza, Teskere öncesinde ve sonrasında atılan, TBMM'nin haberi ve onayı olmayan imza ve taahhütleri
TÜRK MİLLETİ ADINA REDDEDİYOR, KABUL ETMİYORUZ.
Şahısların Yurt dışında gizli toplantılarda atmış oldukları bu imzalar kendilerini bağlar. Bireysel olarak hesabını verirler.
Türkiye Cumhuriyeti Devletini hiç kimse boyunduruk altına sokamaz.
Arz olunur.
Derin saygılarımla
Sabih Samur, 13 Temmuz 2015, Türkiye


Sn. Başbakanın Ermeni Meselesi ile ilgili yaptığı açıklama şahsi açıklamasıdır.
Hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini bağlayıcı niteliği yoktur olamaz da.
Hükümetler ve Başbakanlar günah ve sevaplarıyla gelip geçicidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise Dünya durdukça var olacaktır.

Sabih Samur


ZAMANSIZ YAZILAR

… ilinin, … ilçesinde, … askerimiz (ve ya artık polisimiz) açılan hain ateş sonucu şehit olmuştur.
Ölenlere Allahtan rahmet, geri de kalanlara baş sağlığı…
Üç nokta(…) ile boş bırakılan yerleri dünün, bugünün ve yarın gerçekleşecek baskınların verileri ile doldurursanız göreceksiniz bizi yöneten eli silahlı ve silahsız (hükümet) yani asker ve politikacılar tarafından nasıl top yekûn kandırıldığımızı.
O yüzden bu yazılara zamansız yazılar diyorum ben. Şehit, mekân, detay isimlerinin havada uçuştuğu, net olmayan görüntüler. Ateşin sadece düştüğü yeri yaktığı gerisinin kocaman bir yalan olduğu…
Dün de Pervari’de bir Karakol Baskını…
Detayları olduğu gibi aynı olan bir önceki baskınların birebir aynısı.
Bekle karakolda!
Neyi?
Basılmayı ve öldürülmeyi.
Sonra tarafsız olmayan gazetelerde gazımızı almak için “yiğitçe, kahramanca çarpışarak öldüler.” gibi başlıklar.
Doğru! Kahramanca çarpıştılar ama keriz yerine, aptal yerine koyularak öldürüldüler!!!
Bu geri zekâlıca Karakol Sistemini kaldırmak için kaç aptalca ölüm ve adına şehit olduk imajı verilmesi ve anne babaların kandırılması gerekiyor?
Ey Genel Kurmay Başkanı sen ne iş yaparsın?
Bu devletten tıkır tıkır maaşını hangi kutsal görevi icra ederek alıyorsun şu an?
Elinde tüm istihbarat verileri varken, bu bizi basan itlerin geliş yerleri ve istikâmetleri belli iken,
neden karakol sistemini kaldırıp; pasif-savunma(dolayısıyla şehit olmak değil keriz gibi öldürülmeyi beklemek) yerine aktif-saldırı sistemi ile “BASKIN BASANINDIR!” mantığı ile Kandil’e kadar süpürüp, Kandil’i de başlarına yıkmıyoruz?
Genel Kurmay Başkanlığı ve TSK’ya Türk Milletinin güveninin günden güne azaldığını başarmak bir olaydı ve sen bu olayı başardın kardeşim! Sen derken üzerine alma.
Hilmi Özkök ile başlayan sürecin son seçilmiş kahramanısın sen.
Ve tarih tüm bu yaşananları not almaktadır. Gerekli ve gereksiz yere akan bu şehit kanlarının hesabı günü geldiğinde yine bu cumhuriyetin o günkü CUMHURİYET SAVCILARI tarafından isimlerine yakışır şekilde hesabı sorulacaktır.
Ve tüm bu zamansız yazılarda yer alan adını bile hatırlamadığımız şehitler yüzünden YARGILANACAK ve HÜKÜM GİYECEKSİNİZ!
İşte o zaman bu kanların hesabı alınmış olacak!

Sabih Samur


Bu fotoğrafta
Tayyip Erdoğan yok!
Bülent Arınç yok!
Orasından, burasından ve muhtelif yerlerinden,
salya, sümük, göz yaşı akan takiyyeciler yok!
Burada Cumhuriyetine;
Bu Cumhuriyetin Savcısından,
Bu Cumhuriyetin Polisinden,
Bu Cumhuriyetin hükümetinden çok sahip çıkacak
ve çıkması gereken Türk Halkı var!
Bu Halk ki şimdilik sadece efendice yürüdü...
Bir mesaj verdi bu Halk bugün!
Duyan ama duymamazlıktan gelen kulaklara;

Makamına, mevkisine, erkine bakmadan,

Benim Bayrağıma el uzatanın ELİNİ KIRARIM!
Benim Toprağıma göz dikenin GÖZÜNÜ OYARIM!
Beni Devletsiz bırakmaya çalışanın CANINI ALIRIM!
diye KÜKREDİ!

Ve tüm bunlar Sn. AKP'nin başı olan siz, Tarabya'da boğaza karşı AKP'nin Cumhurbaşkanı ile kahvaltı ederken oldu!
Allah sizleri GAFLET, DALÂLET ve HIYANET şarhoşluğundan ayıltsın!
Gerçi Yaradana kalmadan bu millet ayıltacak!

Ve bu Yüce Milletin Genel Kurmay Başkanından bir beklentisi var:

Bu Yüce Millet der ki;

"Ey benim Yüce Ordumun, gözbebeğimin değerli Komutanı,
'Sana kim dur derse, geri dön derse' sakın dinleme!
Yüce Türk Sancağını bir daha inmemek üzere KANDİL DAĞI'NA DİK!
Kandil Dağı'nı Ateş Dağına çevir!
30 Ağustos Zafer Bayramında TRT 1 ile canlı yayında bizlerle Kandil Dağı'nda
O Yüce Ordunun başında bizleri selâmla!"

Evet sevgili arkadaşlarım bugün Taksim'de ve Türkiye'nin dört bir yanında
Bu Yüce Türk Milleti bunları söyledi.
Benden iletmesi...

Sabih Samur



Terörist dediğiniz bizim kahramanımız


“Bunu bu noktaya getirmeye kimsenin hakkı var mı? Bizim, siyasi partilerin, cumhurbaşkanının, başbakanın hakkı var mı”
“BM’nin 665 sayılı kararı da vardır. Diktatör, hak ve özgürlükleri tanımıyorsa, zulüm ediyorsa, operasyon yapılıyorsa, ezilen hakların başkaldırı hakkı vardır. Oysa biz gelip Meclis’te çözelim diyoruz. Halk bizi bunun için gönderdi. Gelin halkın iradesini tutuklamayın, kelepçelemeyin. Sizin terörist dediğiniz bizim için kahraman, vatanseverdir. Ya irademiz çıkar özgür olur Meclis’e gelir, ya da Meclis’in iradesi yok olur kelepçelenir.”

BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan

Sabih Samur Yorumu:
Eğer bu ve benzeri kişiler göz göre göre T.C.'ye posta koyarak, tehdit edebiliyorsa...
Sözün bittiği yere gelinmiştir!
Bana hiç kimse "Bırakın bu ülkede Demokrasi var, herkes dilediği gibi konuşur" masalını okumasın.
Bahçeli ve Kılıçdaroğlu acilen ikili toplantı yapmalı ve radikal kararlar almalı!
Yoksa tüm bu gelişmelere göz yuman, görmemezlikten gelenler,
bu ülkeyi bu duruma getirenlerle aynı kefeye koyulacak ve Cumhuriyet Koruyucuları
tarafından YARGILANACAKLARDIR! (AB,İsrail, ABD'ye rağmen).
Sabih Samur

Dün



Bugün


Yarın


Günlerdir elim tuşlara gitmiyor.
Bize ait, bizim dönemimize ait, anılarımıza ait ne varsa AKP iktidarı döneminde bir bir elimden, beynimden alındığını görüyorum, hiç bir şey yapamıyorum.
Tarabya'da geziyorum. Bana ait hiçbir şey kalmamış. Parsellenmiş, talan edilmiş.
Ortaokulu okuduğum Akatlar'daki benim dönemimdeki adı Levent Lisesi olan okulumun TOKİ tarafından alınarak yıkılacağını ve yerine oranın rantına uygun bir bina yapılacağını öğreniyorum. Neymiş burası sayesinde başka yerlerde yüzlerce okul yapılacakmış. Kuleli Askeri Lisesi'ni de yıkın. Kıymetli arazi; binlerce okul yaparsınız başka yerlerde...
Arkadaşlarla konuşuyorum. "Pilav günümüz var, gelecek misin?" diye soruyorlar.
Sanki bende pilav yiyecek ağız ve tat kalmış gibi.
Düşünüyorum; ulan diyorum sıra lise yıllarımın geçtiği Tektil Meslek Lisemde.
Yedirirler mi oğlum diyorum sana bu okulu. Cevizlibağ'ın göbeğinde ki bu devasa arazi AKP ve kankası TOKİ'nin gözünden kaçar mı?
Nasıl koruyabilirim okulu mu?
Tekstil'e çaput bezi diyen hükümetin başına göre bu okul da çaput bezini imalat edenlerin yetiştirildiği gereksiz bir eğitim ve öğretim yuvasından ibaret değil mi?
Yakışmaz mı oraya güzel bir rezistans mı residence mi neyse ondan.
Önce okulun adını aldılar bizlere sormadan.
Şimdi de kendini alacaklar bizlere sormadan.
Otuz sene evvel o okulun bahçesine diktiğimiz çam fideleri şu an orman oldu!
Benle mi diktin onları AKP? TOKİ?
Benle dikmediğine göre bensiz de yıkamazsın!
Yıkacaksak beraber yıkacağız.
Evet Tekstil Meslek Lisesi pilav gününe katılacağım.
Ve Mezunlar Derneği başkanıma soracağım: "Biz pilav yemekten başka ne yapabiliriz?" diye...
Yapılacak çok şey var!
Konuşacağız.
Aklıma gelmişken arkadaşlar dikkat etmek lazım burası İstanbul.
Okulunu ve sana ait olan tüm değerlerini koruman lazım.
Boru mu bu karşında koskoca AKP ve onun başı var!
Bugün okulunu çizerler yarın seni.
Ne diyor reklamlarda?
"Kızım çantana dikkat et burası İstanbul"
Ağız tadında nice pilav günlerine, yarınsızlık olmaması dileklerimle.

Sabih Samur


Geçen gün iş ve özel nedenle gittiğim Rumeli Kavağı dönüşünde durup nefes almak ve bu arada deklanşöre basarak bu enstantaneyi sizlerle paylaşmak istedim.
Gönül isterdi ki ne güzel bir fotoğraf çekmişim, manzara çok güzelmiş falan filan diye konuşalım.
Ama bazen gönlün istediği her şey maalesef olmuyor.
Bu anlam yüklü fotoğraf içinde başka bir anlamda taşıyordu aynı zamanda...
Apo denen bir Puşt var!
Hani şu Teröristbaşı olan Yavşak!
Anneler gününde annem diye seslenemeyen bebeklerin katili!
Hatırlayamadınız değil mi?
Çünkü onun Tayyip Efendi ve saz heyeti cephesindeki adı; İmralı Sakini.
Allah şahsıma bu yavşağa İmralı Sakini demeyi nasip etmesin.
Ve bu Sn. Yavşak öyle diyorlar başına (ve hatta kıçına) Sayın koymak gerekiyor.
Bu yavşakla pazarlık yapan ve sözde Türk Milletini, T.C'yi hasbel kader temsil eden bu hükümet ve başı seçim sonrası ortalığı kan gölüne çevireceğim diyen bu iti konuşturmaya devam ediyor. Çünkü daha önemli işleri var.
2023'e kadar İstanbul'u hallaç pamuğu gibi atmak...
08 Mayıs 2011 tarihini, terörist başı denen bu yavşağı ve bu sözde Kürt Açılımını yaparak kıçı açıkta kalan Usta'yı hiç bir zaman unutmayınız.
Tüm annelerin ve oğulları bu yavşağın talimatı, azmettirmesi ile şehit olan tüm şehit annelerinin Anneler Gününü en içten sevgi ve saygılarımla kutluyorum.

Sabih Samur

Çok acı...
Türkiye'de uzun yıllardır planlanmış olan Ankara'dan göçme, İstanbul'u tekrar Başkent yapma ülküsü adım adım gerçekleştiriliyor.
2023 Türkiyesi'nde Ankara İLÇE olacaktır.


http://www.tasdelen.org/video/vakifbank-reklami-turkiyenin-bana-ihtiyaci-var/

Bu adreste yer alan Vakıfbank reklâmı bize Bankanın Genel Müdürlüğü'nün İstanbul'a taşınmasının faydalarından ve olması gerektiğinden bahsediyor.
Vakıfbank kurum olarak bu oyunda yer almak zorunda!
Sırada nereler var?
Taşınması gereken tüm kamu kuruluşları.
TSK dahil. Kuleli Askeri Lisesi otel olmaktan kurtulur böylece.
Boğaza nazır Çengelköy'de Genel Kurmay Başkanlığı.
Ne işin var Buz gibi Ankara'da.
Ne diyor Sn. Başbakan?
"Durmak yok yola devam."
Yakışır sana bu yollar başbakan.
Bizler iyi ve sessiz birer seyirci olduktan sonra...

Sabih Samur



2023 yılı, 23 Nisan.
Başkan yardımcısı Nimet Çubukçu Amed (eski adıyla Diyarbakır) Eyaletindeki törenleri gözleri yaşlı bir şekilde izliyor. Törenleri gökyüzünde oluşturulan devasa büyüklükteki üç boyutlu görsel aktarıcıdan izleyen halka, unutulmak üzere olan Türkçeyi de nezaketen, gönül koyulmasın babında alt yazı ile geçme jesti yaptırıyor Sn. Çubukçu.
O an aklına yıllar önce, sanırım 2011 yılında, adını bile hatırlayamadığı MHP adlı partinin bir yetkilisinin kendisine söylediği “iki dillilik olamaz o dili kopartırım” sözü geliyor. Gülüp geçiyor. Ne yıllardı diyor içinden tören yürüyüşünde yer alan miniklerin Sarı-Kırmızı-Yeşil den oluşan cıvıl cıvıl kıyafetlerine bakarak.
Seçimlere çok az kalmıştı, Başkan Erdoğan o zaman T.C.’nin Başbakanı idi. CHP bir şeyler yapmaya çalışıyor o iste muhteşem hatipliği sayesinde Kılıçdaroğlu ile tabiri caiz ise oynuyordu.
Devlet Bahçeli 12 Eylül’e takılmışlığı ile zaman zaman ani çıkışlar yapmış ama daha öteye gidememişti.
DP ise uyuyan dev denmesine rağmen uyanmayı başaramadı. Facebook denen ilkel, birinci nesil paylaşım sitesinde en son 20. grubu kurmuşlar ve “ben söyle yaptım, ben böyle yaptım” diye genç kızlık hikayelerini anlatıyorlardı birbirlerine.
Biz de bu sırada kömürden sonra baharda neler dağıtabiliriz fakirleştirdiğimiz ve yardıma yatkın hale getirdiğimiz halkımıza, onu planlıyorduk.
Stratosfer katmanında oluşturulan lazer yağmuru bir anda gökyüzünü Sarı-Kırmızı-Yeşil renklere büründürdü. Ve beklenen an gelmişti. Gökyüzünde Yüce lider Başkan Erdoğan belirdi.
Halkına İstanbul’a taşınan Başkanlık Sarayı’ndan sesleniyordu.
Bu arada unutmadan; önce Merkez Bankası ile başlayan süreç tüm bakanlıklar ve resmi dairelerin İstanbul’a taşınması ile tamamlanmıştı. 2018 yılında alınan kararla Atatürk’ün Ankarası ilçe durumuna getirilmişti. Herkes mutluydu eski ve köhnemiş olan Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin tüm izleri silinmişti.
Evet bu sadece bir hikaye.
Bu hikayenin gerçek olmasını arzuluyorsanız durmayın, paylaşım sitelerinde birbirinizi yemeye, aptalca kıskançlıklar ve en çok ben bilerim pozlarıyla harcayın seçime kadar olan Allahın verdiği sayılı günleri.
Büyüksün Tayyip Erdoğan.
Ve şanslısın. Bu kadar beceriden yoksun bir muhalefete sahip olduğun için.

