İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster



KIRMIZI KİTAP

Tayyip Erdoğan'a gönülden bağlı olanların, yakın çevresi ve hatta danışmanlarının atladığı belki de inanıp kabullenmek istemedikleri bir şey var.
Recep Tayyip Erdoğan mevcut durumu, konumunun gerektirdiği şekli ile davranmaktadır ve davranacaktır.
Lütfen, seven sevmeyen herkes, bugün öğle vakti Türk Büyükelçilerine yapılan konuşmayı kelime kelime izlesinler, dinlesinler.
Sözleri çok açıktır. Oyunu çok net okuduğunu kimsenin bizi aptal yerine koyamayacağını net bir şekilde dile getirmektedir.
"Bu ülkenin KÜRT MESELESİ YOKTUR!" cümlesi Devletin cümlesidir ve artık Tayyip Erdoğan siyasi değildir. Bu saatten sonra da geçmişe dönük tabanına göz kırpan, gönül almak için eski söylemlere dönmesi mümkün değildir; onun geleceğini bitirir.
Ülkenin ise buna tahammülü yoktur. Kendisi de bunu çok iyi bilmektedir.
Daha Türkçesi içi boşaltılmış Osmanlıcılık oyunu bitmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti artık Kadim Devlet ağzı ile konuşacaktır.
Önce Selçuklu ile barışacak, Selçuklu ile sorunu çözecek, Selçuklu'daki stratejik şifreleri çözecektir. Ecdadımız dediğimiz; geleneklerimiz dediğimiz 600 küsur sene; tekrar tahlil edilecek Acem Diyarı ile olan ilişkiler didik didik edilerek gözden geçirilecektir.
Konu sadece terör değil, konu sadece askeri manevralar değildir. Konu T.C.'yi küçümsemek de değildir.
Selçuklu Önemli!
Bugün kurgulanmaya çalışılan ve Müslüman olmayanlar tarafından oluşturulan Küresel Oyun; bizlerin mezhep savaşına sokulmasıdır. Dünyada bu oyunu bozacak tek ülke Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bizleriz.
Bizleri kimse Sünni, Şii, Alevi, Hanefi ... gibi kısımlara bölemez. Türkiye öyle güçlüdür ki bu oyunu bozar. Çünkü biz saydığımız tüm bu inanç çeşitliliğini bu topraklarda barındırabilen yegane ülkeyiz!
Tüm bu oyunların farkında olanda Devletin yürü dediği Tayyip Erdoğan'dır.
Ve daha da önemlisi Türkiye, sonuçta bir fani olan Tayyip Erdoğan sonrasını da kurgulamalıdır.
Türkiye 2020leri başkalarının belirlediği şekli ile dost ve düşman olarak şekillendirilmiş komşuluk ilişkileri ile yürütmeyecektir.
Osmanlı Ezberleri, okumaları dahi tekrar gözden geçirilecektir.
Türkiye "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesini yanlış değerlendiren bir ülke olmayacaktır.
Çünkü bizatihi Kurucu Unsur, Mustafa Kemal Atatürk ve Dava Arkadaşları Edilgen değil Etkin idiler. Oyun Kurucu idiler.
Türkiye Oyun Kurucu olmak zorundadır, oluyor, olacak ta.
2.200 Yıllık Kadim Devlet geleneği devam etmektedir. Diyarbakır'da, Mardin'de, Hakkari'de kimlerle savaştığımızı, hangi partilerin kimlere hizmet ettiğini, söylemlerini hepsini biliyoruz, hakimiz.
Gün artık particilik sığlığından çıkma günüdür. Global Köy/Dünya masalı bitmiştir.
Gün geçmişini 2.200 yıl itibari ile sahiplenen Türkiye Cumhuriyeti önderliğinde ve Türklük Şemsiyesi altında, şoven olmayan, Türklüğü içselleştiren, başta müslümanlık olmak üzere aynı Osmanlıdaki gibi tüm vatandaşlarını inanç çeşitliliği ve renkleri ile kucaklayan bir Türkiye.
Sümene Manastırında Ayin, Ayasofya'da ve Lefkoşa Selimiye'de Ezanın okunduğu Türk Cumhuriyetlerinin, Sancakların kolkola olduğu bir medeniyet.
Kırmızı Kitap bunları yazar. Sn. Recep Tayyip Erdoğan ve sonrasında oluşacak Liderler de bu kitabı kalben, inanarak uygular.
Var olsun Devletim.
Var olsun Milletim.

Sabih Samur, 12 Ocak 2016 19:00, TÜRKİYE


Henry Barkey ve Graham Fuller’in “ordu içinde bölünmeler” umuduna dayanan iç savaş stratejisine karşı Türkiye’nin çözümü, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na hazırlanırken, Alevisini Sünnisini ve etnik köken ayırt etmeden bütün milleti, ortak bir hedefte nasıl buluşturduğunu inceleyerek, Atatürk’ün milletin kendine güvenmesini sağlamakta kullandığı yöntemleri uygulamaktır.
Türkiye’nin, Birinci Meclis ruhuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin yeniden “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” motivasyonuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin daha fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan da medyanın ulusal niteliği zayıfladığı için Milli Güvenlik Kurulu’dur; dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türkiye, Türkiye’yi yönetenler tarafından resmen ve alenen satılıyor ve askerler dahil herkes bunu özelleştirme diye yutuyor. Türkiye satıldıktan sonra, sağlanacak olan kimin güvenliği olacaktır? Amerikan ve İngiliz şirketlerinin güvenliği değil mi?Türk Silahlı Kuvvetleri, milli güvenliği tehdit eden bu gidişe MGK’da dur demelidir. Yoksa vebal altında kalırlar. Türkiye’ye yönelik iç savaş senaryolarının tartışıldığı bir ortamda, ülkenin bütün malvarlığının satılıyor olması asıl tehdit değil midir? Tehdit değerlendirmesi, bunun için yeniden gözden geçirilmelidir. İşte o zaman, bütün çatlak sesler susar ve Türk Milleti yeniden tek vücut olur. Bunlar yapılmasa da, Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkacaktır ama, kargaşa yaşamaya lüzum var mı?

* * *

Yukarıdaki satırları 1998 yılında, bugün “Fatih Camisi’ni bombalayacaklardı” diye ortaya atılan CIA projesinin orijinali ABD’de tartışıldığı zaman Sağduyu gazetesinde yazdım.. O tarihten bugüne, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye’nin malvarlığı tamamen yabancılara satıldı. Sıra orduyu bölmeye geldi. 17 Ağustos 2005’te “İrtica diye gürleyenler vatan satılırken niçin sessiz?” başlıklı yazımda da benzer uyarıları yapmıştım. Fakat aldığım karşılık, “Devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak” suçundan hakkımda dava açılması oldu. TCK 301/2’den yargılandım. Neyse ki bir yıl sonra beraat ettim.

* * *

The Times gazetesi, “İktidar mücadelesi, silahlı kuvvetleri, yüksek profili olan komplocular ile hassas belgeleri sızdıran ve siyasetten uzak bir orduyu isteyen isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldü. Bir araştırma şirketi, orduya olan güveninin yüzde 60’lık tarihi bir düşük düzeyde bulunduğunu açıkladı” diye yazıyor. Türkcelil.com’da çıkan bir yazıda, İranlı Mohsen Yazd, “İran’da da önce halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla mollaların safına çekildi. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerinde Kur’an ile erleri geçerek, direnen subay ve komutanları katlettiler” uyarısında bulunuyor! Mohsan Yazd, “Yüreğim kan ağlayarak İran’da ’O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum” diyor ve Türkiye’de kışlaları basacak olanların da emir komuta zinciri içinde hazır bekletildiğini belirtiyor.

