Altemur Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altemur Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kılıç Ali'nin gazeteci ve diplomat oğlu Altemur Kılıç'ın cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedildi. Kılıç için Levent Camisi'nde kılınan cenaze namazına Başbakan Yardımcısı Türkeş ile çok sayıda kişi katıldı.

23 Ekim 2016 Pazar

 Atatürk'ün yaveri ve silah arkadaşı Kılıç Ali'nin gazeteci ve diplomat oğlu Altemur Kılıç'ın cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Kore gazisi olan Altemur Kılıç için Levent Camisinde askeri tören düzenlendi. Kılıç'ın Türk bayrağına sarılı tabutunun üzerinde fotoğrafı yer alırken, tabutun başındaki bir asker de Kılıç'ın babası Kılıç Ali'nin İstiklal Madalyasını taşıdı.


Namaz öncesi taziyeleri Kılıç'ın eşi Güzide Kılıç ile torunları Murat ve Kemal Muşkara kabul etti.

Kılıç için öğle vakti kılınan cenaze namazına Kılıç'ın yakınları, Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş ile gazeteciler Altan Öymen, Oktay Ekşi, Tufan Türenç, Hıncal Uluç ve işadamı Yılmaz Ulusoy, emekli diplomat Onur Öymen, ile Veli Küçük, Kore gazileri ve arkadaşları katıldı.



Cenazeye, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Erdoğan Demirören ve eşi, ADD İstanbul Şubeleri, Hüsamettin-Dilek Cindoruk, Müjdat Gezen de çelenk gönderdi.

"YURTSEVERLİĞİNİ, MİLLİYETÇİLİĞİNİ BIRAKMAMIŞ BİRİDİR"


Başbakan Yardımcısı Türkeş, törende gazetecilere yaptığı açıklamada, Altemur Kılıç'ın gazeteci ve diplomat olmanın ötesinde merhum Kılıç Ali'nin oğlu olması, Cumhuriyet'in ilk dönemini, çocuk olarak yaşamış, birebir gözlemlemiş biri olduğunu anımsatarak, "İleri yaşına, nefesini verdiği son güne kadar yurtseverliğini, milliyetçiliğini bırakmamış biridir. Rahmetli babamın arkadaşı, benim de ağabeyim olan bir insandı. Kaybını üzüntüyle karşılıyoruz. Türk milletinin başı sağolsun." dedi.

Altan Öymen de Altemur Kılıç'ın önemli bir gazeteci olduğunu belirterek, "Sadece gazeteciliğe değil, Türkiye'nin tanıtım faaliyetine de büyük katkılarda bulunmuştur. Basın yayın genel müdürü olarak yurt dışında basın ateşeliklerinde bulunarak, o alanda büyük hizmetler vermiştir. Türk televizyonunun gelişimine büyük katkısı olan bir gazetecidir. Türk basını için ölümü büyük bir kayıptır." diye konuştu.



Oktay Ekşi ise Kılıç ile karşıt görüşlerden olduklarını dile getirerek, "Ama benim gibi ona karşıt görüş sahibi olan insanların çok belirgin olarak tespit ettiği bir şey vardı, medeni bir insandı. İlişkilerimizde hiçbir zaman farklı görüşlerin mensupları olmamız nedeniyle gerginlik söz konusu olmazdı." ifadelerini kullandı.

Altemur Kılıç'ın cenazesi, kılınan namazın ardından askerlerin omuzlarında cenaze aracına taşınarak, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda babasının kabrinin üzerine defnedildi.