Sabih Samur

1) Tayyip Erdoğan fenomenini yaratan halk değildir.
2) Tayyip Erdoğan ilk kez 1991 seçimlerinde halkın karşısına çıkmış ve tercih oylarında kendi partilisi Mustafa Baş’a yenilmiştir..
Halkın karşısına ikinci çıkışı ise İstanbul Belediye seçimlerinde olmuş ve Dalan-Kesici-Livaneli rekabetinden yararlanarak yüzde 27 ile İstanbul’a başkan seçilmiştir.
3) Tayyip Erdoğan’ı halkın gözünde kahraman yapan operasyon ise 28 Şubatçı generaller tarafından yapılmıştır.
4) Dönemin generalleri Tayyip Erdoğan’ı şiir okuduğu için hapse gönderirken aslında Erdoğan’a mağduriyet bahşettiler ve onun imajına yani liderlik projesine ilk harcı koymuş oldular.
5) Bugün anlaşılmıştır ki dönemin bazı generallerinin şiir okuma suçuyla Erdoğan’ı hapse göndermeleri CIA’nin yeni bir lider yaratma projesidir.
6) Aksi olsaydı yani 28 Şubat’ın generalleri Tayyip Erdoğan’ı gerçekten tasfiyeyi hedefleseydi onu şiir okumaktan değil, İstanbul Belediyesinde yolsuzluk yapmaktan mahkûm ettirirdi ki böyle bir mahkûmiyet yüz kızartıcı suç olması sebebiyle Erdoğan’ı siyaseten o gün tamamen yok edecekti.
7) Tayyip Erdoğan’ın Ergenekon ve darbeler soruşturması bağlamında 28 Şubat dönemini hiç görmemesi ve o dönemin sorumlularının üstüne zerre gitmemesi bu tezimizin kanıtıdır.
8) Sistematik bir biçimde liderliğe hazırlanan ve mağduriyet imajı bahşedilen Tayyip Erdoğan’ın gelişinin hızlanmasını ateşleyen olay ise dönemin Başbakan’ı Ecevit’in Irak’a ABD’nin müdahale etmesine sıcak bakmamasıdır. ABD Ecevit’in menfi tutumu gördüğü an Kemal Derviş’e erken seçim lafını ettirmiştir.
9) Seçime bir buçuk yıl varken alınan seçim kararı Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesine katkı sağlamıştır.
10) Eğer o dönem yani 2002’nin sonunda erken seçim olmasaydı ve seçim zamanında yapılsaydı Ecevit hükümetince başlatılan İstanbul Belediyesi ile ilgili yolsuzluk operasyonunda yargının Erdoğan için mahkûmiyet kararını vermesi güçlü ihtimaldi ki bu davaların dosyaları dokunulmazlık sebebi ile hâlâ kapanmamıştır.
11)Tayyip Erdoğan’ı erken seçim kararından sonra iktidara taşıyan ikinci olay CHP ve o günkü lideri Deniz Baykal’ın tarihi hatasıdır. Baykal seçilme hakkı olmayan ve mebus seçilemeyen Tayyip Erdoğan’a akıl almaz bir biçimde yasa ve kuralların dışına çıkarak el vermiş ve ona iktidarla Başbakanlığı altın tepside sunmuştur..Bu yanlışa ya da suça dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de iştirak etmiştir.
12) Baykal’ın CHP’si bunu yapmayıp yasa ve kuralların uygulanmasında ısrarlı olsaydı o gün Başbakanlık koltuğunda oturan Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan kanlı bıçaklı olacak ve AKP o süreçte ortasından ikiye bölünecekti...
Baykal Tayyip Bey’in önünü açarak AKP’nin bölünmesini engelledi ve Tayyiban yani baskıcı rejimin kurumsallaşmasına zemin hazırladı...
Kuşkusuz Deniz Bey o kararı, “Tayyip Erdoğan iktidara gelir yıpranır ve balonu da patlar” diye aldı, ancak öyle olmadı. Bu arada Deniz Bey’in aldığı o kararda dış dinamiklerin etkisinin olup olmadığı ise hâlâ sırdır.
13) Sonuç olarak görülmektedir ki Tayyip Erdoğan fenomeni ya da heyülasını yaratan halk değil, dış dinamikler, generaller ve güya AKP’yi devirmek isteyen partilerin liderleridir..

KURBAN ADAYI

Uzan-Ağar-Mumcu ve Baykal’dan sona sıra onda!

Tayyip Erdoğan Cem Uzan’ı ailesiyle beraber niye tasfiye etti biliyor musunuz?AKP’nin 2003 Haziran’ında yaptırdığı ankette yüzde 18 çıktığı için!Aynı şey Ağar-Mumcu ikilisi için de geçerlidir.2007 seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan baktı ki bu iki isim ittifakla seçime giderse yüzde 20’yi bulacaklar ve AKP tahtından inecek, hemen başka şeyleri devreye soktu.Önce Mehmet Ağar’a ziyarete gidildi.Akabinde Erkan Mumcu’ya bir şeyler söylendi ve iki isim bu birlikteliğin olmaması için tabanlarına rağmen kollarını sıvadı ve güç birliğini sabote ettiler!Sonuç mu?AKP yüzde 47 ile iktidar olurken Ağar ve Mumcu siyasetten çekildi.İlginçtir bu işin kokusu bugüne kadar çıkmadı, neden acaba?

Gelelim Deniz Baykal’a..

CHP’yi İslamla barıştırır ve mütedeyyin kesimlerle kaynaştırırken birden o malum kaset servis edildi.
Sonuç: Baykal da geri çekilmek zorunda kaldı.
Ve bugün...
Benzer çabalar Kemal Kılıçdaroğlu için sergileniyor.
Aylarca aradılar, taradılar ama zere bir defo bulamadılar.Buna rağmen referadum sürecinde utanmadan yalanlara dayalı kitaplar bile yazdırdılar!
Baktılar ki oradan da sonuç alamıyorlar bel altı dalışa karar kıldılar.
Önce boy ve soy dediler!
Etkili olamayınca PKK’lılık gibi absürt çamurları attılar.
O da bayağı ve komik bulununca kapan kurdular ve yanına gazeteci kılıklı birini gönderdiler.
Amaçları Kemal Bey’i AKP’li birine komplo kuran bir görüntüye sokmaktı ama o da tutmadı!
Hiç kuşkunuz olmasın seçime 90 gün var ve göreceksiniz buna benzer daha çok pusu kurulacak!Sorarım size muhalefete bunların yapıldığı bir ülkede gerçek bir demokrasiden söz edilebilir mi?
CHP’liler AKP’ye yukarıdaki isimleri hatırlatıp Kemal Kılıçdaroğlu’nu sana kurban ettirmeyeceğiz demeli!

Nasıl mı? Sokağa çıkıp demokratik bir metotla feveran ederek!

