2011 yılında “izlervegizler.com.” adlı internet sitesinde yayınlanan bir makalem vardı.
Makalenin başlığı “Türkiye’nin İlkleri ve Soru İşaretleri” adını taşıyordu…
Konusu ise gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içindeki devlet yöneticilerimiz ile dış düşmanlarımızın işbirliği ile Türk milletine atılan kazıklar ve ona dayatılan makûs talih idi!
O makalenin bazı bölümleri aynen şöyleydi:
“İLK TÜRK FÜZESİ;
Türkiye İlk Füzesini 1962 yılında kendi olanaklarıyla imal etmişti. Füze 1 metre 33 santimetre boyunda, 1 kilo 500 gram ağırlığındaydı. Üzerinde de Türk bayrağı vardı.
Fırlatılışı törenle yapıldı, başarılı oldu ancak bu füzeden bir daha da bahsedilmedi…
ÇünküTürkiye'nin ilk füzesini alevler aldı!

Türkiye’nin ilk füzesi Marmara-1, 19 Eylül 1962’de İstanbul/Ümraniye’de fırlatıldı. Deneme atılışı yapılan ve başarılı olan füzenin yaratıcısı, Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olan Kirkor Divarcı’ydı.
Ancak nedeni anlaşılamayan bir şekilde evinde çıkan esrarengiz yangın sonucu tüm projeler kül oldu. Bu olaydan sonra kimse üzerine gitmede ve bahsetmedi. Konuyla ilgili yapılan araştırmaların olup olmadığı polis araştırmalarının sonuçları bile açıklanmadı.
Olay o gün den bu güne kadar tamamen bir faili meçhul halde adi bir yangın gibi kaldı şimdi de hava savunmamız için milyonlarca dolar harcayıp füze ihtiyacımızı gidermek için ellerin eline bakar durumdayız.
İLK TÜRK OTOMOBİLİ (DEVRİM);

TCDD fabrikalarının yönetici ve mühendislerinden yaklaşık 20 kişi, 16 Haziran 1961’de Ankara’da bir toplantıya çağrıldı. Toplantıya başkanlık eden Genel Müdür Yardımcısı Emin Bozoğlu’nun okuduğu ve Ulaştırma Bakanlığı’ndan gönderilen yazıda “ordunun binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi görevinin TCDD İşletmesi’ne verildiği ve bu amaçla 1 milyon 400 bin lira ödenek ayrıldığı” belirtiliyor, bu otomobilin 29 Ekim 1961 tarihine kadar yapılması isteniyordu. Toplantıda söz alanların çoğu, böyle bir projede seve seve çalışmaya hazır olduklarını, fakat böyle kısa bir sürede sonuç alınabileceğini sanmadıklarını söyledi, bir kısmı da bu projeye karşı çıktı. İtirazlara rağmen Devrim’in yapımına başlandı ve parçalarının çoğu yerli olan bu otomobillerden ilki, Ekim ayı ortalarında denenmeye hazır duruma getirildi.

Bir yandan bu ilk otomobilin yol denemeleri sürdürülürken, bir yandan da Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e sunulmak üzere ikinci otomobilin yapımını tamamlanmasına çalışılıyordu. Siyah renkteki, 2 numaralı Devrim’in son kat boyası, ancak 28 Ekim akşamı yapılabildi. Pasta cilası, gece Ankara’ya sevk edilirken trende yapıldı. Buharlı lokomotiflerle çekilen trende, bacadan sıçraması muhtemel kıvılcımların otomobillere zarar vermemesi için benzin depoları boşaltıldı.
Tren, sabaha karşı Ankara’ya ulaştı. İki “Devrim” otomobili, Sıhhiye’deki Ankara Demiryolu Fabrikası’na indirildi. Manevra imkânı sağlamak için depolarına yalnızca birkaç litre benzin konuldu. Asıl ikmal, sabah Sıhhiye’deki mobil benzin istasyonundan yapılacak, sonra da meclise gidilecekti. 29 Ekim sabahı, “Devrim”ler, motosikletli kalabalık bir trafik ekibinden oluşan koruma konvoyunun arasında yola çıktı. Eskorttakiler, benzin alınacağından haberleri olmadığı için, benzin istasyonuna uğramadan yola devam etti.