DORUKTÜRK MERKEZ, 23 Ekim 2016


Başka bir gazetenin iç işlerine karışmak, dışarıdan ahkam kesmek caiz değil. Fakat Milliyet gazetesi Türkiye’nin çok eski ve çok önemli bir gazetesi. Rahmetli Ali Naci Karacan tarafından kurulalı beri Türk toplumunda inkar edilemez bir yeri var. Bütün yazarları tasvip etmesem de demokratik hayatta bu işlevi ihmal edilemez. Kaldı ki Milliyet’in özellikle benim için başka bir yeri var. Ali Naci Bey, Milliyet’e yeniden hayat verirken, babamın anılarını yayınlamakla tiraj sağlamıştı. Sonra oğlu okul arkadaşım, yeni hamle yaparken benim de kadroya katılmamı önermişti. Galiba Genel Yayın Yönetmeni olarak. Fakat o sırada DEVİR dergisini çıkartmaya hazırlandığım için sarfınazar ettim ve Genel yayın Müdürlüğü için rahmetli Abdi İpekçi’yi önerdim. Abdi o sırada Kore’de vatan hizmetinde idi. Ona yazdım ve gelince de elinden tutup Karacanlara götürdüm.
Sonrası malum; bence Türk gazeteciliğinin en mümtaz kişisi olan Abdi ekibiyle Milliyet’i Türkiye’nin en iyi gazetesi yaptı. DURUM başyazıları zamanın en objektif durum değerlendirmeleri, iç ve dış siyasetin pusulası gibiydi. Abdi, Milliyet bünyesinde gazetecilik yanında “Yıllık, Almanak” gibi yayınları ve ’Milliyet Yayınları’nı başlattı. Vefalı bir kişiydi. 27 Mayıs darbesinde tıkıldığım Yassıada’dan çıkmamdan sonra bana Milliyet Grubu’nda yer verdi. Milliyet Yayınları’nın başına getirdi. Ercüment’in oğlu Ali’nin yetişmesinde ve gazeteci olmasında biraz emeğim geçti. Onu oğlum gibi severim. Abdi’ye, Karacanlara vefa borcumdan başka, bütün bu sebeplerle Milliyet ve geleceği hususunda biraz konuşmaya, yazmaya ve endişelenmeye hakkım var.

***

Abdi İpekçi daha suikasta uğramadan, aslında Taksim’de yedek parçacılık yapan Aydın Doğan herhalde bir gazetenin ticari işlerine yarayacağı düşüncesiyle Milliyet’i almak -hatta beni aracı kılmayı düşünmüştü- istemişti. Teklifi Abdi’ye götürdüm, şiddetle reddetti. Fakat Abdi ölünce Ercüment herhalde Milliyet’i onsuz yürütemeyeceğini düşünerek gazeteyi Aydın Bey’e sattı ve Milliyet bundan sonra Aydın Doğan’ın kendi deyimiyle “market” oldu.
Her gazetede çeşitli düşüncelerde yazarlar olması mümkündür hatta gereklidir ama Abdi sağken, bunları dengelerdi. Aydın Bey döneminde veya “marketinde” bu denge bozuldu. En sonunda Aydın Bey kendisi dengeleri muhafaza edemeyeceğini anladı ve gazetenin AKP hükümeti “nezdinde” asıl ticari çıkarlarına sekte vuracağı için Milliyet ve Vatan’ı Demirören-Karacan Grubu’na sattı.
Ama Demirören’le Ali Karacan arasında Milliyet’in mahkeme karar verene kadar kayyım tarafından idare edileceği bir alacakaranlık devir başladı. Bu işin hukuki ve mali ayrıntıları hususunda ahkam kesecek değilim. Ancak beni rahatsız eden husus; Milliyet ve Vatan’ın çoğu yazarlarının gazeteci kökenli ve Milliyet kurucularının torununun mücadelesine destek olacakları yerde gazetecilikle ilgileri sadece ticari maksatlı olan Demirörenleri desteklemeleri en azından gazetecilik mesleği açısından ayıp.

***

Gazetecilik ticaret değil... Yazarların da gazeteleri ve geleceği hususunda söz hakları var ama bence bu hakkı dedesinin, babasının mirasını korumak için mücadele eden Karacanlardan yana kullanmaları hem daha makul hem de etik olurdu.
Bu yazarlar, Milliyet’te hakları olan Karacanlara “Ellerinizi Milliyet’ten çekin” diyorlarmış. Çünkü para ve galiba siyasi güç Demirörenlerde olduğu için!...
Daha önce de bu konuda yazmıştım; Siz Hazreti Süleyman olun da karar verin, “oksijensizlik” yüzünden çocuğunu kaybetmek acısını çeken “babadan”mı yoksa para sahibi oldukları için heveslerini tahakkuk ettirecek ve “organ” nakledenlerden mi yanasınız?..
Ben eski bir Milliyet mensubu ve baba dostu olarak bu mücadelede Karacanların yanındayım.