Sabahattin ÖNKİBAR


Hikâyeyi, bahaneyi, bildiriyi geçiniz! AKP, askeri yere sermiştir.
Tamam bunu CIA ve Pentagon’un sınırsız desteğiyle yapmıştır ama sonuç budur!
Bunu söylemekten ızdırap duyuyorum, lakin her şey
ortada!
Sakın bu ifademi hiç kimse Süheyl Batum örneği misali TSK’ya darbe yapmadığı için kızıyor diye tercüme etmesin!
Hep söyledim bir kere daha söyliyeyim.
Allah korusun asker yarın darbe yapsa denge olsun diye ilk içeri atılacaklardan biri yine bizim gibiler olur.
12 Eylül’de böyle olmadı mı?
Dolayısı ile en kötü sivil iktidarı bile en iyi askeri yönetime tercih ederiz.
Asker yenilmiştirden kastımız şudur:
Türk Silahlı Kuvvetlerinin diğer ülke ordularından bir farkı var.
Birincisi binlerce yıldır biz Türkler için ordu eşittir devlet demektir.
İkinci husus 1923’de batan bir imparatorluktan bir millet yaratan kurum ya da irade asker veya TSK’dır.
Türk Silahlı Kuvvetleri Anadolu’da hür ve birlikte yaşamanın ifadesi ve teminatıdır.
Bu ülkede yaşayan herkesin bilinç altında “İyi ki ordumuz var” bakışı ve dudaklarında “Allah askerimize zeval vermesin” duası var.
Asker ya da ordu bizde; inancımızın, iffetimizin ve hatta geleceğimizin teminatıdır.
Öyle olduğu içindir ki bizde TSK’ya Peygamber Ocağı
deniliyor.
Peki bu asker AKP’ye nasıl mı yenilmiştir?
Kendine rezilce komplolar kurulurken susarak!
Mensuplarına alçakça tezgâhlar işletilirken idare-i maslahat yaparak!
Bizatihi kurumsal kimliği açıktan hedef alınırken görmezden-duymazdan gelerek!
Mahremine, yani Kozmik Odasına fütursuzca girilirken hiçbir şey olmamış gibi davranarak!
Ne mi yapabilirdi?
Karşı psikolojik operasyonlar düzenlenebilirdi!
Hadi onu beceremediler,TSK’ya saldıranlar ve amaçları tek tek ortaya konup milletle paylaşılabilirdi.
Bunların hiç birini yapmadıkları gibi AKP’ye mağduriyet bahşettiler!
Bir ordu düşününüz ki yüzlerce mensubu hâlâ darbe yapmakla yargılanır iken amir konumunda olan ve dönemlerinde bu iddialar için yasal gerekleri yerine getirmeyen Birinci (Hilmi Özkök), ikinci (Aytaç Yalman) ve üçüncü (İker Başbuğ) derecede sorumluluk sahibi isimler bu ithamlardan muaf tutulup ayrıcalıklı konumdadır...Yahu TSK’da ve diğer dünya ordularında esas olan emir-komuta değil midir? Öyle ise emretme mevkiine oturanlar niçin sorumlu tutulmazlar?
Sadece bu tablo bile AKP’nin TSK’da işbirlikçiler bulduğunu gösteriyor!
Hiç kimse beni Çevik Bir’in, Hilmi Özkök’ün ve Yaşar Büyükanıt’ın yaptıklarını bir projeye hizmetin dışında olduğuna ikna edemez.
Lafı dolandırmıyorum, son
8 yıldır TSK’yı yönetenler cihan ordumuzu Mustafa Kemal’den rövanş almak isteyen AKP’ye ve onun ardındaki irade olan Paxamericana’ya peşkeş çekmişlerdir. Hiç kuşkunuz olmasın tarih bu rezilliği kaydedecektir.
ÇİFTE STANDART
Şivan’la Arınç değil de Kılıçdaroğlu görüşse bunlar olurdu?

1) Kürtçü ses sanatçısı Şivan Perver’i Almanya’da kaldığı otele davet eden Bülent Arınç değil de kazara CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu olsaydı bütün yandaş medya Kemal Bey’i manşete oturtur ve “gizli gündem” başlıklarını atardı.
2) Evet Şirvan ile Kılıçdaroğlu buluşsaydı, “PKK’ya affı görüştüler” gibi yakıştırmalar yapılırdı.
3) Dahası, Kılıçdaroğlu’nun Şivan Perver aracılığı ile Abdullah Öcalan’a selam gönderdiği bile manşetlere taşınırdı.
4) Oysa aynı görüşmeyi Arınç yapınca olan sadece Kürt mes’elesine çözüm arayışı ve AKP’nin özgürlüklere nasıl sevecen baktığıdır....
5) Bu ülkede Bülent Arınç gibilerden olmak ne büyük bahtiyarlıktır.
UYDURMALAR...

Can Dündar, Tayyip Bey’e yalancı mı dedi!

Tayyip Erdoğan ziyaretine gelen Cumartesi Annelerine “1979’da ben de işkence gördüm” diyerek gözaltı sürecinde güya gördüğü muameleyi
aktardı.
Derken Can Dündür belgeselci olduğunu kanıtlayarak Başbakan’ın iddia ettiği gibi işkence görmediğini yazılan kitaplarla ortaya koydu.
Hayır kitapları yazan Tayyip Bey’in muhalifleri değil; biri eski basın danışmanı olan ve mebus yaptırdığı Hüseyin Besli, diğeri de kankası Star yazarı Mehmet Metiner’dir...
Evet bu kitaplarda değil işkence yapılması, bahsedilen olayda Erdoğan’ın görevli komutanla şakalaştığı bile yazılıyor. Dahası güya işkence gören gençler o süreçte müsabaka yaparcasına eğlenmek için güreş bile tutmuşlar, yani ona bile izin verilmiş.
Tayyip Bey’in çok çok yakınlarının yazdığı kitaplara göre Erdoğan hiç olmayan şeyi yani işkenceyi var ve olmuş gibi anlatıyor.
Sorarım size bir Başbakan’ın yapılmayan bir işkenceyi acındırmak ve siyaseten istismar için durduk yerde uydurmasını nasıl izah etmeliyiz!
Böyle bir şeye tevessül eden bir kişilik siyasi amaçları için
neler yapmaz!
GELİŞMENİN BÖYLESİ!..

Kaç para Tarhan Erdem, kaç para!
Adam aslında ODA TV’nin tespitine göre inşaat
mühendisi.
Milliyet’te tamirat, sıva ve badana işlerinden sorumlu imiş! Sonra dönemin etkili ismi ağabeyi Kaya Erdem’in ittirmesi ile 1987’de tanıtım ajansı Konda’yı kurmuş.
Derken 1999’de tesadüfen Altan Öymen’in CHP’ye Genel Başkan olduğu süreçte yani geçiş döneminde Genel Sekreter olmuş.
Aaa o da ne?..
O gün bugün kimseleri beğenmiyor.
Ecevit’ten Baykal’a herkese hücum etti.
Sadece onlar değil, şimdi Kılıçdaroğlu’nu dövüyor.
Sanırsınız ki siyasette allame ya da bulunmaz hind kumaşı!
Derken dün önemli bir isimden aldığım telefonda şu iddia yansıdı ahızeye:
- “Tarhan Bey Kılıçdaroğlu’ndan CHP’nin tanıtım işini şirketi KONDA için istedi, alamayınca şimdi hücum ediyor.”
Bana söylenen kesin doğru mu bilmiyorum -ki Tarhan Bey hayır derse sütunumda yayınlayacağım- ama doğru ise yazıklar olsun dememiz
gerekmiyor mu?

Sabahattin ÖNKİBAR sonkibar@gmail.com

Kaç gündür, ‘geldi, geliyor!’ denilen WikiLeaks belgeleri sonunda ortalığa saçıldı.
Öncesinde dikkatimiz; ABD ile Türkiye ilişkisini gerebilecek olan ‘Amerika, PKK’ya yardım yaptı!’ iddiasına yönelmişti.
Belgeler yayımlanınca gördük ki olay, öyle masum bir iş değil.

Bu belgelerin sunulması ve belgelerin içeriği bir şeyi gösteriyor: Birleşik Amerika, dünyaya, özellikle de Ortadoğu’ya düzen verme hareketinin bir parçası olarak WikiLeaks internet aracını kullandı.
Yani; ABD ile WikiLeaks el ele vererek İsrail’i de kayıracak biçimde bir belge sızdırması yaptılar.
Batıda demokrasi varmış da Birleşik Amerika bu yüzden kıytırık bir internet sitesine güç yetiremiyormuş da, İngiltere WikiLeaks’ı koruyormuş da…
Ve ABD tarafı çok tedirginmiş de…
Bütün bunlar; sızdırılan belgelerin etkisini güçlendirmek için düzenlenmiş oyundur. Hele hele işine gelmediğini inkar etmekte usta olan Amerikan tarafının bu belgelerin gerçek olduğunu kabul etmesi, işin etkisini daha da artırmaya yöneliktir.