Meclis’in önüne gelindiğinde durum anlaşıldı, acele getirilen benzin, 1 numaralı “Devrim”e konuldu. 2 numaralı “Devrim”e benzin konulacağı sırada, Cumhurbaşkanı Gürsel, Meclis’in önüne gelmiş ve Anıtkabir’e gitmek üzere 2 numaralı Devrim otomobiline binmişti. Yola çıkıldı. Fakat 100 metre sonra motor durdu. Cemal Paşa’nın “Ne oluyor?” sorusuna, direksiyondaki yüksek mühendis Rıfat Serdaroğlu, “Paşam, benzin bitti” cevabını verdi. Cumhurbaşkanı Gürsel’den özür dilenerek, 1 numaralı “Devrim”e geçmesi rica edildi. Anıtkabir’e bu otomobille giden Gürsel, inerken, ünlü “Batı kafasıyla otomobil yaptınız ama Doğu kafasıyla benzin ikmalini unuttunuz” cümlesini söyledi. Ertesi gün bütün gazeteler, “100 metre gidip bozuldu” başlığını attı!
‘Devrim otomobili projesi’, daha sonra nedeni açıklanmadan uygulamadan kaldırıldı!”
Bu makalede bugünlerde yeniden gündeme gelen ilk Türk savaş uçağı da konu edilmişti.
“İLK TÜRK SAVAŞ UÇAĞI;
Atatürk’ün “ Bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayiinin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi icap eder” sözleriyle belirttiği dönemin havacılık politikası doğrultusunda 1925 yılında ‘Tayyare Otomobil ve Motor Türk Anonim Şirketi’ ( TOMTAŞ ) kuruldu. Alman Junkers firması ve Türk Tayyare Cemiyeti'nin ortak girişimi olan bu şirketin kuruluşunda 1’inci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılan Almanya’nın Versay Antlaşması ile kısıtlanmış uçak imalatları sonucu elindeki birikimlerini eski müttefiki olan Türklere aktararak havacılık çalışmalarına devam etme istekleri büyük etken oldu. Yapılan antlaşma sonucu Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan her türlü uçağı ve motoru üreterek bunların revizyonunu yapacak ve her türlü makine aksamı Junkers firması tarafından karşılanacak olan Kayseri Uçak ve Eskişehir Bakım Tesisleri kuruldu.
6 EKİM 1928’de resmen üretime geçen Kayseri’deki fabrikada Türk ve Alman ekip birlikte çalıştı. Fabrika, çift motorlu JUNKERS A - 20 bombardıman uçaklarının yapımı için hazırlıklarını bitirdikten sonra A - 20’lerin montajı üzerinde çalışırken çıkan bir sorun nedeniyle Junkers firması tüm hisselerini 3 MAYIS 1928’de Türk Hava Kurumu’na devretti. Fabrika sonradan Hava Müfettişliğinin emrine verildi. 1929 yılında tesisler onarım ve revizyondan geçti. 1932 yılına kadar burada 15 adet JUNKERS A - 20 imal edildi. Bunlar tamamen metal yapım olup Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk telsizli uçaklarıydı. 1932’den sonra ilk anlaşma Amerikan Curtis - Wright grubuyla yapıldı. Anlaşmada Curtis’den av, yolcu ve FLEDGLING uçakları alınması planlandı. Bununla beraber Curtis - Wright uçaklarının montajının Kayseri’de yapılmasına karar verildi. Bu anlaşma sonrasında yapılan anlaşmalarla fabrika, II’nci Dünya Savaşı’na kadar içlerinde Alman GOTHA 145, İngiliz MILES - MAGISTER gibi uçakların da bulunduğu 112 adet uçak imal etti. 1939’da fabrikanın uçak üretim, bakım ve revizyon hakkı Türk Hava Kuvvetleri’ne verildi. II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Amerikan yardımı sebebiyle uçak üretimi durduğundan yeni projeler devreye konulmadı, tesisler uçak bakım ve onarımı amacıyla 1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi oldu.
Sonra ne mi oldu?
Siz büyük milletsiniz dediler.
Siz uğraşmayın böyle şeylerle dediler.
Biz size maliyetinin altında bir fiyatla veririz dediler.
Verdiler…
Ama şimdi ne oldu?
İstedikleri uçağımızı (daha doğrusu uçaklarını) içine yerleştirdikleri elektronik “KİT”ler vasıtasıyla istedikleri yerde düşürüyorlar!!!”