Altemur Kılıç
Abesle iştigal… Lafı güzaf. Havanda su dövmek! Bu deyimleri çok kullandığımın farkındayım ama ne çare ki şu sırada Türkiye’deki durumlarını en açık olarak bu tabirler ifade ediyor…
Ve “bile bile lâdes" oynuyoruz.
Bu, toplumdaki kafa karışıklığını gösteriyor: "Lâdes" kemiğinin "kırılmasının" bedeli çok ağır olacak.
Kürt sorunu ve özellikle şu sırada PKK’nın ve DTP’nin "eylemsizlik-ateşkes", "Demokratik özerklik" açılımları, girişimleri konusunda söyledikleri, onların kafalarının hiç de karışık olmadığını, hiç de havanda su dövmediklerini, laf-ı güzaf ve abesle iştigal etmediklerini gösteriyor…
Onlar ne söylediklerini, amaçlarını biliyorlar ama bizim tarafta hem gaflet, hem de “ihanet" var... TV programlarında bu durum çok daha bariz şekilde görülüyor!
"Gaflet" iktidar olarak başımızda!
Erdoğan’ın "açılımı" başlı başına "abesle iştigal"di.
Bölücülüğe karşı direnci gevşetti.
Bölücüler bu zafiyet alametinden güç aldılar ve şimdi de azıyor, taleplerini gittikçe arttırıyorlar… Daha doğrusu, talepler hep aynı, şimdi daha pervasızca açıklıyorlar hatta ültimatomlar veriyorlar.
Fakat iktidarın gafleti Büyük Kürdistan’ı istemiyoruz.
Referandum öncesinde Güneydoğululara “evet” dedirtmek için bölgedeki söylediklerine ne ad vermeli?
TC'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Dersim’de kendisini dinleyen "bindirilmiş kıtalara" soruyor: "CHP’nin yeni genel başkanı nereli?" Kendisi yanıtlıyor, Dersimli…
İkinci soruyu ekliyor: "Dersim’in köylerini vergi vermediler diye kim bombaladı?" Yine kendisi yanıt veriyor: "CHP bombaladı" ve ekliyor: "O zamanki Cumhurbaşkanı’nın emriyle bombaladı. Kimdi Cumhurbaşkanı? İnönü’ydü" diyor...
Aslında, Erdoğan’ın suçladığı bu devletin kurucusu Kemal Atatürk…
Çünkü "Dersim isyanı" 1937’de başlatılmıştır.
O tarihte Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü Başbakan, ancak 25 Ekim’den itibaren de Celâl Bayar Başbakandır.
Cehalet mi, gaflet mi, yoksa dolaylı olarak Mustafa Kemal'i suçlamak mı? Bunun adını siz koyun.
Başbakanın bu konuşmaları üzerine hakkında suç duyurusunda bulunan CHP Milletvekili Onur Öymen, Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Dursun Atılgan, Demokrat Parti Genel İdare Kurulu Üyesi Mehmet Arif Demiler, başvurularında şikâyetlerini özetlemişler: Ulusumuzun birliği, ülkemizin tümlüğü ve devletimizin tekliği için en büyük tehlike başbakandır...
"Müştekiler" Başbakanın bu ifadelerinin eski adı "Dersim" olan Tunceli halkını isyana teşvik olduğunu da söylüyorlar...
Ben ekleyeyim, daha da ötesi şu sırada Devletin Başbakanının ağzından çıkan sorumsuz ve ölçüsüz sözler, PKK ve DTP'den gelen talepleri haklı gösteriyor ve bu taleplere kapı açmak demektir! Ve de, bir Başbakan'a yakışmayacak cehalettir de...
Kendilerine, danışmanlarının sufle ettiklerine bakmayarak, devlet arşivlerinden ve tarihçilerden bu "isyan" konusundaki gerçekleri okumasını naçizane tavsiye ederim.
Dersim İsyanı da önceki 23 Kürt İsyanı gibi vergi vermekten veya aş-iş, kimlik talepleri için çıkmamıştı. Bu isyanın da, önceki 25 PKK terör isyanının da maksatları ve kaynakları, tıpkı bugünkü durumda olduğu gibi yabancı tahrikleriydi. Avrupa devletlerinin ve ABD'nin çıkar hesapları için tahrik ettikleri başkaldırılardı...
Söylem ve yöntemler değişik olsa da kaynak ve amaç aynı: Türkiye’yi bölmek ve "Büyük Kürdistan'ı" gerçekleştirmek.
Şu sıradaki TV programlarından birine katılmış olsaydım, PKK sözcülerine sorardım ve buradan soruyorum: Sizler hakikaten TC içinde, ortak vatanda "Ne Mutlu Türküm diyene" anlayışıyla hep birlikte yaşamak mı istiyorsunuz? Yoksa nihai amacınız "Büyük Kürdistan" değil mi? Yiğitseniz açıklayın, “Evet amacımız Büyük Kürdistan” deyin veya “hayır istemiyoruz" deyin de havanda su dövmeyin ve bizi abesle iştigal ettirmeyin!
PKK oyunları hususunda yazmaya devam edeceğim ama son numara Ahmet Türk olmayan Kürt, ABD müdahalesini istiyor…
Ha şöyle, dilinizin altındaki baklayı çıkarın. İç çatışmaları tahrik ederek yapmak istediğiniz yabancı güçler müdahalesini açıkça isteyin! Türkiye’yi Lübnan, Afganistan yapın…
ABD, bunu çoktan ister…
Obama’nın Erdoğan’a son cevabı, Kıbrıs krizi esnasında, Johnson'un mektubu gibi. ABD’nin kimden yana olduğunu gösterdi…
Teröre karşı kullanılacak silahlara da "ambargo!"
DEPREM NOTU: 17 Ağustos depreminden sonra Sakarya’da Saddam’ın hibesiyle yaptırılan konutlardan depremzedeler hoyratça, hem de yöneticilere konut vermek için çıkarılacak… Sayın Erdoğan oraya gitse de, o insanların feryatlarını da dinlese! Oradan, o insanlardan "Evet" getirir mi?