HEDEFTE AKP VAR GİBİWikiLeaks’in yayımladığı belgelerin sayısal olarak ABD dışında en fazla Türkiye ile ilgili olması da dikkat çekici. Demek ki karşımızdaki ittfak; yani WikiLeaks-Pentagon-İsrail; bu belge operasyonu ile Türkiye’ye bir çekidüzen vermeyi düşünmüş. Erken hedef veya ilk hedef bu gözüküyor.
Türkiye’ye yönelik belgelerin niteliği ortada: AKP hükümetini etkileyerek, kıstırırarak yönlendirmek…
Dikkat çeken iki husus bulunuyor: Birincisi; Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini kıracak biçimde bölgede ve hükümet içinde bunalım çıkartmak. İkincisi de hükümetin İsrail politikasını değiştirmesi için baskı yapmak.
Hedefteki isimler Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi gözükse de hükümeti oluşturan ayakların birbirlerine düşürülme gayreti açıkça hissediliyor.
Yani; WikiLeaks-Amerika-İsrail işbirliği ile AKP içinde bir bunalım yaratılması ve sonrasında da hükümetin yularının ABD tarafından ele alınması amaçlanmış gibi bir izlenim veriyor belgelerde söylenenler.
Burada iken hükümeti öven ve destek olan Amerikan elçilerinin daha sonra AKP aleyhinde görüş belirtmesi ve bunu da WikiLeaks’ın yayımlaması; başka türlü anlaşılamaz.
Askeri kışkırtmaya yönelik öğeler; Ergenekon soruşturmasında hükümetin karşısında imiş gibi alınan tavır da tamamen hükümeti kıstırma amaçlı bilgi sızdırmaktan ibarettir.

BAŞBAKAN’A İŞARETBelgelerde; Amerikan Elçisi Edelman, ‘İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgilere göre Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var. Bu servetin düğünden gelen hediyelerle ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığı, yüzeysel bir açıklamadır’ diyor.
Ve belgeler bu atış ile de Başbakan Erdoğan’ı tam 12′den vurmuş gibi oluyor.
Çünkü; öbür iddialar siyasal niteliklidir. İç kamuoyunu ve askeri etkilemeye yönelik o görüşlerin pek etkisi olamaz. Lakin Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı gizli hesabının olduğunu söylemek ve bunu yaymak; öldürücü darbedir.
WikiLeaks saldırısının bu boyutu; Başbakan Erdoğan’a verilmiş bir işarettir.
Yani; ‘Böyle devam edersen; seninle ilgili başka şeyler de söyleyeceğiz’ deniliyor.
Peki; Başbakan Erdoğan; ikide bir ABD’ye giderek; kendi yetmediği zaman adamlarını göndererek ABD politikası ile uyuşumlu olduğunu göstermiyor mu?
Öyleyse bu tehdidin anlamı nedir?
İşte tam burada İsrail olgusu devreye giriyor…
Başbakan’ın İsrail karşıtı tutumunun artık rahatsızlık vermeye başladığı görülmüştür ki, işaret verilmiştir…
Bu İsviçre bankalarında gizli hesap işi; ileride tartışılmaya açılır ise; o zaman Başbakan Erdoğan çok zorlanacaktır. Bu yüzden sanıyorum ki bizim başbakan artık İsrail’e de van minut çekemeyecektir.
Tabii Başbakan’ı zayıflatmak için servis edilen bilgiler bununla da sınırlı değil. Eski ABD Elçisi Edelman’ın aktardığı şu cümleye bakınız: ‘Emine Erdoğan’ın da söylediği gibi Tayyip Bey Allah’a inanıyor ama ona güvenmiyor.’
Bu iddianın içeriğine inanmak mümkün değil. Hele hele; Tayyip Bey’in Allah’a güvenmediğini onun eşinin söyleyeceğine inanmak tam bir safdilliktir. Buna karşın; bu iddia, belge olarak piyasaya verilmiş ise; sebebi Türkiye’de iç siyasete ve Ortadoğu’daki etkinliğimize bir sınırlama getirmek olmalıdır.
Bu Amerika yaman bir devlettir. Zaafını bile zafere çevirmekteki ustalığına da şapka çıkartıyorum.

Rıza Zelyut 30 Kasım 2010 Güneş Gazetesi


Zeki Müren, Süleyman Demirel ve DP
Memleket meseleleri ile ilgili bir yazı yazarken facebook’ta sohbet kısmında bir yeşil ışık yandı. Demokrat Parti adlı arkadaşımız. Bize anket yaptığını söyledi.
"21:41 Demokrat
anket yapıyorum da
sizce tansu mu gelsin başa
yoksa ilhan kesici mi?"
diye sordu? :)
Güler misin ağlar mısın?
Ben de kendisine Zeki Müren'i tanır mısınız? dedim.
Nerede vefat ettiğini hatırlıyor musunuz?
Sonra kendisini yormamak için sahnede yani olması gereken yerde vefat ettiğini söyledim.
Bugün gelinen noktada Sn. Cindoruk koltuğu devredecek bir başkan ararken birden bire vazgeçmiş, emanetçilikten çark ederek kaptanlığa devam kararı almıştır.
Öncelikle DP adına hayırlı olsun.
Gel gör ki bu manevrayı beklemeyen Tansu Çiller Hn. Yeniköy'den teklif gelirse memleket hizmetlerine devam ederiz modunda beklerken, hazırlıksız yakalanmıştır.
DP önce Mesutçularla Tansucuların kapışmasına seyirci olmuştur ve büyük kan ve zaman kaybetmiştir!
Bu arada Demokratlık çizgisine gönül bağı olanlar ise dışlanmamak adına maalesef "Tansu'yu Yüceltelim" sayfalarına, "Mesut'u Koruma ve Güzelleştirme Derneklerine" düzeltiyorum :) sayfalarına üye olmuşlardır.
Acıdır ama gerçektir.
En acısı Koskoca DP ve Çizgisi Bacı'dan tekrar medet umar haldedir.
Tekrar dönelim Zeki Müren'e.
Sahnede vefat etmiştir.
40 yıldır memleketi yöneten benim diyen (günahıyla, sevabıyla) Süleyman Demirel şu an nerededir?
Güniz Sokak'ta!
Allah gecinden versin, uzun ve sağlıklı ömür versin ama mâlumunuz üzere dinimizde de buyurulduğu üzere,
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Hâl böyle iken Sn. Demirel'in de Güniz Sokak'ta vefat etme lüksü yoktur. Zeki Müren gibi sahnede hayata veda etmelidir.
Neresidir sahne? Anadolu'dur! Bölmeye çalıştıkları, Kürtçülerin ve Kürtçü aşıklarının üzerinde zafer çığlıkları attıkları benim toprağım.
Sağlık sıkıntılarınızı biliyoruz Sn. Demirel.
Tüm olumsuz sağlık koşullarınıza rağmen fötr şapkanızı alarak, eski arkadaşınız ve rakibiniz Bülent Ecevit kararlılığıyla,
Anadolu yollarına çıkmalısınız!
Yollar yürümekle aşınmaz benim değil sizin lafınız.
Memlekete son hizmetinizi yapın!
Geçin DP'nin başına AKP ve PKK ikilisini bitirmek için bir NEFER'de siz olun!
Bırakın hacıyı, bacıyı, Allah hepsinin yolunu açık etsin.
Saygılarımla
Sabih Samur 21 Ağustos 2010 c.tesi


Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin "Başbakan Erdoğan'ın son hezeyanları" hakkında yaptığı yazılı basın açıklaması.21 Temmuz 2010