Makale işte böyle devam ediyordu…
Ve yıllar sonra görev yaptığım Harp Akademileri’nin zengin kütüphanesinin tarihi eserler/kitaplar bölümünde Türkiye’nin ilk uçak fabrikasının inşasından imalata geçişine kadar süreci gözler önüne seren o çok değerli fotoğraf albümünü gördüğümde neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Taa o tarihlerde gerçekleştirilmiş ne büyük bir proje, ne büyük bir sanayileşme hamlesiydi… Ve üzerinde çalışılan çeşit çeşit insanlı/insansız uçak modelleri…
İşte o zaman kendi kendime sormuştum. Yahu bu uçaklar nerede şimdi? Gittiğim her ilde var ise havacılık müzelerini mutlaka gezerim. Ama hiçbir müzede bile bu uçaklardan göremedim. Oysa İstihkâm Okulu’nun İş makineleri müzesinde en eski iş makinelerinden bile birer tane bulunuyordu. Bu arada o müzede bulunan bisiklet direksiyonlu Galyon marka greyder görülmeye değerdir.
Evet, sahi Türkiye’de üretilen o uçaklara ne olmuştu? Buharlaşıp uçmadılar ya?
İşte o uçaklara ne olduğu bu günlerde ortaya çıktı.
17 Türk adasının 2004 yılından bu yana Yunanistan tarafından peyderpey işgal edildiği ve Türk hükümetlerinin bu işgale göz yumduğuna inanmadığınız gibi buna da inanmayacaksınız…
Bu uçaklara ne mi yaptık?
Atatürk’ü 1938’de gömdükten sonra, onunla başlayan birçok çağdaşlaşma ve gelişme projesini nasıl gömdüysek O UÇAKLARI DA GÖMDÜK!
Şaka falan değil, gerçekten o uçakları toprağa gömdük!
Nasıl mı oldu?
2’nci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelişen Türk-ABD ilişkileri kapsamında, ABD yardımlarına yön vermek üzere Amerikalı ekonomist Thornburg Türk ekonomisini inceledi ve Türkiye'nin “Bugünkü Ekonomik Durumunun Eleştirisi” adlı bir rapor düzenledi. Atatürk dönemi ekonomik uygulamalarını eleştirmekle başlayan rapor, Türkiye'nin ağır sanayii kurma girişimlerine karşı çıkıyor, Karabük demir-çelik tesislerinin tasfiyesini istiyor ve 125 lokomotif imal edecek kapasitede bir fabrika kurma projesini reddediyordu. Thornburg, Türkiye’nin lokomotif fabrikası kurmak için istediği krediyi kastederek, Türkler böyle düşündükleri sürece dolarlarımızın ABD'de kalması daha iyi olacaktır' diyor ve Türkiye'nin makine, uçak ve dizel motoru yapımı projelerine kesin bir biçimde karşı çıkarak, Türkiye'yi bu tür düşüncelerden vazgeçmesi yönünde adeta tehdit ediyordu: 'Amerikalılar böyle düşünenleri iyi çalışma arkadaşı saymazlar!’
Öyle ya Türkiye Amerika’nın iyi çalışma arkadaşı olmalıydı. Yoksa diğer tarafta komünist Rus tehlikesi!
Ya kırk katır, ya kırk satır!
Oysa bir de “Ya istiklal, ya ölüm!” yaklaşımı vardı ama o günlerde bunu nedense kimse hatırlamadı. Onu söyleyen de zaten ölmüş ve gömülmüştü.
Tarih 1947 idi…
Ve ABD ile bir anlaşma imzalandı.
İşte o anlaşma üretilen Türk uçaklarının gömülebilmesi için bir ölüm raporu ve adeta bir defin ruhsatıydı.
Bugünlerde medyada bu konuda yer alan haberler aynen şöyle:
“Kayseri’de 50’den fazla gömülü savaş uçağı tespit edildi. Focke-Wulf FW-190 tipi uçakların ABD’nin dayatması ile ortadan kaldırıldığı 70 yıldır da kamuoyundan saklandığı belirtiliyor
Türk savunma sanayisinin en gizemli olaylarından biri gün yüzüne çıkmaya hazırlanıyor. 70 yıldır Türk kamuoyundan gizlenen kayıp savaş uçakları skandalında yeni belgeler ortaya çıktı. 1947'de ABD'nin Türkiye'ye yardım planı ile bir anda ortadan kaybolan, envanterlerden silinen 72 adet Focke-Wulf FW-190 tipi uçaklardan 50'si Kayseri Eski Havalimanı'nın altında gömülü.
Uçakların ortaya çıkarılması ile ilgili ilk resmi çalışma 2015'te gerçekleşti. Bu kapsamda yapılan metal dedektör testleri de uçakları tespit etti.