Dinle beni Çocuk !
Bırak şimdi CHP, MHP, DP, HEPAR, BBP particiliği!
Onu sonra yine yaparsın.
Acilen ayağa kalk!
Benim Bursa'da 1933 senesinde gençlere yapmak zorunda kaldığım
ve tarihe BURSA NUTKU olarak geçen metni oku ve ezberle!!!
Sonra benim sağ kolum olan Kılıç Ali'nin oğlu Altemur Kılıç'ın
tüm köşe yazılarını da acil oku !!!
Ve artık benim fotoğraflarımı, sevdiğim şarkıları, türküleripaylaşarak vakit kaybetme!
Benden hiçbir beklentin olmasın;
sadece DAMARLARINDAKİ ASİL KANA GÜVEN!
Hasretle gözlerinden öperim.
Mustafa Kemal Atatürk

...
Bu operasyon -komplo-,
Türkiye üzerinde ve aleyhinde oynanmakta olan “Büyük oyunun” müstehcen bir perdesi!... Türkiye en kritik noktada...
Bütün tehdit ve tehlikeler sarmal olmuş; irticadan, bölücülükten, “Anayasa paketine” kadar!
İç ve dış “eşkıya” bu durum ve ortamda, Türkiye’deki bütün “kaleleri” düşürmek istemezler mi?
Yargının bağımsızlığı tehlikede...
TC ulus devlet yapısı değiştirilmek isteniyor.
En vahimi, son kale, Türk Ordusu yıpratılıyor, milletin ordusuna geleneksel saygı ve güveni sarsıyorlar...
Şehit cenazeleri bölücülere karşı mücadelede azmimizi artırırken, alçak PKK saldırılarını ve şehit cenazelerini meşum emelleri için kullanıyorlar!
En acısı, başarılı da oluyorlar!
Baykal istifa etmekle bizi, Atatürk milliyetçilerini üzdü ama, “şeytan arabasının” tekerine çomak soktu, şeytan taşladı!