Arslan BULUT

“Belge” konusu tıpkı “Ergenekon” davası gibi ve bu davayla birlikte, iddianamedeki kayıtlar, delil diye konulanlar “sahtedir-değildir” safhasını çoktan aştı, T.C. ve TSK için bir ölüm-kalım meselesi oldu; Ya “bizler”, Atatürk’ün Cumhuriyetini korumaya ant içmiş olanlar, ya da “onlar”, bu Cumhuriyeti yıkmak Orta Çağlara geri götürmek isteyen tüm şer kuvvetleri!...
Tuhaf olmaktan da öte akılları zorlayan bir şey var: Atatürk Cumhuriyetini korumaya ant içenleri, O’nun Cumhuriyetini yıkmaya ahdetmiş olanlar suçluyor ve yargılıyorlar... Bu, gözleri dönmüş “delilerin”, tımarhane haline getirdikleri ülkeyi ele geçirmeleri gibi bir fars, bir komedi değilse nedir?
“Genç Subayların” rahatsız oldukları söyleniyor... Gerçeği, neden gizlemeli.
Evet, sadece gençler değil bütün muvazzaf- emekli -yedeksubay ve askerler, hem de çok rahatsızlar! Ben, ölümün eşiğinde, yaşlı bir yedek subayım ve tarifsiz acılar içindeyim; Cumhuriyetin, bir “şeytan üçgeni” içinde, göz göre göre yutulmakta olduğunu gördükçe, uykularım kaçıyor, kâbuslarımda Mustafa Kemal’den ve babamdan, amcamdan fırça yiyorum; “Bu memleketi, bu hainlere iç ve dış düşmanların ellerine düşsün diye mi kurtardık?
Cumhuriyeti sağdan, soldan, birileri kendi bilmem kaçıncı Cumhuriyetlerini kursunlar diye mi kurduk?” diyesiler... Dramatize etmiyorum, aynen böyle!
Ordu düşmanları
TSK’ya, kendi ordularına düşman olanlar, her yeri her kesimi ve kurumu sarmışlar. TV programlarını işgal etmişler; Orduya ve Komutanlarına, boyuna kin kusuyorlar. Çok merak ediyorum; bu sönmez kinin sebebi ne? İnsan, kendi ordusuna neden, bu kadar husumet besler? Genetik mi? “Entel şıklık” modası gereği mi? Bazılarının babaları, büyük babaları askermiş; acaba bunun için mi karmaşık hisler duyuyorlar? “12 Mart-12 Eylül” hatıraları mı tepiyor? Ben bunların daha kötüsünü yaşadım ama kendi orduma düşman olmadım!
Bu, Türk Ordusu düşmanlarını temsil eden bir Ali Bayramoğlu var. “Belge” patlak verdikten sonra, daha fazla kin kusmak fırsatını buldu... Son yazılarının şu başlıklarına bakın:
“Asker ya değişecek ya değişecek- Başbuğ istifa etmeli-Askerin rengi açılıyor.”
Pekâlâ; Asker nasıl değişecek veya değiştirilecek? Fatih Altaylı cevabı, tabii cinasla veriyor: “Yapacak tek bir şey var. Silahlı kuvvetleri toptan kovalım... Genelkurmay Başkanı’ndan, yeni mezun teğmenine kadar tümünün işine son verelim!”
Bu, kara mizah değil. Bu adamlar gerçekten Ordudan ve komutanlarından kurtulmak isterler ve TSK’yı lağvedip yerine kendi işlerine yarayacak “lejyoner” veya “gurka” bir Asakir-i mensura, bir “Nizam-ı atika” ordusu kurmayı çok isterler... “Nizam-ı cedit”, yeni tarz demek. “Nizam-ı Atika”da, eski-geri nizam demek... İran’da bu yapıldı. İran generalleri, irtica çiçekleri, gözleri önünde büyürken fark etmediler ve işte bugünkü İran ordusu bambaşka. Komutanları top sakallı bir ordu! Şimdi İran halkının çoğunluğu, bu generallerden ve rejimden, kurtulmak için mücadele ediyorlar!
Evet; şimdi “Durum”, belgenin sahte olup olmadığı meselesini, çoktan aştı. Sahte veya tahrif edildiği, bilimsel olarak tespit edilse bile, inanmayacaklar, kulplar takacaklar... Zaten bunun işaretlerini de veriyorlar!
Dobra dobra sorarım; bugün, TC’ye karşı laik-üniter ulus devlete, Atatürk’e karşı gittikçe artan bir tehlike var mı yok mu? Ve bu tehdit ve tehlikelere karşı önlemler almak TSK’nın Genelkurmayının, yasal görevi değil mi? Ve Orduyu bu görevi yapamaz hale getirmiyorlar mı? Öyleyse ne yapmalı? Asker, bu “çoğunluk tramvayı demokrasisine”, “sizin-bizim” diye bölünmüş yargıya güvenip alanı, boyuna kıvıran politikacılara bırakıp, “kışlasında yan gelip yatmalı mı?” Belki akademik olarak öyle, ama ya gerçekte? Eğer askerler, tehditler karşısında, görevlerini ihmal etmişlerse, o zaman görevlerini, ihmal ettikleri için, cezalandırılmaları gerekir.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi, Altemur Kılıç

Sabih Samur Yorumu: Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum.Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin. Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...

KÜÇÜMSEDİĞİMİZ İRAN

Gönderen SABİH SAMUR | 12:18 ÖS | | 0 yorum »


İran otomobili "Samand" ay sonunda piyasada

Her türlü donanımların mevcut olduğu araçlar 16.900 ile 19.900 YTL arası fiyatlarla satılacak


İran`ın Khodro Company (IKCO) firması tarafından üretilen "Samand" marka otomobillerin, Türkiye`de satışına sunulmasına yönelik gerekli izinlerin alındığı bildirildi.
"Samand"ın Türkiye Distribütörü MYS Otomotiv Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Seskır yaptığı açıklamada, geçen yıl mart ayında Türkiye pazarına girmesi planlanan "Samand"ın ithalatının, gereken izinlerin çıkmaması nedeniyle bir türlü gerçekleştirilemediğini söyledi.
İki ülke yetkilileri arasında yaklaşık bir yıldır süren görüşmelerin artık sonuçlandığını anlatan Seskır, "Uzun süren görüşmeler sonucu Dış Ticaret Müsteşarlığından gerekli izinler alındı. Müsteşarlık, izinlerin verildiğine dair gerekli belgeleri Sanayi ve Ticaret Bakanlığına gönderdi. Artık `Samand`ların Türkiye`de satışına yönelik hiçbir sorun kalmadı" dedi.
Seskır, anlaşmanın hemen ardından 3 bin araç siparişi verdiklerini ifade ederek, şöyle konuştu:"İran otomobillerinin Türkiye`de satışına bu ay sonundan itibaren başlıyoruz. Biz her türlü hazırlığımızı yapmıştık. `Samand` ve `Samand LX` modelleri ay sonundan itibaren Türkiye`de olacak.
Şimdiden yoğun bir taleple karşı karşıyayız. Araçlarımızın 45 ilde satışlarına başlanacak. ABS fren sistemi, hava yastığı, klima, merkezi kilit gibi her türlü donanımların mevcut olduğu araçlar 16 bin 900 ile 19 bin 900 YTL arası fiyatlarla satılacak. Şimdiden hayırlı olmasını diliyorum."






Bu bir reklam değildir.Kırmızı-Beyaz'da zaten reklam alınmamaktadır.Burada tarafımdan verilmek istenen mesaj bugün için montaj ülkesi haline getirilen Türkiye'de kendi markamızı üretme durumumuz dahi artık gündemde yoktur.Bugün demokrasiye darbe vurdu dediğimiz TSK bile içimizdeki bastırılmış duyguları 1960 ihtilali döneminde "Devrim" isimli markayı prototip olarak üreterek ortaya çıkarmıştır.