Başbakan Erdoğan’ın 20 Temmuz 2010 günü AKP Meclis Grup toplantısında yaptığı konuşma siyasi tarihimize kara bir ilkesizlik, riyakârlık, siyasi sahtekârlık ve münafıklık örneği olarak geçecektir.
Türk milleti yalan gözyaşları döken Başbakan’ın siyasi tükenişinin hazin tablosunu ibretle izlemiştir.
Türkiye’yi etnik temelde bölmeyi amaçlayan “PKK açılımı”nın ve AKP’nin sekiz yıllık yıkım dönemindeki yolsuzluk ve hırsızlıklarının hesabının yargı önünde görüleceği siyasi mahşer günü çok yakındır.
Siyasi ihtiras ve korkuların ruhunda yarattığı kasırgaların etkisi altındaki Başbakan’ın marazi ruh halinin nedeni budur.
Bu hezeyanlar Başbakan’ın son çırpınışlarıdır.
Başbakan’ın Anayasa değişikliği konusundaki gizli amacı ve niyeti “etnik bölücülüğün önünü açmak ve yolsuzlukların hesabını vermekten kaçmak”tır.
Bu nedenle bütün ümidini Türk milletini son bir kez aldatarak referandumda evet çıkmasını sağlamaya ve kendisini koruma altına alacağını hesapladığı yandaş yargı düzenlemesini yaparak hazin akıbetten kurtulmaya bağlamıştır.
Bunun için hiçbir ahlaki ve vicdani ölçü tanımadan bütün yalan ve riya malzemesini bu son çırpınışında cepheye sürmüştür.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökmesi bu tiyatronun yeni bir sahnesidir.
Grup konuşmasında “trajik bir siyasi tarihi önünüze getireceğim, bu dram olacak” diyen Başbakan aslında kendi dramını sahneye koymuştur.
12 Eylül 1980 askeri darbesinde darağaçlarında ve işkencelerde hayatlarını kaybedenlerin hatıralarına sığınan Başbakan’ın hem ülkücü hem de devrimci özelliklerini bugüne kadar içinde gizlediği bu vesileyle anlaşılmıştır.
Ancak, bunu otuz yıl nasıl sakladığı, bu bastırılmış duyguların ruhunda nasıl bir tahribata yol açtığını tam olarak anlaşılamamıştır.
Psikiyatrinin alanına giren bu ilginç durumun konunun uzmanlarınca incelenmesi yararlı olabilecektir.
Ülkücü şehidimiz Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektubunu bazı pasajları atlayarak kürsüde okuyan Başbakan’ın senaryo gereği sahte gözyaşı dökmesi riyakârlığın ve ilkesizliğin zirvesi, son noktası olmuştur.
Başbakan bu konuda da kendisini aşmış, bilinen riya ve takiye özelliklerinin ötesine geçerek bir siyasi sahtekârlık tiyatrosunun aktörü olarak Türk milletinin karşısına çıkmıştır.
Başbakan’a okurken kürsüde ağladığı ülkücü şehidimizin son veda mektubunda atladığı şu satırları hatırlatmak istiyorum.
“Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın.”
Başbakan’ın aynı gün Hakkâri Çukurca ve Van’da PKK terör saldırıları sonrası toprağa düşen yedi şehidimiz karşısında bu kadar duygulanmaması, gerçek niyetlerin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Buradan ağlayan Başbakan’a seslenmek istiyorum:
Dün Meclis’te Ülkücü şehitler için döktüğünüz sahte gözyaşlarının bir damlası ile aynı gün ocaklarına ateş düşen yedi şehidimizin muhterem annelerinin döktüğü gözyaşlarının bir damlasının vicdan laboratuarında samimiyet testinden geçirilmesi sonucu ortaya çıkacak ahlak ve dürüstlük raporu karşısında yüzünüz kızaracak mıdır?
Türk milleti Başbakan’ın Anayasa değişikliğini pazarlamak için utanmadan sergilediği bu siyaset kalpazanlığının, bu milli irade dolandırıcılığının gerçek nedenlerini ve arkasındaki çirkin yüzü elbette görecek ve hükmünü verecektir.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökerek siyasi münafıklığın şahikasına çıkan Başbakan’ın ve kahraman Özel Harekât mensuplarını milliyetçi oldukları için bıyıklarından hareketle aşağılamaya yeltenen yardımcısının başını çektiği “AKP Yalan Kumpanyası”nı bekleyen akıbet 12 Eylül 2010 günü milli irade duvarına çarpmaktır.
Türk milliyetçileri ve ülkücü camia, şerefli hatıralarını ebediyete kadar yüreklerinde yaşatacağı aziz şehitlerimizin ruhları ile birlikte 12 Eylül 2010 günü Başbakan’ı referandum sandığı başında bekliyor olacaktır.

Kaynak : http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=2850&cat=50



17 Temmuz 2010
Sabih Samur
Haftalarca tüm iletişim araçlarıyla bu buluşma şişirildi, şişirildi, sanırsınız ikisi bir araya geldiği an tüm sorunlar çözülecek.Başbakan “Biz gidelim o halde” dedi ve aldı birkaç korumasını (yaklaşık 20 kişiden oluşan) düştü yola.
Malum yollar tehlikeli ve uzun.Meclisin Okmeydanı bölgesi yolunu tercih etmedi ve Gazi Mahallesi koridorundan gelerek; yolda pusu ve mayına karşı gerekli tedbirleri öncü ve artçı korumalarla(ne de olsa meclis koridoru burası, her şey olabilir) zorlu intikâli başarıyla tamamlayarak, Mavi Birliklerin olduğu tepeye ulaştı.
Kılıçdaroğlu ile Recep Bey nihayet bir araya gelmişti.
İntikâlin başarı ile tamamlanması üzerine Kılıçdaroğlu kıta yükü erzağında bulunan sıcak çorbadan servis yapmak istedi fakat Recep Bey deplâsmanda olduğunu hatırlattı.
İntikâli birlikte geçirdiği kadrosunda yer alan uzman ve profesyonel çaycısından –kişiye özel- kodlu çayını istedi.
Güzel geçen görüşme sonrası kapı çıkışında Kılıçdaroğlu Recep Bey’den her nedense Sn. Başbakan diye bahsetmeyi uygun gördü.
Çok faydalı bir görüşme olduğunu ve bazı devlet sırrı niteliğindeki bilgileri Sn. Başbakanın kendisi ile paylaştığını söyledi.
Bu bilgileri kamuoyuyla paylaşmasının mümkün olamayacağını ve ikisinin arasında sır olarak kalacağını iletti.
Bu faydalı görüşmenin ardından odasına çekilen ve yalnız kalmak isteyen Kılıçdaroğlu hâlâ Recep Bey’in, çaycısının göğsünden çıkartarak masaya bıraktırdığı Pembe dosyada kendisine ait çok özel bilgilere nasıl ulaşılabildiğini yarı kızgınlık yarı hayranlıkla düşünüyordu.
Artık bu çok özel bilginin onun tarafından biliniyor olması hırçın muhalefetini engelleyecekti.
O da susturulanlar arasına katılmıştı.Recep Bey’e seve seve Sn. Başbakanım demek zorundaydı.
Sonra dosyada yazan o çok özel bilginin yaşandığı günlere dalıp gitti.
7 yaşında ve Malatya’daydı. Arkadaşları ile beraber sıcak ve bunaltıcı bir yaz günü komşularının kayısı bahçesinden birer avuç kayısı aşırmışlar, bir güzel yemişler ve çekirdeklerini yine komşularının bahçesine dikmişlerdi.
Fakat geçimsiz ve hoşgörüsüz olan Melahat teyze onları yakalamış ve kulaklarını çekmişti.
İşte şu an 90 yaşında olan bu yaşlı teyzeyi bulmuşlar konuşturmuşlar ve bu konuşmayı ıslak imza ile kayıt altına almışlar…
Bir avuç kayısı başıma neler açtı diye düşünürken içi geçti, uyuyakaldı…