Altemur Kılıç



10 Mart 2010, 01:26
Altemur Kılıç
14. Louis, Fransa'nın en uzun süre (1643-1715) tahtta kalan kralı…
“Louis Le Grand” (Büyük Louis), “Le Roi-Soleil” (Güneş Kral) olarak da anılır…
“Devlet benim (L'etat c'est moi)” deyip Fransa'yı 72 yıl mutlak monarşiyle yönetmişti.
Türkiye Cumhuriyetinin, 59. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, özellikle son girişimleriyle aynı yolda. Anayasayı değiştirecek, Yargıyı kuşatacak ve de Ordudan kurtulacak…
Bazı yörelerde “Padişah” diye karşılandı. Pek “estağfurullah" dediğini duymadık, görmedik! Aksine, beşuş bir çehreyle karşılıyor!
Erdoğan’ın, 2. Cumhuriyetin, Osmanlı-İslam Cumhuriyetinin, post-modern padişahı olacağını ben söylemiyorum, yabancı yorumcular da yazıyorlar…
Tabii, diğer “liberal”, 2. Cumhuriyetçiler bırakırlarsa! Şimdilik, bu 2. Cumhuriyetin önündeki başlıca engel, Türk Ordusu tamamen ortadan kaldırılana kadar, aralarında sıkı bir paslaşma–işbirliği var…
Yandaş, yazarlar, liberal sözde aydınlar da, Erdoğan'a toz kondurmuyorlar, öfkeli üslubunu “mutlakiyet” yönetimini ve anlayışını ancak, şöyle kenarından dokunuveriyorlar. Çünkü şu sıra Erdoğan onlara da lazım!
DEPREMDEN SONRA
Elazığ depremi, sadece yöreyi değil, acısı ile bütün Türkiye’yi ve de siyasi gündemi sarstı… Ve bu deprem, maalesef, Türkiye’nin her yerinde, her an olabilecek felaketten yapısal ve yönetimsel dersler alınması gerektiğini hatırlattı…
Bu arada, böyle bir felaket vukuunda, büyük kentlerde ortaya çıkabilecek çapulculuk, yağmacılık olayları ve fırsattan istifade, olası PKK eylemleri karşısında, EMASYA protokolü kaldırıldığına göre, askeri birlikler seyirci mi kalacaklar?
Bakın; Elazığ depreminde kurtarma ve halka sağlık ve gıda yardımı hususunda, en etkin görevi oradaki askeri birlikler üstlenmişler. Allah’ı var, Başbakan bu felaket üzerine, “kriz yönetimine” hemen el koydu, hükümeti, yönetimi seferber etti… Kendileri felaket bölgesine gitmedi.
1939 Erzincan depreminden hemen sonra, zamanın Cumhurbaşkanı İnönü Erzincan’a gitmişti. Ben İsmet Paşa’nın yaşlı bir depremzedeyi bağrına basmasının fotoğrafını unutmam.
Paradoks bu ya; O askeri birliklerin komutanı, “Ergenekon kapsamında” l. Nolu sanıklardan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk.
Erdoğan’ın, deprem bölgesine gitmemesinde Orgeneralle karşılaşmamak ince hesabı mı var?Başbakanın emri, üzerine TOKİ hemen işe başlayacak kerpiç binaların yerine sağlam toplu konutlar inşa edilecek…
Önceki akşam Arena programında, akıllı efsanevi sanatçılar, Zeki Alaysa ve Metin Akpınar, merak ediyorlardı: “İhaleler kimlerin üstünde kalacak?”
BEN DE BEN!
Erdoğan, depremden sonraki konuşmasında, “Benim Başbakan Yardımcım, Benim Bakanım, Benim polisim vb.” dedi. İlk defa değil, hep böyle der. Bu da bana 14. Louis’in “Devlet Benim” demesini hatırlattı…
Ama Erdoğan’ın “Benim ordum” dediğini pek duymadık!
Çok Devlet Başkanı, çok Başbakan gördüm; ne Atatürk’ün, ne İsmet Paşa’nın ve ne de sonrakilerin hep “Ben ben”, “Benim benim” dediğini duymadım, okumadım!
Erdoğan, “Milli İrade”yi sadece %47 oy çokluğunun temsil ettiğine inanıyor ve adeta “Benim Milli İradem” diyor ve “Devlet benim, her istediğimi yaparım” diyor!Ne var ki dünya 14. Louis’e, Hazreti Süleyman’a kalmadı sonunda!
Mademki Fransız tarihiyle başlamıştık; o tarihte bir de 16. Louis ve halk “açız” diye bağırırken “Pasta yesinler” diyen ünlü Kraliçe Marie Antoinette var.
Tespihte hata olmaz: 16. Louis ve eşi Fransız ihtilalinin, terör döneminde, giyotinde başlarını kaybettiler. Şükürler olsun ki artık “giyotin”, “ip” ve “idam” yok, gerçek demokrasi var; kendilerini devlet sananlar, iktidara tramvay demokrasiyle çıksalar bile, sonunda tahtlarından, halkın gerçek iradesi ve sağduyusuyla, indirilemiyorlar!
İKİLEM
Yabancılar, yabancı devletler ve medyadaki yorumcular Türkiye'deki gelişmelerden, hem umutlu hem de rahatsızlar…
Son gelişmeleri yakından takip eden Ojen Matthews, NEWSWEEK dergisindeki analizinde, çelişkiyi AB ve ABD için “ikilemi” olarak ifade etmiş; “Ordu yenildi, kâğıttan kaplan oldu, Erdoğan daha İslami bir Türkiye vizyonunu özgürce uygulayabilecek…
Ve bundan sonra ABD'nin İslamcılarla selamlaması gerekir” diyor ama hemen ekliyor: “Ordunun da politikaya müdahale etmesinin sonu da, demokrasi için zafer olması lazım. Ve daha çok demokrasi, bir ülkeyi daha liberal ve daha Avrupa yanlısı yapmalı…”
“Ancak paradoks şu ki daha demokratik bir Türkiye, daha Avrupa yanlısı veya daha Amerika yanlısı bir Türkiye anlamına gelmiyor… Türkiye'nin muhafazakâr Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, daha İslami bir Türkiye vizyonunu uygulamada özgür olacak. Fakat bu, daha çok demokrasi de daha çok liberalizm anlamına da gelmiyor.”