Sonrası malum.Birkaç denemeden sonra birileri bize bırak kendi adını yap bizim adımızı demişlerdir.

Sadece irticai boyutta dilimize sakız ettiğimiz İran'ı son dönemde göstermiş olduğu kendi içindeki gerçek ülke milliyetçiliği bağlamında tebrik ediyorum.

Umarım anlayan anlar.


Saygılarımla


Sabih Samur



Vladimir Putin’in 43. Münih Güvenlik Konferansında Yaptığı Konuşma
Sayın Federal Almanya Şansölyesi, Sayın Teltschik, bayanlar ve baylar, hepinize çok teşekkür ederim.
40’ın üzerinde ülkeden siyasetçi, askeri yetkili, girişimci ve uzmanları bir araya getiren böylesine bir konferansa katılmaktan dolayı son derece memnunum.
Bu konferans, yapısı gereği, aşırı derecede kibar ve yuvarlak, hoş ama içi boş diplomatik terimlerle konuşmaktan kaçınmama imkan veriyor. Konferansın formatı, uluslararası güvenlik sorunları hakkında gerçekten ne düşündüğümü belirtmeme olanak tanıyor. Ve şayet görüşlerim arkadaşlarıma alışılmadık ölçüde polemik, iğneleyici ve hatalı geliyorsa, sizden bana öfkelenmemenizi isteyeceğim. Sonuçta, bu sadece bir konferans. Ve umarım, Sayın Teltschik konuşmamın ilk dakikalarında, şurada duran kırmızı ışığa basmaz.
Uluslararası güvenliğin askeri ve siyasi istikrarla ilgili konuların ötesinde bir kapsama sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Küresel ekonomideki istikrar, yoksullukla mücadele, ekonomik güvenlik ve medeniyetler arasında bir diyalog ortamı oluşturulması bu kapsamda değerlendirilir.
Güvenliğin bu evrensel ve bölünmez niteliği, ‘bir kişinin güvenliği herkesin güvenliği demektir’ şeklindeki temel ilke ile ifade edilir. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği ilk yıllarda Franklin D. Roosevelt’in dediği gibi: “Bir yerde barış bozulduğunda, tüm ülkelerin barışı tehlikeye düşer”.
Bu sözler bugün de geçerliliğini koruyor. Konferansımızın konusu olan, küresel krizler ve küresel sorumluluklar, buna örnek niteliğindedir.
Yalnızca yirmi yıl önce, dünya ideolojik ve ekonomik açıdan bölünmüş durumdaydı ve küresel güvenliği sağlayan şey iki süper gücün devasa stratejik potansiyeliydi.
Bu küresel rekabet, uluslararası toplum ve dünyanın gündemine en sert ekonomik ve sosyal sorunları getirmiştir. Ve, her savaşta olduğu gibi, Soğuk Savaş bize patlamamış bombalar bırakmıştır; bunu sembolik olarak söylüyorum. Burada kastettiğim, ideolojik düşünce kalıpları, çifte standartlar ve Soğuk Savaş bloğuna özgü düşünce biçiminin diğer yansımalarıdır.
Soğuk Savaş sonrasında öngörülen tek kutuplu dünya da kendini gerçekleştirememiştir.
İnsanlık tarihi elbette tek kutuplu dönemler geçirmiştir ve dünya liderliğini elde etme arzularına şahitlik etmiştir. Fakat, dünya tarihinde ne olmamıştır ki?
Ancak, tek kutuplu dünya nedir? Bunu ne kadar süslerseniz süsleyin, netice itibariyle tek tip durum, tek erk, tek güç merkezi, tek efendi anlamına gelir.
Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya demektir. Sonuç olarak, bu durum sadece sistemin içindekiler için değil, aynı zamanda egemenliği elinde bulunduran için de ölümcüldür, çünkü onu içeriden yıkar.
Ve bunun demokrasiyle kesinlikle hiçbir ortak noktası yoktur. Çünkü, bildiğiniz gibi, demokrasi azınlığın menfaat ve fikirleri ışığında, çoğunluğun iktidarı demektir.
Rusya olarak, bize birileri hep demokrasiyi öğretiyor. Fakat her nedense, bize demokrasiyi öğretenler, kendileri öğrenmek istemiyor.
Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkansız olduğu kanaatindeyim. Ve bunun tek sebebi, günümüz dünyasında tekil liderliğin varlığı halinde, askeri, siyasi ve ekonomik kaynakların yetersiz kalacak olması değildir. Bundan daha önemlisi, model bizatihi kendisi kusurludur, çünkü esası gereği modern uygarlık için ahlaki bir temel yoktur ve olamaz.
Bunun yanı sıra, şu anda dünyada olan ve tartışmaya henüz başlamış olduğumuz şey, geçici bir kavramdır, tek kutuplu dünya kavramı.
Peki, sonuçları nelerdir?
Tek taraflı ve çoğu kez gayri meşru olan eylemler hiçbir soruna çare olmamıştır. Üstelik, yeni insanlık trajedilerine sebep olmuş ve yeni gerilim noktaları yaratmıştır. Kendi kendinize değerlendirin: savaşlar ile yerel ve bölgesel çatışmalar son bulmamıştır. Sayın Teltschik bu konuya yumuşak bir dille değinmiştir. Bu çatışmalarda kaybolan ve hatta ölen insanların sayısı eskisinden daha fazladır. Çok daha fazla, çok daha fazla!
Bugün, uluslararası ilişkilerde gücün – askeri gücün – neredeyse sınırsız kullanımına şahitlik ediyoruz. Bu güç, dünyayı daimi çatışmalara sürüklemektedir. Sonuç olarak, bu çatışmaların hiçbirine kapsamlı bir çözüm bulacak güce sahip değiliz. Siyasi bir çözüm bulunması da imkansız hale geliyor.
Uluslararası hukukun temel ilkelerinin her geçen gün artan bir şekilde küçümsendiğini görüyoruz. Ve aslına bakılacak olursa, bağımsız yasal normlar, gittikçe bir devletin hukuk sistemine benzemektedir. Bu tek devlet, en önemlisi ve en başta ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine geçmiştir. Diğer uluslara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalar bunun kanıtıdır. Peki, bundan kim hoşnut? Kim bundan memnun kalıyor?
Uluslararası ilişkiler alanında, herhangi bir sorunun, mevcut siyasi atmosfere bağlı olarak, sözüm ona siyasi olarak öncelikli konulara göre çözümlenmesi yönünde bir iradenin baskın hale geldiğini görüyoruz.
Elbette, bu son derece tehlikeli bir durumdur. Bunun sonucunda, hiç kimse kendini emniyette hissetmiyor. Bunu vurgulamak istiyorum – hiç kimse kendini emniyette hissetmiyor. Çünkü, hiç kimse uluslararası hukukun taştan bir duvar gibi kendilerini koruyacak durumda olduğunu hissedemiyor. Elbette, bu türden bir politika silahlanma yarışını da tetikliyor.
Bu gücün hakimiyeti, kaçınılmaz olarak, bazı ülkeleri kitle imha silahları edinmeye teşvik ediyor. Ayrıca, daha önce bilinseler de, yeni bazı önemli tehditler ortaya çıkmıştır, ve bugün, terörizm gibi tehditler küresel bir nitelik kazanmıştır.
Küresel güvenliğin yapısı konusunda ciddi şekilde düşünmemizin zamanının geldiği kanaatindeyim.