TUNCAY ÖZKAN
Bugün Tayyip Erdoğan İçin Ne Yaptınız?
"Hükümdar" Tayyip Erdoğan'ı dinledim gözlerim kapalı.
Silivri'de sıcak,rutubet, zindan bir de Recep Tayyip Erdoğan...
Ulu hükümdara gözü açıkkatlanamadım. Diyor ki;"Ben her şeyi yapıyorum, siz de ey muhalefet ne düşünüyorsanız getirin bana söyleyin, ne öyle televizyonda orada burada boş boş konuşuyorsunuz. Konuşturuyorsunuz...
"Gerçi Erdoğan'ın ardından ne demek istediğini anlatmak için onlarca"Erdoğan'ı anlama kılavuzu" devreye girip; "Aslında", "Kastı", "Demek istedi ki" gibi başlangıçlarla her şeyi bilen hükümdarı bize anlatıyorlar.
Yoksa anlamak mümkün değil.
Muhalifi olduğum için Recep Tayyip Erdoğan tarafından zindanda, Silivri esir kampında tutulan biri olarak, bundan sonra iktidarın başına katkımı her sabah sorgulayacağım.
Silivri'de onun zulmüyle yattığımı unutup, ayna karşısına geçip soracağım kendime:"Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım?
Terör sorununu çözmesi içinproje ürettim mi?
Ekonomik bataklıktan hükümdarı çıkarmak için ne yapacağız?
İşsizlik için önerim ne?
Finansman açığını nasıl kapatacak?
Et, süt, tahıl,ziraat, çiftçi, işçi, memur, açlık, yokluk, yoksulluk sorunları nasıl çözülecek? Yolsuzluk ve çürümüşlükten nasıl sıyıracaklar?
Dış politika bataklığından ne yapıp çıkacaklar?
Dokunulmazlıkları ömür boyu nasıl devam edebilir?
Bu ve benzeri konularda Tayyip Erdoğan'ı kurtarmak için ne yaptım?
"Hazret öyle istiyor. Bütün muhalifleri; onun, partisinin, iktidarının danışma kolları gibi olacağız. Bu rejimin adı da demokrasi olacak!
Tayyip Erdoğan, 12 Eylül referandumunda "Evet" diyeceksiniz, böylece daha özgür ve demokrat olacaksınız, diyor.
Yani topluca her sabah ayna karşısında kendimize "Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım" diye sorma, projelerinizi kendisine sunma özgürlüğü ve demokrasisi içinde yaşayacaksınız.
Ama "Hayır" derseniz, muhalefet ederseniz Ergenekon'a dâhil olursunuz.
Cehennemlik olursunuz.
Yarışma meşhur. Eskiden iki kelime ile yapılıyordu: "Evet" ve "Hayır".
12 Eylül'de sandık ortaya konunca; hükümdar oyundan "Hayır" kelimesini çıkarmak istiyor. Soruyor:-AKP iktidarının ve böylece istikrarın korunmasına büyük Türkiye'nin yaratılmasına 12 Eylül'de ne diyeceksiniz?AKP'li yüksek zevat bağırıyor: "EVET"-Daha özgür, demokrat, millet iradesinin emrindeki hukuk yapılanmasına 12Eylül'de ne diyeceksiniz? "EVET"-12 Eylül'de "Evet" demezseniz bunca yaptığımız yüzünüze, gözünüze dursun.
"EVET"Türkiye'nin dinamosu muhalefeti olmuştur. Bugün bir yere geldiysek Cumhuriyet'in muhalefet etme, "Hayır" deme, karşı çıkma hakkı sayesinde geldik.
Şimdi hayır demeyi yok eden, iktidara hep evet diyen, danışman muhalefeti yaratmaya çalışanları alkışlayacağız. Onlara "Evet" diyeceğiz.
İktidarın başının istediği herkesin salla baş olması.
Topluca "Evet"diyeceğiz. Baş efendi rahatlayacak.
Toplumun aklı, vicdanı, sorumluluğu,bilgeliği; cehaletin iktidarına ve cüretine teslim edilecek ve Türkiye, Anadolu buna "Evet" diyecek! Öyle mi?
Türkiye 12 Eylül 1980'de itildiği karanlığa da, bugün sürüklendiği bataklığa da var gücüyle en büyük çığlığıyla "Hayır" diyecektir.
Herkes, "Bugün Türkiye için ne yaptım?" diye soracak, kapı kapı dolaşacak, AKP'ye oy veren değerli yurttaşımıza gidecek, felaketi anlatacak, onlarla kucaklaşıp 12 Eylül'de "Hayır" diyerek 13 Eylül'de, Hayırlı günlerin gelmesine, başlamasına neden olacaktır.
Bugün birlik, güven ve dayanışma içinde cehaletin karanlığının yenilmesi için çalışma günüdür. Türkiye Aşkı ile vicdan sahibi yurttaşlar el ele, gönül gönüle 12 Eylül'de Hayırlı günleri getirecektir.
13 Eylül günü Hayırlı günlerin aydınlığı, Türkiye'nin üzerinde bir sevda güneşi gibi parlayacaktır.
Tuncay Özkan
Yeni Parti Genel Başkanı


-Bu bir Sabih Samur rüyasıdır.-


Game Over ( Oyun bitti)
Başbakan akşam yemeğini yemiş evindeki diz üstü bilgisayarında günün stresini atmak için oyun oynuyordur. Ekrana "game over" yazısı gelince bir anda alnında terler birikir. Abdullah Gül'ü çok acil konutuna davet eder ve sabaha kadar çalışırlar.Ertesi gün güneş doğarken yeni kabine listesi hazırlanmıştır.Ama böyle bir liste Türkiye'de ilk defa gerçekleşmektedir.Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı : Devlet Bahçeli Dış İşleri Bakanı : Deniz Baykal AB ile Koordinasyon : Kürşad Tüzmen, İç İşleri Bakanı : Mehmet Ağar Turizm Bakanı : Erkan Mumcu Savunma Bakanı : Hikmet Çetin Cumhurbaşkanına verilen liste tam bir şok etkisi yaratmış ama ilk defa Tayip Erdoğan ile mutabık kalmıştır.Tüm kadro 2007 seçimlerine kadar ülkeyi yönetmeye namusu ve şerefi üzerine söz verirler. Bu sırada Büyükanıt K.Irak'ta cepheden güzel haberler göndermektedir.Talabani'yi Irak Bayrağı'nı indirdiği bayrak direğine oturtmuştur. Kürt kökenli vatandaşlarımız kimlerin arkasından yürüdüklerini görmüşler ve yanlışlıktan dönme yolları aramaktadır. Osman Baydemir İsveç ve Belçika'ya iltica talebinde bulunmuştur.Hükümet onaylanmış memlekette inanılmaz bir birlik ve beraberlik rüzgarı esmektedir.Türkiye'de ki üretimlerini Mısır'a ve Çin'e kaydıran Tekstil Holdingleri yaptıkları hataların farkına varmış herkes doğduğu vilayete fabrikasını taşıma seferberliğindedir.Mehmet Ağar İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere hemen hemen tüm illerde kap kaç, hırsızlık, çete ve mafya özentilerinin kökünü kazımıştır. Turizm bakanı Erkan Mumcu 2007, 2008 ve 2009'a kadar ki tüm yatak kapasitemizi Kış Turizmi dahil doldurmuştur.Amerika Deniz Baykal'a Başbakana iletilmek üzere resmi özür mektubunu vermiştir. Aselsan'da F16'nın tüm elektronik aksamının üretildiği bölümün hemen yanına yeni üretilecek olan F 35'lerin elektronik kontrol ünitelerinin yer aldığı yeni tesis Hikmet Çetin ve Hava Kuvvetleri Komutanıyla beraber Türk Yıldızları'nın gösteri uçuşu eşliğinde açılmıştır.Yeni açılan teknoparklar ve Nokia ile Motorola'nın fabrikalarını Zonguldak, Sinop ve Mardin'e taşımaları ile birlikte İstanbul ve diğer büyük şehirlere göç bıçak gibi kesilmiş tersine göç başlamıştır.Almanya ve Fransa'dan gelen Avrupalı kaçak işçiler sorun olmaya başlamıştır.Türkiye'deki yıllık otomobil satışı 100.000 adedi geçen Mercedes Almanya'daki tesisi Afyon'a taşıma kararı almıştır.Avrupa'nın jet sosyetesi Alanya'yı keşfetmiş özel uçağına atlayan soluğu Gazipaşa Havaalanında almakta, Alanya Belediyesi'nin organize ettiği limuzinlerle merkeze kadar gelmektedirler. Apart otellerin yerini alan yöresel özellikler taşıyan, muz bahçelerinin içindeki butik oteller anlata anlata bitirilememektedir.Esnafın yüzünde güller açmaktadır.Eşimin omzumu silkelemesi ile uyandım. "hayatım işe geç kalacaksın" diyordu.Hala rüyanın etkisindeyim. Belki bir gün.....
Bu yazı 2388 kere okunmuştur.
Yeni Alanya Gazetesi arşivi 19.09.2006