İnsan hiç kendisine fikirlerini okuyucularla paylaşması için köşe açan gazetesine ve onun yönetimine ve yazı işlerine sitem eder mi? Ve ya hangi şartlarda eder?
Sn. Mehmet Ali Dim fırsat bulup da okuduğunda eminim çok şaşıracak ve her zaman ki gibi bu yazımı da sansürsüz yayımlatacaktır.
2006 yılında Sn. Dim ve onun aracığıyla Sn. Altemur Kılıç büyüğümüz ile tanıştırılmamızın ardından, çok büyük kesiklik olmadan 3. yıldır zevkle ve gurur duyarak sizlere Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden ulaşıyorum.
Bu ulaşma maalesef gecikmeli oluyor(!)
Heyecanla ve gerçekten gündemi yakaladığıma inandığım yazımı, yaklaşık 3.(Üçüncü) hafta sonunda ve en son Sn. Dim’i cep telefonundan, olur olmaz bir saatte (her hangi önemli bir toplantısına, tabiri caizse bodoslama girerek) arıyorum.
Neden yazımın çıkmadığını sorduktan sonra sağ olsun her zamanki nezaketi ile (amatör heyecanımı ve vatan sevgimi bildiği ve anladığı için) “İlgileneceğim Sabih’ciğim” diyor.
Ve yazı ertesi gün yayımlanıyor.
“Ajda Pekkan, Sezen Aksu ve Kürtçülük Nağmeleri” başlıklı bir yazıyı yine yaklaşık 20 gün önce göndermeme rağmen ancak C.tesi günü yayımlandı!
Ha çok mu önemliydi?
Evet bence önemliydi!
Çünkü bu yazı yazılıp, e-posta olarak yazı işlerine gönderildikten iki hafta sonra Sezen Aksu gündeme bomba gibi düştü ve Sn. Başbakan ile açılım konusunda telefon trafiğine girdi.
Zeki bir gazete yönetimi köşe yazarını sahiplenerek bu konuyu gerekirse ön sayfaya taşır ve hatta manşete dahi çıkararak Alanya’daki yöresel bir gazetenin gündemi nasıl ve oluşumu takip ederek önceden yakalayabildiğini bütün Türkiye’ye ispat edebilirdi.
Bugün sadece 12-15.000 adet gibi gözüken tiraj genel ağ (internet) sayesinde inanılmaz boyutlara ulaşmakta konu Alanya’dan çıkmaktadır. (Çağ büyük düşünebilenlerin çağı olacak).
Sonuç olarak her şey vatan için.
Birileri kalkmış gözümüzün içine baka baka Federasyona doğru giden “Kürt Açılımı” adlı sürece sıcak bakmamızı isterken,
Askerin anlam veremediğim sessizliğini buruk bir şekilde izlerken,
Defalarca eleştirdiğim Sn. Devlet Bahçeli Memleketin Umudu ve tek tutanağı haline gelmişken,
Sn. CHP’nin Deniz Baykal’ı dik bir duruş sergiler gibi yaparken,
DTP ve Ahmet Türk zafer şarhoşluğu içinde; yakın gelecekte kurulacağından emin oldukları Kürdistan’ın başına Osman Baydemir’i mi yoksa Teröristbaşı Abdullah Efendi’yi mi? Getirmeliyiz diye düşünürken,
Bizde yazılarımızın neden zamanında çıkmadığını sorgulaya duralım.
Sorgulayalım ki bir NEFES daha bunlarla mücadele edebilsin!
İşiniz zor Sn. Mehmet Ali Dim!
Siz kalkın kişiye köşe verin sonrada köşenizi işgal eden bu kişiden sitem kabul edin.
İşte Yeni Alanya Gazetesi’nin ve Sn. Mehmet Ali Dim’in farkı !
En içten sevgi ve saygılarımla
Türkçe Kalın!

Sabih Samur 23 Ağustos 2009 Pazar 08:00

Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…

“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi.

Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.

Faruk,
"Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya."
diyor.