Bunu yaparken, uluslararası bir diyalog ortamı içinde, tüm katılımcıların menfaatleri arasında makul bir dengeyi bulmaya çalışmalıyız. Özellikle, uluslararası manzara çok çeşitli olduğundan ve çok hızlı bir şekilde değiştiğinden, bu değişimler pek çok ülkede ve bölgede dinamik gelişmeler şeklinde görülmektedir.
Sayın Federal Almanya Şansölyesi bu hususa daha önce değinmişti. Hindistan ve Çin gibi ülkelerin, alım gücünün paritesine göre ölçülen kombine GSYİH’leri ABD’ninkinden fazladır. Benzer bir hesapla, BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) GSYİH’si AB’nin kümülatif GSYİH’sini geçmektedir. Uzmanlara göre, bu fark gelecekte daha da artacaktır.
Yeni küresel büyüme merkezlerinin sahip olduğu ekonomik potansiyelin kaçınılmaz olarak siyasi nüfuza dönüşeceğinden ve çok kutupluluğu güçlendireceğinden şüphelenmemize neden yoktur.
Bununla bağlantılı olarak, çok taraflı diplomasinin rolü de önemli ölçüde artmaktadır. Siyasette açıklık, şeffaflık ve öngörülebilirlik gibi prensiplere ihtiyaç duyulmasına itiraz edilemez ve güç kullanımı gerçekten istisnai bir tedbir olmalıdır; tıpkı belli devletlerin adli sistemlerinde idam cezasının uygulanması gibi.
Ancak, bugün gördüğümüz bunun tam tersi; öyle ki, katiller ve diğer tehlikeli suçlular için bile idam cezasını yasaklayan ülkeler, meşru olduğu düşünülemeyecek askeri operasyonlara çok kolay bir şekilde katılabilmektedir. Aslında, bu çatışmalarda insanlar öldürülüyor – yüzlerce, binlerce sivil insan.
Fakat, bu noktada, bazı ülkelerdeki çeşitli iç çatışmalara, dikta rejimlerine, tiranlara ve kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına kayıtsız ve tepkisiz mi kalmalıyız şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır. Aslına bakılacak olursa, Sayın Lieberman’ın Federal Almanya Şansölyesine sormuş olduğu sorunun da özü buydu. (Sayın Lieberman’a yönelerek) Şayet sorunuzu doğru anladıysam, bu gerçekten ciddi bir soru! Olanlar karşısında kayıtsız gözlemciler olabilir miyiz? Sizin sorunuzu da cevaplamaya çalışacağım: Elbette hayır.
Fakat, bu tehditlere karşı koyacak imkanlara sahip miyiz? Kesinlikle evet. Yakın tarihe bakmamız yeter. Bizim ülkemiz demokrasiye barış içinde geçmedi mi? Aslında, biz Sovyet rejiminin barışçıl şekilde dönüşümüne tanıklık ettik, barışçıl bir dönüşüm! Ve ne rejimi! Nükleer silahlar dahil, daha kaç silahla! Biz neden bulduğumuz her fırsatta bombalar atmaya ve mermiler sıkmaya başlamıyoruz? Yoksa, karşımızda bizi etkileyecek bir tehdit olmadığında, siyasi kültürümüzü, demokratik değerlere ve hukuka olan saygımızı mı yitiriyoruz?
Askeri gücün kullanımı konusunda karar verecek tek mekanizmanın, son merci olarak, Birleşmiş Milletler Kuruluş Sözleşmesi olduğu kanaatindeyim. Ve bu bağlamda, ya ben İtalya Savunma Bakanı’nın biraz önce söylediğini yanlış anladım, ya da onun söylediği şey eksikti. Her halükarda, güç kullanımının meşru görülebilmesi için, kararın NATO, AB veya BM tarafından alınmış olması gerektiğini anladım. Şayet gerçekten böyle düşünüyorsa, bakış açılarımız farklı demektir. Ya da ben yanlış duydum. Güç kullanımının meşru kabul edilebilmesi için mutlaka BM tarafından onaylanması gerekir. Ve BM yerine NATO ya da AB’yi koymamıza gerek yok. Ne zaman ki, BM uluslararası toplumun güçlerini gerçek anlamda birleştirir ve çeşitli ülkelerdeki olaylara gerçekten tepki gösterebilecek hale gelir, ve biz uluslararası hukuku göz ardı etmeyecek duruma gelirsek, o zaman durum değişebilir. Aksi halde, şu anki durum bir çıkmaza gidecektir ve yapılan ciddi hataların sayısı katlanarak artacaktır. Buna paralel olarak, uluslararası hukukun gerek kavramsal olarak gerek normlarının uygulanması bakımından evrensel bir niteliğe kavuşması gerekmektedir.
Demokratik siyasi faaliyetlerin tartışılması gerektiği ve zorlu bir karar verme sürecinden geçmesi gerektiği de unutulmamalıdır.
Sevgili baylar ve bayanlar!
Uluslararası ilişkilerin istikrarsızlaşmasından kaynaklanan potansiyel tehlike, silahsızlanma konusunda görülen duraksama ile bağlantılıdır.
Rusya, bu önemli konuda diyalogun yenilenmesini desteklemektedir.
Silahların azaltılmasına yönelik uluslararası yasal çerçevenin korunması ve buna bağlı olarak nükleer silahların azaltılması sürecine süreklilik kazandırılması önemlidir.
Amerika Birleşik Devletleri’yle, nükleer stratejik füze kapasitemizi 31 Aralık 2012 tarihine kadar 1700-2000 nükleer savaş başlığına kadar düşürmeyi kararlaştırdık. Rusya, üzerine aldığı yükümlülükleri harfiyen yerine getirmeye kararlıdır. Umuyoruz ki, ortaklarımız da şeffaf bir hareket tarzı benimserler ve zor günler için bir köşeye gereğinden fazla nükleer savaş başlığı ayırmazlar. Ve şayet bugün ABD Savunma Bakanı ABD’nin bu gereğinden fazla silahları bir depoda, ya da tabiri caizse, yastık altında, saklamayacağını açıklarsa, bu açıklamayı hep beraber ayakta alkışlamayı öneriyorum. Bu açıklama çok önemli bir adım olacaktır.
Rusya, Nükleer Silahsızlanma Antlaşmasına ve füze teknolojileri çok taraflı denetim rejimine harfiyen uymaktadır ve daha da fazla uyma kararlılığındadır. Bu dokümanlarda yer verilen ilkeler evrensel ilkelerdir.
Bununla bağlantılı olarak, 1980’ lerde SSCB ve ABD’nin çok sayıda kısa ve orta menzilli füzenin yok edilmesine yönelik bir anlaşma imzalamıştır, ancak, bu dokümanlar evrensel nitelik taşımamaktadır.
Bugün, pek çok diğer ülke füzelere sahip; bunlar arasında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Hindistan, İran, Pakistan ve İsrail yer almaktadır. Birçok ülke bu sistemler üzerinde çalışmakta ve bunları silah stoklarının bir parçası haline getirmeyi planlamaktadır. Ve bu silah sistemlerini üretmeme sorumluluğunu sadece ABD ve Rusya taşımaktadır.
Bu koşullar altında, kendi güvenliğimizi sağlama konusunda bir kez daha düşünmemiz gerektiği aşikardır.
Aynı zamanda, yeni yüksek teknoloji silahların ortaya çıkmasını engellemek mümkün değildir. Hatta gün gelecek savaşmak için özellikle uzayda yeni alanlar ortaya çıkacak. Yıldız Savaşları artık bir hayal değil, gerçek. 1980’ lerin başında Amerikalı ortaklarımız çoktan kendi uydularını vurabilecek durumdaydılar.