FW-190 A3'ler yerlilik açısından ayrı bir öneme sahip. Zira 1. Dünya Savaşı'nda başlayan Alman işbirliği Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Junkers ile üretim işbirliğine dönüşmüştü. Türkiye'de TOMTAŞ kurulmuş ve A-20'ler ülkemizde üretilmişti. Ortak üretimin devamı amacıyla 1941'de Alman büyükelçisi, eski şansölye Franz Von Papen'in gayretleri sonucu bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereği Türkiye Almanya'ya demir ve krom cevheri sattı. Karşılığında da 72 adet FW-190A3 tipi savaş uçağı aldı. Parçalarının önemli kısmı Anadolu'daki tesislerde üretilen uçaklar 1943'te Türkiye'ye getirildi. İlk uçuşunu 10 Temmuz 1943'te yapan bu uçaklar 5 farklı ile dağıtıldı. 50 adet uçak da Kayseri'ye gitti. Türk-Alman yapımı savaş uçaklarının kaderi 1947'de son buldu. Ortaya çıkan gizli belgelere göre olay şu şekilde gelişti: ABD, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından elinde kalan binlerce uçağı müttefiklerine dağıtmak üzere çalışma başlattı. Ankara ile uzun süren görüşmeler gerçekleşti. Nihayetinde ABD'li yetkililer ile 1947'de anlaşmaya imza atıldı. Anlaşma gereği Türk ordusunun envanterdeki tüm Alman FW-190'lar imha edilecekti. O tarihten sonra uçaklar hiç görülmedi.
Konuyu 25 yıla yakın süredir araştıran Hasdal Kışlası'na adı verilen komutanın torunu olan Uluhan Hasdal, ‘ABD kendi uçaklarını ücretsiz vermek istedi. Ancak bir şartı vardı. Alman uçaklarının yok edilmesi. 50'ye yakın uçak Kayseri Havalimanı'na getirildi. Envanter dışı bırakıldı. Hatta belgelere göre, uçaklar yağlı brandalara sarılarak gömüldü. Alman havacılık temsilcileri ile görüştüm. Bu model uçakların korozyona dayanıklı olduğunu ve çıkarılması halinde uçurulabileceğini’ söyledi”
Durum işte böyle
Yardımı talep eden Türkiye,
Şartları öne süren ABD,
Ve yine bu ağırşartları kabul eden Türkiye’dir.
Dolayısıyla burada öncelikle eleştirilmesi gereken taraf, Türkiye’nin savunma politikalarınıyapan aktörler olmalıdır. Zira siyasi iktidar ve askerî bürokrasi, bu uygulamalarla kısa vadeli kazanımlar uğruna, orta ve uzun vadede Türkiye’nin ulusal savunma stratejilerini ABD’ye bağımlıkılmış ve ulusal savunma sanayimizi ihmal etmiştir.
Türk sanayileşmesine ve bağımsızlığına vurulan darbe sadece uçak sanayimizle mi ilgilidir?
Maalesef hayır, alanı ve boyutu çok geniştir.
Basit bir örnek vermek gerekirse; Kırıkkale silah fabrikalarında, çay makineleri, pulluk, pancar çatalları, zirai mücadele araçları, dokuma tezgâhları, nissen barakaları, karyola ve zirai mücadelede kullanılan pülverizatörler, otomobil yedek parçası ve gaz ocağına varıncaya kadar çok değişik isler yapılmış fakat silah sanayii geliştirilmeyerek savunma sanayine büyük bir darbe vurulmuştur!
Yani?
Yanisi şu:
Siz büyük milletsiniz dediler.
Siz uğraşmayın böyle şeylerle dediler.
Biz size maliyetinin altında bir fiyatla veririz dediler.
Verdiler…
Önce Atatürk’ü gömdük, sonra da uçaklarını…
Yazar Hasip Sarıgöz yazdı: DEMOGRAFİK SAVAŞ!
Gönderen SABİH SAMUR | 11:52 ÖS | DORUKTÜRK MERKEZ, Kuzey Irak, Suriye, Suriyeli, Yazar Hasip Sarıgöz | 0 yorum »Irak'tan geldiler,
Afrika'dan geldiler,
Araplardan geldiler,
Suriye'den geldiler,
Şarktan geldiler, garptan geldiler, geldiler...
Kim geldiyse, geç dedi bizim hükümet!