Teşekkürler,
Facebook Ekibi”

Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur

Kimden: AİTEMUR KIİIÇ (altemurkilic@ttmail.com)
Gönderme tarihi: 21 Haziran 2009 Pazar 07:20:34
Kime: sabihsamur735@hotmail.com


yazdıklarınız bana cesaret veriyor sevgili ikiz kardeşim

----- Original Message -----
From: sabihsamur735@hotmail.com
To: altemurkilic@ttmail.com
Cc: Yeniçağ Gazetesi
Sent: Sunday, June 21, 2009 12:29 AM
Subject: sabih samur kullanıcısının yazdığı yorum

Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum. Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin.
Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...
Sabih Samur
www.kirmizi-beyaz.blogspot.com

“Belge” konusu tıpkı “Ergenekon” davası gibi ve bu davayla birlikte, iddianamedeki kayıtlar, delil diye konulanlar “sahtedir-değildir” safhasını çoktan aştı, T.C. ve TSK için bir ölüm-kalım meselesi oldu; Ya “bizler”, Atatürk’ün Cumhuriyetini korumaya ant içmiş olanlar, ya da “onlar”, bu Cumhuriyeti yıkmak Orta Çağlara geri götürmek isteyen tüm şer kuvvetleri!...
Tuhaf olmaktan da öte akılları zorlayan bir şey var: Atatürk Cumhuriyetini korumaya ant içenleri, O’nun Cumhuriyetini yıkmaya ahdetmiş olanlar suçluyor ve yargılıyorlar... Bu, gözleri dönmüş “delilerin”, tımarhane haline getirdikleri ülkeyi ele geçirmeleri gibi bir fars, bir komedi değilse nedir?
“Genç Subayların” rahatsız oldukları söyleniyor... Gerçeği, neden gizlemeli.
Evet, sadece gençler değil bütün muvazzaf- emekli -yedeksubay ve askerler, hem de çok rahatsızlar! Ben, ölümün eşiğinde, yaşlı bir yedek subayım ve tarifsiz acılar içindeyim; Cumhuriyetin, bir “şeytan üçgeni” içinde, göz göre göre yutulmakta olduğunu gördükçe, uykularım kaçıyor, kâbuslarımda Mustafa Kemal’den ve babamdan, amcamdan fırça yiyorum; “Bu memleketi, bu hainlere iç ve dış düşmanların ellerine düşsün diye mi kurtardık?
Cumhuriyeti sağdan, soldan, birileri kendi bilmem kaçıncı Cumhuriyetlerini kursunlar diye mi kurduk?” diyesiler... Dramatize etmiyorum, aynen böyle!
Ordu düşmanları
TSK’ya, kendi ordularına düşman olanlar, her yeri her kesimi ve kurumu sarmışlar. TV programlarını işgal etmişler; Orduya ve Komutanlarına, boyuna kin kusuyorlar. Çok merak ediyorum; bu sönmez kinin sebebi ne? İnsan, kendi ordusuna neden, bu kadar husumet besler? Genetik mi? “Entel şıklık” modası gereği mi? Bazılarının babaları, büyük babaları askermiş; acaba bunun için mi karmaşık hisler duyuyorlar? “12 Mart-12 Eylül” hatıraları mı tepiyor? Ben bunların daha kötüsünü yaşadım ama kendi orduma düşman olmadım!
Bu, Türk Ordusu düşmanlarını temsil eden bir Ali Bayramoğlu var. “Belge” patlak verdikten sonra, daha fazla kin kusmak fırsatını buldu... Son yazılarının şu başlıklarına bakın:
“Asker ya değişecek ya değişecek- Başbuğ istifa etmeli-Askerin rengi açılıyor.”
Pekâlâ; Asker nasıl değişecek veya değiştirilecek? Fatih Altaylı cevabı, tabii cinasla veriyor: “Yapacak tek bir şey var. Silahlı kuvvetleri toptan kovalım... Genelkurmay Başkanı’ndan, yeni mezun teğmenine kadar tümünün işine son verelim!”
Bu, kara mizah değil. Bu adamlar gerçekten Ordudan ve komutanlarından kurtulmak isterler ve TSK’yı lağvedip yerine kendi işlerine yarayacak “lejyoner” veya “gurka” bir Asakir-i mensura, bir “Nizam-ı atika” ordusu kurmayı çok isterler... “Nizam-ı cedit”, yeni tarz demek. “Nizam-ı Atika”da, eski-geri nizam demek... İran’da bu yapıldı. İran generalleri, irtica çiçekleri, gözleri önünde büyürken fark etmediler ve işte bugünkü İran ordusu bambaşka. Komutanları top sakallı bir ordu! Şimdi İran halkının çoğunluğu, bu generallerden ve rejimden, kurtulmak için mücadele ediyorlar!
Evet; şimdi “Durum”, belgenin sahte olup olmadığı meselesini, çoktan aştı. Sahte veya tahrif edildiği, bilimsel olarak tespit edilse bile, inanmayacaklar, kulplar takacaklar... Zaten bunun işaretlerini de veriyorlar!
Dobra dobra sorarım; bugün, TC’ye karşı laik-üniter ulus devlete, Atatürk’e karşı gittikçe artan bir tehlike var mı yok mu? Ve bu tehdit ve tehlikelere karşı önlemler almak TSK’nın Genelkurmayının, yasal görevi değil mi? Ve Orduyu bu görevi yapamaz hale getirmiyorlar mı? Öyleyse ne yapmalı? Asker, bu “çoğunluk tramvayı demokrasisine”, “sizin-bizim” diye bölünmüş yargıya güvenip alanı, boyuna kıvıran politikacılara bırakıp, “kışlasında yan gelip yatmalı mı?” Belki akademik olarak öyle, ama ya gerçekte? Eğer askerler, tehditler karşısında, görevlerini ihmal etmişlerse, o zaman görevlerini, ihmal ettikleri için, cezalandırılmaları gerekir.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi, Altemur Kılıç