Rusya’ nın fikri, uzaydaki silahlanma uluslar arası toplum için tahmin edilemeyecek sonuçlara sahip olabilir, ve bir nükleer çağın başlangıcından daha azını tetiklemez. Ve silahların uzayda kullanılmasını engellemenin ilk adımını oluşturacak birden fazla girişimde bulunduk.
Bugün uzaydaki silahlanmanın engellenmesi üzerine bir anlaşmanın projesini hazırladığımızı memnuniyetle söyleyebilirim. Ve yakın gelecekte bu anlaşma ortaklarımıza resmi önerge olarak gönderilecek. Gelin bu konu üzerinde birlikte çalışalım.
Füze savar (anti-missile) savunma sistemi’ nin belirli elementlerini Avrupa’ya genişletme planları bize yardım etmez; tam tersine bizi rahatsız eder.Kimin bir sonraki adıma, ki bu durumda bu adım kaçınılmaz bir silah yarışı olacaktır, ihtiyacı var? Benim Avrupa’ lıların kendinin ihtiyacı olduğuna dair derin şüphelerim var.
Sözüm ona problem ülkelerde Avrupa için tehdit oluşturacak, beş bin - on bin kilometre menzilli füze bulunmuyor ki. Ve yakın gelecekte de bulunmayacak; tahmin bile edilmeyecek. Ve Amerika topraklarına Avrupa üzerinden olası herhangi bir füze gönderilmesi, mesela Kuzey Kore füzesi, füze bilimine aykırı bir durumdur. Rusya’da bir söz vardır, bu durum sol kulağını sağ elinle tutmak gibidir.
Ve burada, Almanya’ da, Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması’ nın acınası durumundan bahsetmeden de geçemeyeceğim.
Değiştirilmiş Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması 1999 yılında imzalanmıştır. Bu antlaşmada yeni bir jeopolitik gerçek, isim vermek gerekirse Varşova bloğunun ortadan kaldırılması göz önünde bulundurulmuştur. Aradan yedi yıl geçti fakat bu belgeyi sadece Rusya Federasyonu’nun da içinde bulunduğu 4 ülke onayladı.
NATO ülkeleri, Rusya, Gürcistan ve Moldova’ daki askeri üslerini kapatmadıkça, (yan bölgelere belli sayıda silahlı kuvvetin konuşlandırılması hakkındaki), yan savunma hükümleri de dahil olmak üzere, bu antlaşmayı onaylamayacağını açıkça duyurdu. Ordumuz Gürcistan’ dan hızlandırılmış bir programla ayrılıyor. Gürcistan ile olan problemlerimizi herkesin de bildiği gibi çözmüş bulunmaktayız. Moldova’ da ise halen barışı korumaya yönelik operasyonlar düzenleyen ve Sovyet döneminden kalan mühimmatla depoları koruyan 1500 görevlimiz bulunmaktadır. Bu sorunu sürekli Sayın Solana ile tartışıyoruz ve o da bizim durumumuzu biliyor. Biz bu yönde daha fazla çalışma yapmaya hazırız.
Lakin, aynı zamanda ne oluyor? Bu sırada, sözüm ona esnek her birinde beş bin asker bulan cephe hattı Amerika üsleri oluşturuluyor. Sonuçta da NATO ön cephe güçlerini bizim sınırlarımıza yerleştiriyor, ve biz antlaşmanın yükümlülüklerini harfiyen yerine getirmeye devam ediyor, bu hareketlere tepkisiz kalıyoruz.
Bence, NATO’ nun genişlemesinin İttifakın kendi modernizasyonu veya Avrupa’da güvenliğin sağlanması ile hiçbir ilgisi olmadığı gayet açık. Tam aksine Müşterek güvenin seviyesini düşüren ciddi bir provokasyonu temsil etmektedir. Ve şu soruları sorma hakkımız var; bu genişleme kime karşı? Ve Varşova Paktı’ nın sona ermesinden sonra oluşturulan batılı ortaklarımızın sözüne ne oldu? O demeçler bugün nerde? Kimse onları hatırlamıyor bile. Ama ben bu topluluğa söylenenleri hatırlatıyorum. NATO Genel Sekreteri Sayın Woerner’ in 17 Mayıs 1990 tarihinde Brüksel’ de yaptığı konuşmasından alıntı yapmak istiyorum. O tarihte dedi ki; “ Almanya’nın dışına bir NATO ordusu yerleştirmemeye hazır olduğumuz gerçeği Sovyetler Birliği’ ne kesin bir güvenlik garantisi verir”. Bu garantiler nerede?
Berlin Duvarı’ nın taşları ve betonarme blokları çoktan hediyelik eşya olarak dağıtıldı. Ama unutmamalıyız ki Berlin Duvarı’nın çöküşü demokrasi, özgürlük, açıklık ve büyük Avrupa ailesinin tüm fertleriyle kalıcı ortaklık adına yapılan; “bizim halkımız tarafından da yapılmış” , tarihi bir tercihtir.
Ve şimdi bize yeni ayırma çizgileri, duvarlar empoze ediyorlar- bu duvarlar sanal olabilir ama bölüyorlar, kıtamızı parçalıyorlar. Ve bu yeni duvarı sökmek ve yıkmak için bir kez daha yıllar ve on yıllar ; ve de bir çok siyasi jenerasyon edinmemiz mümkün mü?
Sevgili Bayanlar ve Baylar,
Biz kesinlikle silahsızlanma rejimin güçlendirme taraftarıyız. Şu anki uluslar arası yasal prensipler barış amaçlı nükleer yakıtı üretme teknolojilerini geliştirmemize müsaade ediyor. Ve birçok ülke enerji özgürlüğünün temelini oluşturmak için birçok geçerli sebebe dayanarak kendi nükleer enerjisini üretmek istiyor. Ama bu teknolojilerin anında nükleer silahlara dönüştürülebildiğini de biliyoruz.
Bu durum ciddi uluslar arası gerginliklere neden olur. İran’ın nükleer programı da bu duruma somut bir örnektir. Ve uluslar arası toplum bu duruma geçerli bir çözüm bulmazsa dünya buna benzer istikrarsızlaştırıcı krizlerin acısını çekmeye devam eder; çünkü İran’dan daha önde ülkeler var. Bunu hepimiz biliyoruz. Biz kitle imha silahlarının çoğalma tehdidiyle sürekli savaşacağız.
Geçtiğimiz yıl Rusya, uranyumu zenginleştirmek için uluslar arası merkezler kurmanın ilk adımını sundu. Biz bu tip merkezlerin sadece Rusya’da değil, sivil nükleer enerjinin yasal esas olduğu diğer ülkelerde de bulunması olasılığına açığız. Nükleer Enerjisini geliştirmek isteyen ülkeler bu merkezlerden yakıt üreteceklerini garanti edebilirler. VE tabi ki bu merkezler katı Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetimi altında işler.
Amerikan başkanı George W. Bush’ un attığı son adımlar Rusya’nın önergelerine benzerlik gösteriyor. Bence Rusya ve ABD nesnel ve eşit bir şekilde kitle imha silahlarının ve bunların geliştirilmesinin yaygınlaşması rejimini güçlendirmekle ilgileniyor. Yaygınlaşmada yeni ve daha katı ölçüler geliştirmede lider rolünü nükleer ve füze kapasitelerinde öncü olan bizler üslenmeliyiz. Rusya böyle bir görev için hazırdır. Bizler Amerikalı arkadaşlarımızla görüme sürecindeyiz.