Ne kayıt tutuldu, ne kontrol yapıldı!
Oysa Türkiye, bu Hükümet dönemine kadar geçen 90 yıllık dönemde, toplamda sadece iki milyon mülteci kabul etmişti.
Son üç yılda ise, üç milyon mülteci!!!
Yüz bine yakın mülteci yine sınırımızda!
Dışişleri Bakanı'na göre; Halep civarından gelenlerin sayısı 1.000.000'u bulabilir!
Ekonomik yapımız bozuluyor!
Kültürel yapımız bozuluyor!
Siyasal yapımız bozuluyor!
Ahlak yapımız bozuluyor!
Suriye'den gelen birçok küçük kızın, ailelerinden para karşılığı satın alınıp zorla kuma veya metres yapıldığını biliyor musunuz?
Suriyeli birçok çocuğun dilenci mafyasının eline düşüp dilendirildiğini bilmiyor olabilirsiniz!
Peki ya aileleri tarafından her köşe başında dilendirilen zavallıları görmüyor musunuz?
Yakın zamanda ise, birçok suç örgütünün maşası olarak yine bu mültecileri görmeye hazır olun!
İçişleri Bakanlığı Araştırma ve Etütler Merkezi'nin verilerine göre:
*Dil, kültür ve yaşam tarzı farklıkları toplumsal uyumu güçleştirmektedir.
*Yerel halk arasında çok eşlilik yaygınlaşmakta, buna bağlı olarak boşanma oranları artmaktadır.
*Çocuk işçiler yaygınlaşmaktadır.
*Etnik ve mezhepsel kutuplaşmayı tetikleyebilecek zemin oluşmaktadır.
*Çarpık yapılaşma artmaktadır.
*Bazı sınır illerinde demografik yapının değişmesinin yarattığı kaygı söz konusudur.
*Demografik yapıda (doğurganlık oranı, nüfus artış oranı) değişim ortaya çıkmaktadır.
Hepsinden geçtim, DEMOGRAFİK YAPIMIZ BOZULUYOR!
Nasıl mı?
Hadi gelecek bir milyonu ve diğerlerini geçelim, sadece şu anda ülkemizde olan üç milyonu ele alalım.
Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı araştırmaya göre:
*3 milyon Suriyeli'nin sadece 1 milyon 758 bini kayıt altına alınmış durumda. Diğerleri kayıtsız!
*Son üç yıl içinde, Türkiye'de toplam 100 BİN SURİYELİ BEBEK DOĞDU. Bunlar kayıtlı olup bilineni. Ya bilinmeyen doğumlar?
80 bin nüfusa sahip Osmaniye'de 25 bin, 128 bin nufusu olan olan Kilis'te 86 bin Suriyeli yaşıyor!
T.C. İçişleri Bakanlığı Araştırma ve Etütler Merkezi verilerine göre, halen Türkiye'deki Suriyeli nüfus toplam nüfusun %3'ünü oluşturuyor.
Bugün üç milyon olan Suriye'lilerin nüfusu; Cumhurbaşkanımızı dinleyip sadece üçer çocuk yapmaları halinde bile sadece iki kuşakta yani yaklaşık 20 yılda 27-30 milyon civarına ulaşıyor!
Bölücü Kürtçülerin doğum oranı ise aile başına ortalama beş çocuk!
Ve tabi bir de diğer etnik kökenlerden gelen sığınmacılar ve mülteciler var. Bu arada ülkemizdeki Ermeni, Yezidi, Süryani ve Keldani gibi unsurları da unutmayın.
Büyük şehirlerimizde göze çarpan zenci oranının gün geçtikçe arttığını fark etmiyor musunuz?
İçimizdeki irlandalılar yıllardır içimizde birer ayrık otu gibi yayılmakta ve her yeri ele geçirmekte değil midir?
Bebek Katili Öcalan'ın "Ya silahına sarıl, ya karına sarıl" talimatı boşuna mıdır?
Günümüzün en etkili savaşlarından biri de DEMOGRAFİK SAVAŞTIR!
Türkiye ise bu savaşın tam ortasındadır.
Uygulamalara bakıldığında odur ki, bu savaşta Türk Hükümeti Türk milletinin yanında değildir!
Çünkü DEMOGRAFİK YAPIMIZ DEĞİŞTİRİLİYOR!
Neden mi?
Nüfusumuz bozularak nüfuzumuz bozulacaktır (yok edilecektir)
Sevgiyle ve uyanık kalın.