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

Abdurrahman Yalçınkaya:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecek kuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir" dedi.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Baki Çoban'ın yaş haddinden emekliye ayrılması nedeniyle Başsavcılıkta düzenlenen törende konuşan Yalçınkaya, anayasa değişikliğinin Cumhuriyetin ve demokrasinin geleceği yönüyle neler getireceğinin ve neler götüreceğinin dikkatlice ve hassas bir şekilde toplumsal uzlaşmayla değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Hakim ve savcıların topluma kapanık olduğunun iddia edildiğini belirten Yalçınkaya, hakim ve savcıların bu iddianın aksine topluma en çok yakınlığı olan kişilerolduğunu, toplumun tüm değerlerini bildiklerini ve bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Anayasa değişikliği paketinde yer alan Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na, Yargıtay ve Danıştay'dan aday belirlemek için yapılacak üye seçimlerinde her üyenin sadece bir adaya oy verebilmesi kuralının getirilmesinin, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye aykırı olduğunu belirten Başsavcı Yalçınkaya, "Yargıtay ve Danıştay Büyük Genel Kurulu'nun iradelerinin sayısal çoğunluğa yansımasını engelleyicidir. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini kolaylaştıran, bu kurumların siyasallaşmasını sağlayan bir düzenleme olacaktır. Adayların, demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi, niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Bu düzenlemeyle birlikte siyasi iradenin temsilcisi olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının Kurulda bırakılması yargının hükümetlerin bir aracı durumuna getirilmesi imkanını doğuran, demokrasiyi, demokratik yaşamı sonuçta demokratik toplum düzenini bozacak niteliktedir" diye konuştu.

Tarafsız bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konunun yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi müdahalenin olmamasını sağlayacak kurallar getirilmesi olduğunu kaydeden Yalçınkaya, "Bu sistemi bu standardı getirecek iktidarlar ve bağlı bulunduğu siyasi partiler halkımız nezdinde en yüksek düzeyde takdir edileceklerdir" dedi.

Bağımsız olmadan tarafsız olmanın mümkün olmayacağını ifade eden Yalçınkaya, "Bağımsız yargı, demokrasinin ve milletimizin en önemli güvencelerinden biridir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin Hakim ve Cumhuriyet Savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecekkuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir. Bu da yapılacak seçim usullerinin her türlü şüpheden uzak tutulmasını sağlayacak şekilde kurallara bağlanması, en çok oy alanların doğrudan atanmış sayılması siyasete karışmış olanların atamalarda etkinliklerinin olmaması ve seçimle gelmeyen kişilerin Kurullarda bulunmamasına bağlıdır" diye konuştu.


"AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN BELİRLEDİĞİ AVRUPA STANDARTLARINI ESAS ALMAMIZ GEREKLİDİR"


Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna atıfta bulunan Yalçınkaya, şunları kaydetti:"Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyeleri arasındadır ve Avrupa Birliği müktesebatını kabul etmiştir. Buna rağmen Venedik Komisyonu'ndan bir görüş alınmadan Anayasa Değişikliğine gidilmiştir. Milletimiz için Avrupa Birliği ile bütünleşmemiz, Avrupa demokrasisine, toplum düzenine yaklaşmamız büyük önem arz etmektedir. Bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belirlediği Avrupa standartlarını esas almamız gereklidir.

Bu standartların bir kısmı şunlardır:

Din, vicdan ve inanç hürriyeti demokratiktoplumun ayrılmaz parçasıdır.

Devlet, bütün dini inançlara anlayış ve saygı göstermelidir.

Laiklik Anayasal bir ilkedir. Anayasa Mahkemesi'nce bu ilke korunmalıdır.

Demokratik bir toplum, çoğulculuk ve katılımcılığın desteklenmesiyle oluşur.

Devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde belirtilen adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, yasama hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkını, cezaların yasallığı, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü sağlamalı ve bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir.

Evrensel değerler; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Bunlarla birlikte Avrupa Konseyi'nin temel değerleri de dikkate alındığında ve Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden önce çağdaş yasaları kabul ettiği de kadınlara, seçme ve seçilme haklarının tanınması gibi gözetildiğinde ileri demokrasinin kurallarına uygun olarak mahkemelerin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsızlığının daha da ileriye götürülmesi gerektiği görülmektedir.

"Yalçınkaya, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin sağlanması için Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan çıkarılması, kurulun ayrı bir binasının, sekreteryasının, araç gereç yardımcı personelinin bulunması, Adalet Müfettişlerinin Kurula bağlanması, Hakim ve Savcılar hakkında yapılacak soruşturmalar için Kurul'dan izin alma usulünün getirilmesi, göreve alınacak Hakim ve Savcı adaylarının kurulca belirlenerek atanması, adalet akademisinin özerk bir yapıya kavuşturulmasıdemokratik sisteme uygun ve yerinde olacağını söyledi.

Yürütme organına bağlı olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının, adli sistemin yargısal kararlar dışında en iyi şekilde yerine getirilmesinin, mahkemelerin iş sayısına göre Yüksek Kurulca atanacak hakim sayısına göre bina araç ve gereçlerin temini, adil yargılanma hakkının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirleri alması ile görevlendirilmesi gerektiğini ifade eden Yalçınkaya, "Avrupa ülkelerinin bırakmak istediği, demokratik kurallara uymadığını tespit ettiği, yıpranmış, tartışılan hukuki sistemlerini Türkiye'de uygulamak için kurallar düzenlenmesi, milletimizi hak etmediği bir sistemde yasamaya zorlamak niteliğindedir.

Siyasi etkiden uzak yargıç ve savcıların bulunduğu mahkemeler olmadıkça, milletimizin haklara, özgürlüklere ulaşması mümkün değildir. Yüce milletimiz, haklardan önce bu haklarını koruyacak, geliştirecek, siyasi güçlerin etkisinden uzak, tarafsız hakim ve savcıların oluşturduğu bir yargı sistemini daha üstün tutacaktır" dedi.

Yalçın, hakim ve savcıların her yasanın çıkarılmasına müdahale etme durumunda olmadığını, ancak hakim ve savcıların kendi hakları ve yetkileriyle ilgili düzenlemelerde görüşlerini belirttiklerini ve siyasi tartışmalara girmediklerini söyledi.


"BİR DAVA AÇILMASININ SAVCININ İKİ DUDAĞI ARASINDA OLMASI SÖZÜ YERİNDE DEĞİLDİR''


Evrensel sistemde, Avrupa hukukunda ve iç hukukta bulunan bir ilke gereği savcıların kamu davası açmakla yükümlü bulunduklarını belirten Yalçın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'dava bir savcının iki dudağı arasında sözlerine de yanıt verdi.

Yalçınkaya, ''Türkiye'deki tüm savcılar davalarını kendileri açar, bu nedenle bir dava açılmasının savcının iki dudağı arasında olması sözü yerinde değildir'' dedi.

Türk hukukunda dava açmanın esas olduğunu ve açılan davaların Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince incelendiğini ifade eden Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Mahkeme, delilleri tartışır ve nihai hüküm tesis edecektir. Hukukumuzda dava açılmamasının denetlenmesi getirilmiştir. Bu siyasi partiler yasasında da açıkça belirtilmiştir. Bir siyasi partinin müracaatı halinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dava açmazsa o siyasi partinin Yargıtay'daki daire başkanlarımızdan oluşacak bir kurula itiraz hakkı var. Bu itiraz hakkı ancak o zaman geçerlidir. Avrupa ülkelerinin uyguladığı sistemde dava açmak için siyasi partiler hakkında izin sistemi yerleşik bir durumda değildir.

Anayasal kurallar getirilirken, uzun bir süre değiştirilemeyeceği düşünülerek detaylı kurallar koyularak düzenlenmelidir.''