Genel olarak, kendi nükleer yakıt döngüsündeki kapasitelerini kurmanın ülkelerin kendi işi olmayacağı, ama yine de kendi nükleer enerjilerini geliştirme ve enerji kapasitelerini güçlendirme fırsatlarının olduğu bütün bir siyasi motivasyon ve ekonomik uyarıcı sistemini kurmak hakkında konuşmalıyız.
Buna bağlı olarak, Uluslar arası Enerji Ortaklığından biraz daha detaylı bahsedeyim. Sayın Federal Almanya Şansölyesi da bu konuya kısaca değindi. Rusya, enerji sektöründe herkes için geçerli standart Pazar prensipleri ve saydam şartlar oluşturmaya çalışmaktadır. Enerji ücretlerinin siyasi spekülasyonlar ve ekonomik baskı veya şantajla değil de Pazar tarafından belirlenmesi gerektiği gayet açıktır.
Biz ortaklığa açığız. Yabancı şirketler tüm büyük enerji projelerimize dahil olmaktadır. Farklı kaynaklardan alınan verilere göre; Rusya’da petrol çıkarma işinin %26’ lara varan kısmı, lütfen bir düşünün, yabancı sermayeye aittir. Örnek verin, bana Rusya’nın batılı ülkelerin kilit ekonomik sektörlerine dahil olmasına örnek verin. Bu tür örnekler bulamazsınız.
Rusya’ daki yabancı yatırımlarla Rusya’nın diğer ülkelerdeki yatırımlarının oranını da hatırlatmak istiyorum. Bu oran neredeyse elliye birdir. Ve burada Rusya ekonomisinin sağlamlığına ve açıklığına açık bir örnek görüyorsunuz.
Ekonomik güvenlik, herkesin ortak kurallara bağlı kalacağı sektördür. Biz buna adil bir şekilde katılmaya hazırız.
Bu yüzden Rusya Ekonomisinde daha da çok fırsatlar ortaya çıkıyor. Uzmanlar ve batılı ortaklarımız bu değişimleri değerlendirmektedir. Rusya’ nın OECD’ deki kredi puanının artması ve dördüncü gruptan üçüncü gruba yükselmesi gibi...Ve bugün Münih’ te bu konferansı Alman dostlarımızın yukarıdaki konuda yardımlarına bir teşekkür olarak kullanıyorum.
Dahası, bildiğiniz gibi, Rusya’ nın Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ‘ne katılma süreci son aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Uzun süredir konuşmanın özgürlüğü hakkında kelimeler, bağımsız ticaret, ve eşit haklar, bazı sebeplerden dolayı Rusya pazarıyla ilgili olarak çeşitli konuşmalar duymakta olduğumuzu belirtmek isterim.
Ve doğrudan küresel güvenliği etkileyecek önemli bir konu daha var. Bugün birçok kişi yoksulluk hakkında konuşuyor. Bu kürede aslında ne oluyor? Bir yandan dünyanın en fakir ülkelerine yardım amaçlı programlar için parasal kaynaklar ayrılıyor, hatta bazen çok büyük kaynaklar ayrılıyor. Ama dürüst olmak gerekirse, çoğumuz biliyoruz ki bu yardımlar yardımı yapan ülkenin şirketlerinin de aynı zamanda büyümesiyle ilişkileniyor. Ve öte yandan, gelişmiş ülkeler aynı zamanda tarımsal sübvansiyonlarını muhafaza etmekte ve bazı ülkelerin ileri teknoloji ürünlere ulaşmasına limit koymaktadır.
Ve bu durumları bir yandan hayır yardımlarına dağıtım yapmak, diğer yandan ise sadece ekonomik gerilemeyi önlemek değil, bundan kar da elde etmek olarak nitelendirebiliriz. Sorunlu bölgelerdeki artan sosyal gerginlik köktencilik, marjinallikle sonuçlanır; terörizmi ve yerel çatışmaları besler. Ve bütün bunlar diyelim ki Orta Doğu gibi dünyanın genelinin adil davranmadığı bir bölgede olursa, küresel istikrarsızlaşma riski vardır.
Dünyanın önde gelen ülkelerinin bu tehdidi görmesi gerektiği gayet açıktır. Ve bu yüzden küresel ekonomik ilişkilerde herkese gelişme şansı ve olasılığı veren daha demokratik, daha adil bir sistem geliştirmeleri gerekir.
Sevgili Bayanlar ve Baylar, Güvenlik Politikası üzerine Konferansta konuşurken Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE)’ nın aktivitelerinden bahsetmemek imkansızdır. Bilindiği üzere, bu örgüt güvenliğin tüm yönlerini: askeri, siyasi, ekonomik, insani yönlerini ve genelde de bu yönlerin birbiriyle ilişkilerini test etmek (bunun üzerinde durayım) amacıyla kurulmuştur.
Bugün olan neyi görüyoruz? Bu dengenin açıkça talan edildiğini görüyoruz. İnsanlar AGİT ‘i (OSCE) bir tek veya bir grup ülkenin siyasi çıkarlarını arttıran basit bir araç haline getirmeye çalışıyor. Ve bu görev AGİT’in (OSCE) ülke kurucularının kesinlikle hiçbir şekilde alakası olmadığı bürokratik sistemiyle gerçekleştiriliyor. Karar verme prosedürleri ve sivil toplum kuruluşları denilen kurumların dahil olması bu göreve hizmet etmektedir. Bu kuruluşlar yasal olarak bağımsızdır fakat belirli amaçlarla finanse edilmekte ve dolayısıyla kontrol altında tutulmaktadır.
Kurulma belgelerine göre, insani yönüyle AGİT (OSCE) talep edilmesi halinde üye ülkelere uluslar arası insan hakları konusunda asistanlık yapmak için tasarlanmıştır. Bu önemli bir görevdir. Biz bunu destekliyoruz. Ama bu diğer ülkelerin iç işlerine karışma , daha da önemlisi ülkelerin nasıl yaşayacağını ve gelişeceğini belirleyen bir rejim empoze etme anlamına gelmez.
Bu tür müdahalelerin demokratik ülkelerin gelişmesine katkı sağlamadığı gayet açıktır. Tam tersine, bunlar o ülkeleri bağımlı ve sonuç olarak da politik ve ekonomik olarak istikrarsız hale gelmesini sağlar.
AGİT’ in (OSCE) ilk görevleri ve egemen ülkelerle saygı, güven ve saydamlık üzerine kurulan ilişkileri ile yönetilmesini umuyoruz.
Sevgili bayanlar ve baylar!
Sonuç olarak şunları belirtmek istiyorum. Bizler- kişisel olarak ben- çok sık olarak ortaklarımızdan, Avrupalı ortaklarımızdan Rusya’ nın dünya meselelerinde daha aktif rol alması gerektiği yönünde öneriler alıyorum.
Bununla ilgili olarak küçük bir hatırlatma yapayım. Bizi bu yönde teşvik etmenize pek de gerek yok. Rusya bin yılı aşkın tarihe sahip bir ülkedir ve her zaman bağımsız bir dış politika izlemiştir.
Bu geleneği bugün değiştirmeyeceğiz. Aynı zamanda, dünyanın nasıl bir değişim geçirdiğini çok iyi biliyoruz ve elimizdeki fırsatları ve potansiyeli gerçekçi bir şekilde değerlendiriyoruz. Fakat elbette sadece küçük bir grup için değil tüm dünya için güvenlik ve refahı sağlayacak adil ve demokratik bir dünya düzenini oluşturmada birlikte çalışabileceğimiz sorumlu ve bağımsız ortaklarla işbirliği yapmayı bizler de arzu ederiz.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
(http://www.securityconference.de/konferenzen/rede.php?menu_2007=&menu_konferenzen=&sprache=en&id=179&)


Petrol Yasası’nın tartışıldığı Ceviz Kabuğu’nda
izleyicilere sorulan, “Türkiye’de çıkan petrol
millileştirilmeli mi, özelleştirilmeli mi?”
sorusuna 12 bin cevap geldi.
“Petrol millileştirilsin” görüşünü savunanların oranı yüzde 99 oldu.
VETO EDİLEN PETROL KANUNU, BİR KEZ DAHA CEVİZ KABUĞU MASASINA YATIRILDI Bu yasa, talan yasasıdır!
CHP’li Tacidar Seyhan, Petrol Yasası’yla halkın parasının yabancıya hibe edilmek istendiğini belirtirken, ANAVATAN’lı Sarıbaş “ Kapitülasyon ve manda mantığıdır bu” dedi
AKP Hükümeti tarafından hazırlanan, ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen yeni Petrol Yasası’nın AKP’liler tarafından yeterince bilinmediği ortaya çıktı. Önceki gece, Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk televizyonunda yayınlanan Ceviz Kabuğu programında Sezer’in veto ettiği petrol yasası bir kez daha tartışıldı. 6,5 saatle yeni bir canlı yayın rekoru kırılan programa TBMM Enerji Komisyonu üyeleri AKP Aydın Milletvekili, “Acar Petrol” ün sahibi Ahmet Rıza Acar ile CHP Adana milletvekili Tacidar Seyhan katıldı. Programda sorulara net yanıt veremeyen ve ekran başındakileri çileden çıkaran AKP milletvekili, savunduğu tezleri kanıtlayamadı.
AKP’li Acar savunduAKP Milletvekili Acar, “Bu yasa Türkiye’yi dışa bağımlılıktan kurtarıyor” derken, yasada milli petrol şirketi TPAO’nun lehine olan maddelerin kaldırılmasını açıklayamadı. Acar’ın sürekli olarak kendi sözleriyle de çelişkiye düştüğü görüldü. AKP milletvekilinin “Türkiye sürekli olarak etrafına düşmanlık üretti” demesi üzerine ile Hulki Cevizoğlu sert cevap verdi: “Yani, Türkiye Batı’nın ülkemizde PKK terörünü desteklemesi gibi o ülkelerde terör örgütü kurup onları rahatsız mı etti? Binlerce gencini mi şehit etti? Onlara gizlice silah mı verdi? Ekonomik olarak baskı mı uyguladı? Bu nasıl mantıktır? Yıllarca Türkiye üzerinde düşmanlıklarını gösterenlere karşı bunu nasıl söylersiniz?”
Yakıt bulamamıştıkCHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan, yasaya ağır eleştirilerde bulundu: “Bu yasa, bir talan yasasıdır. Bu yasa ile, halkın parası yabancıya hibe ediliyor. Kimsenin buna hakkı yoktur. Yabancı petrolcüleri Kabotaj (sularımızdaki egemenlik hakkımız) Kanunu’ndan muaf tuttular. Yabancı petrol şirketleri, gelip Türkiye’de petrol arayacak, her türlü arama masraflarını vergiden düşecekler, hatta açtığı kuyuları kapatırsa bunun masrafını da düşecek. Kazandığı da en çok yüzde 40’a kadar vergilendirilecek. Ayrıca, ‘memleket ihtiyacı için harcama’ maddesi de kaldırıldığı için, yabancılar Türkiye’den çıkardığı petrolü tümüyle yurt dışına çıkaracak. Bunun sıkıntısını Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ambargo yediğimiz sırada anlamıştık. Savaş uçaklarımız yakıt bulamamıştı. Sayın Cumhurbaşkanı da buna vetosunda buna işaret etmiştir. Bu yasa dudak uçuklatacak düzenlemelerle doludur.BTC (Bakü Tiflis Ceyhan) Boru hattında da hissemiz yüzde 25’ten yüzde 6,5’a inmiştir. Burada en çok 300 milyon dolar kazanmamız söz konusudur. Bu kadarcık paranın bile garantisi yoktur.”
Lozan deliniyorCeviz Kabuğu’na telefonla bağlanan Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk ise, “egemenlik haklarımızın elimizden alındığını” söyledi ve ağır eleştirilerde bulundu: “Bu kanun sadece ekonomik çıkarları değil, egemenlik haklarımızı da taciz ediyor Yabancılara verilen haklar âdeta imtiyaz niteliğinde. Türkiye’nin kabotaj hakkını rahatsız ediyor. Cumhurbaşkanı Lozan’la elde edilen haklarımızın saf dışı edildiğine dikkate çekiyor. Türkiye’nin egemenliği taciz ediliyor. Bu kanun, Türkiye üzerinde yürütülen Batı Operasyonları ile ilgilidir. İktidarın akıl almaz zaafı vardır. AB kurmaylarını memnun etmek adına yapılıyor. Devletin haklarını indiren bir garabettir. Türkiye’nin sistemli çökertilmesi operasyonudur.
Talihsiz bir yaklaşımBunun AB ve BOP’la ilgisi vardır. Çanakkale’yi geçemeyenlerin ekonomik rövanşıdır. Bütünüyle bir teslimiyet ifade ediyor. AKP milletvekili ‘Türkiye etrafına sürekli düşmanlık üretti’ dedi. Bu nasıl yaklaşımdır? Yabancıların Türkiye üzerindeki bir hayli tasallutunu bilmeyen var mıdır? Türkiye’nin direnç noktaları yok ediliyor. Bir siyasetçinin bunun söylemesi büyük talihsizliktir.” Menfaat görecelidirAKP Aydın milletvekili Ahmet Rıza Acar’ın bu sözler üzerine “Milli menfaatler görecelidir. Petrolün yurt dışına çıkarılması, ihraç edilmesi milli menfaat kapsamındadır” demesi ise büyük tepkilere neden oldu.
Geleceği ipotek altına aldılar DSP Genel Başkanı Yardımcısı, eski Devlet Bakanı Masum Türker, “AKP milletvekili, devleti ekonomiden çıkaran misyonun temsilcisi gibi. AKP, Türkiye’nin geleceğini ipotek altına aldı. Bilgi kirlenmesi ile gerçeği karıştırıyorlar. Bu petrol kanunu, Irak’taki gibi ülkeyi dış güçlere teslim ediyor. Bu kanun kabul edilirse, yabancılar Sultanahmet Camii’nin avlusunda bile petrol arayabilecek. Bu yasayla TPAO’yu yabancılara satmanın altyapısını hazırlıyorsunuz. Tek parti diktatörlüğü uygulanıyor” dedi. Ceviz Kabuğu’na telefonla bağlanan “İran Devleti Petrol Danışmanı” Prof. Dr. Ahmet Ercan ise, ilginç bilgiler verdi: “TPAO İran’a gelip petrol arama-çıkarma araştırması yapsın. İran buna izin veriyor. Kapı Türklere açık. BTC bizim değildir, Mete Göknel’i onaylıyorum. O projenin sismik araştırmalarını ben yaptım, yakından biliyorum. Ayrıca, ‘Birinci Dünya Savaşı’ değil, ‘Birinci Petrol Savaşı’ olmuştur. 1914’de, dünya petrolünün yüzde 57’sini Osmanlılar kontrol ediyordu. Osmanlıyı parçalayanlar, petrolün hesabını yapmışlar, ona göre bölmüşlerdir. Misak-ı Milli sınırları da bu petrolün sınırlarıdır. Şimdi ise, bu petrol yasası ile Güneydoğu Anadolu ayrıcalıklı bir hale getirildi. AB dayatmaları ile de ayrıcalıklı hale getirildi. Oyun aynı oyundur. ”
Petrol millileştirilsinProgramda düzenlenen ankette izleyicilere, “Türkiye’de çıkan petrol millileştirilmeli mi, özelleşti-rilmeli mi?” sorusu soruldu. 12 bin oyun geldiği ankette, “Petrol millileşti-rilsin” görüşünü savunanların oranı yüzde 99 oldu.
Para gelsin, imanı bile satarız zihniyeti buYine telefon bağlantısıyla katılan ANAP TBMM Grup Başkan Vekili, eski AKP’li Süleyman Sarıbaş da, AKP’ye ağır eleştiriler yöneltti: “Tam bir AKP zihniyeti görüyoruz. Her şeyi maddeye endekslemişler. Millilikten uzak, para gelsin imanı bile satarız zihniyeti bu. Türkiye’yi yabancılara peşkeş çekmek için tipik bir örnektir bu. Bu kanunu koltuğunuzun altına kim verdi? Milleti dinlemiyor, emir verenleri dinliyorsunuz.
Ülkenin teminatıUluslar arası küresel güçler, diğer ülkelerde tankla tüfekle yaptıklarını Türkiye’de kanunla yapmak istiyorlar. Uluslararası şirketler Türkiye’de petrol araştırma yapıp gitti, arkasından bu kanun çıktı. Türkiye’nin Kafkasya ile bağını koparmak istiyorlar.sizin kadar kimse ülkeyi satmadı. Kapitülasyon ve manda mantığıdır bu.” Bu ağır eleştirilere cevap veren AKP milletvekili Acar, gülümseyerek “BOP sizin aklınızı başınızdan almış, biz bu ülkenin teminatıyız... Boyuna atıyorsunuz...” dedi. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı üzerine yapılan tartışmada Acar’ın “Devletler de bazen yıkılabilir ” demesi ortamı gerdi. ANAP’lı Sarıbaş, “Bu, Türkiye de yıkılabilir anlayışıdır” dedi.
CHP’yi suçladıProgramı arayan Enerji Komisyonunun AKP’li başkanı, AKP Kütahya milletvekili Dr.Soner Aksoy ise, “Enerji ile ilgili çıkarılan yasaların yüzde 99’una CHP evet demiştir. Siz petrol işletmelerinin kapatılmasından yanasınız. Bir dolara mermi sıkacak durumdayım, ama petrolü çocuklarımız için yer altında saklayacağım, öyle mi?” dedi. AKP’li Aksoy, BTC petrol boru hattı projesinin de “Yüzyılın projesi olduğunu” ileri sürdü. CHP’yi de eleştiren AKP’li Aksoy, “Sizinki 1930 CHP zihniyetidir. Devlet yatırım yapa yapa özel sektörü kısır bıraktınız” şeklinde konuştu.
BTC yüzyılın yüz karasıBOTAŞ’ın eski Genel Müdürü Mete Göknel’in telefonda verdiği bilgiler ise, AKP’li milletvekillerinin açıklamalarını tekzip etti. Göknel şunları söyledi: “Sizin söylediğinizin aksine, Rusya Dışişleri Bakanı, enerji kaynaklarını yabancılara teslim etmeyeceğini açıkladı. Sadece, Sibirya’da çalışacak Rus bulamadıkları için Çinlilerle özel bir anlaşma yaptılar, o kadar. BTC projesi de yüzyılın projesi değildir.
Hakkımız yokYatırımın üçte ikisi bize kalmadı. İşin ameleliği bize kaldı. BTC üzerinde hiçbir hakkımız yok. Hiçbir zaman müdahale ya da engellememiz söz konusu değil. Bu hükümetler arası bir anlaşmadır. Ayrıca, Türkiye’den geçen boru hattının güvenliği sağlanamazsa uluslar arası güç korumaya gelecek. Bunun hangi güç olduğu da bellidir. Boru hattını sahibi BTC Konsorsiyumu. Bunun da yüzde 40’ı İngiliz milli petrol şirketi BP’dir. Bizim hissemiz ise sadece yüzde 6,5’dur. Bu hat bizim değil, sadece işletmesini aldık.”
Proje sulandırıldıBu sözler üzerine Hulki Cevizoğlu, “BTC projesi, AKP’li Aksoy’un dediği gibi yüzyılın projesi mi, yoksa yüzyılın yüzkarası mı? Ayrıca, 1 Mart tezkeresi ile ABD askerlerinin Türkiye’ye gelişi engellendi ama, BTC anlaşması ile yabancı silahlı güçler mi gelecek?” diye sordu. Eski BOTAŞ genel Müdürü ise şu karşılığı verdi: “Hayır, yüzyılın projesi değil. Proje sulandırıldı. Dolum merkezi Ceyhan olursamusluk bizde kalır. İsrail’e Kızıldeniz’e hat verirseniz hiç etkisi olmaz. Üstelik çevre ülkeleriyle papaz olursunuz.”
Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

İlginçtir Türkiye’de gündem bırakın haftayı gün içinde dahi değişebiliyor.Bizlerde bu akarsuyun içinde akarken görüntüleri yakalayıp paylaşmaya çalışıyoruz.
Gün geliyor Sn. Büyükanıt Paşa’ya kızıyoruz hala kamuflajını giymediği ve Kuzey Irak’a bizleri götürmediği ve topu hükümete dolayısıyla meclise attığı için.
Gün geliyor MHP kongresinde yaşanan güya demokratik ortamda yapılan (sanki birden fazla aday varmış gibi ) MHP Genel Başkanlık seçiminin traji komikliğini ve Dr.Devlet Bahçeli’nin bilerek olduğunu düşünmek istemediğim ama somut olarak milliyetçi harekete verdiği zararı.
Gün geliyor Mehmet Ağar’ın Düz Ova söylemine kafayı takıyoruz.Bizim için çok önemli olduğunu düşündüğümüz ve Vatan’a ciddi emeği geçmiş bir insanın gaflarını dile getirmeye çalışıyoruz hem ciddi ortamda hem de sıra gecesinde…
Ama akarsu akmağa devam ediyor ve bizi bu defa alıp İran’a götürüyor.
İran Gazetelerine baktığımızda Türkiye-İran ilişkilerinde yeni bir dönem başladığını ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ülkelerini ziyareti ile bu ilişkinin yol kadettiğini söylüyorlar.
Aslında olması gereken bu.Biz sonuçta sınır komşusuyuz ve zaman zaman çıkarlarımız çatışsa da gerektiğinde PKK sorunu ve Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda aynı ağızdan konuşabildiğimiz ve ortak paydada bulaşabildiğimizi dosta ve düşmana ve hatta dost ve müttefikimiz olarak gözükenlere de göstermiş oluyoruz.
Yukarıdaki bu uzun cümleyi kurduktan sonra bir de madalyonun öbür yüzüne bakıyorsun.Görüşme sonrası sabah erkenden ABD’nin Ankara Büyükelçisi Wilson,soluğu Dışişleri Bakanlığı’nda alıyor(Gerdek gecesi sabahı kızını arayan anne misali).Abdullah Gül ile yapılan görüşme 45 dakika sürüyor ve bu basına “Rutin” bir görüşme olarak açıklanıyor.
Gönül istiyor ki T.C. Başbakanı özgür iradesi ile kimsenin ve hiçbir ülkenin mesaj taşıyıcısı olmadan diğer ülkelerle görüşsün ve öncelikli olarak T.C.’nin kutsal çıkarlarını korusun !
Gönül bu AK’a da konuyor yoka da.
Daha önceki yazımda da belirtmiştim.İsrail’in nükleer güce sahip olması Türkiye için ne kadar tehlikeli ise İran’ın nükleer güce sahip olması da o kadar tehlikelidir.Fazla ve ya az değil.İran’ın bu güce sahip olmasında fayda vardır ve kesinlikle Türkiye’de gerek Avrupa gerek Rusya ve gerekse Japonya ile işbirliği yaparak İran ile aynı zamanda nükleer güce sahip olmalıdır.Olmazsa ne olur?
Ne olacak:Su akar Türk bakar.



Sabih Samur 06 Aralık 2006