Sabih Samur Yorumu: Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum.Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin. Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...

Dünyanın gündemi "EKONOMİ"
Türkiye'nin gündemi "ÖZÜR"
Biz bu kadar dangalak mıyız? Birileri gündemi
elimize tutuşturuyor, başlıyoruz bülbül gibi şakımaya.
Bazen savunmaya geçiyoruz, bazen taarruza...
Kime neyi anlatıyoruz?
Kimden özür dileyeceğiz? Benim ecdadımı katleden,(bir zamanlar BENDEN olan) Ermeni çetelerinden ve torunlarından mı?
Şunu karıştırmayalım. T.C. vatandaşı olan, benle beraber askerlik yapan Ermeni kökenli Türk vatandaşı ile Kurtuluş mücadelemizde bizi kahpece arkadan vuran ve artık bizden olmayan, yurttaşımız olmayan Ermeni’yi ayırt etmemiz gerekiyor.
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen, bu kutsal vatan toprağını belki senden benden çok seven, koruyan ve sahiplenen Ermeni kökenli vatandaşlarımız var ve bu vatandaşlarımız gururla;
“Önce Türküm!” diyorlar.
Özür dileme arzusu içinde bulunanlara ve ayrıca ayrılıkçı, federasyoncu hayal âleminde bulunan Kürtçü arkadaşlara duyurulur.
Yazımı Sn. Altemur Kılıç’ın “Ne özürü ulan!” sözü ile noktalıyorum.
İlgi ve bilgilerinize.

Sabih Samur



Evet, "Ne özürü ulan!"..: 25.12.2008:..

Rahmetli Alpaslan Türkeş “Türkiye bir mozaiktir” sözüne çok kızardı. Nihayet bir gün, ben yanında iken, “Ne mozaiği ulan!” diye patlamıştı. Patlamasının sebebi bugün daha iyi anlaşılıyor. "Mozaik" kolay parçalanır! Türkiye, aslında, bir ebru, bir kilim, muhtelif damarları olan bir mermerdir; ama şimdi yekpareliğimizi, içeriden ve dışarıdan parçalamaya çalışıyorlar bu adamlar! Ermenilerden özür dilenmesi için bir yerlerini yırtan “ihanet cephesi” kadın ve erkeklerine başka ne denir?

BAKAN KÖRLER

Çünkü bu konuda anlatılanları, birebir anıları görmüyorlar. Son yıllardaki ASALA cinayetlerine “palavra” diyorlar. Azerbaycan’da Hocaali’de Türklerin katliamını görmezden geliyorlar! Öldürülen Türkler onlar için önemsiz; varsa-yoksa “Ermenilerin Büyük Felaketi”! Ya Ermeniler tarafından katledilenler? Ya Türklere ve Türkçeye yapılan büyük “ihanet?” Bu vatan ve millet hainleri, 1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı “BÜYÜK FELAKET’e duyarsızlığı ve inkâr edilmesini “vicdanları” kabul etmiyor, bu adaletsizliği reddediyorlarmış! Vay vay vay... “Türk” olmalarından vazgeçtik; entelektüel ahlaktan, biraz olsun nasiplerini almışlarsa ve eğer biraz vicdanları varsa, aydın bilim adamları, kadınları olarak, en azından “acaba” ve “belki” diye o tarihi olayları objektif olarak araştırmaları gerekir ve ancak bundan sonradır ki Türk milletini tarihini böyle tek taraflı olarak suçlayabilirler! Milliyetçi, vatansever olmadıkları çoktan mâlum. Bu yüksek değerler onları sözlüğünde, ilkellik, çağ dışılık! Bu adamlar ve kadınlar, peşin kararlarını, hükümlerini vermişler ve şimdi de vicdanları sızlıyormuş. Böylesine bir savaş “mukatele”sinde karşılıklı çatışmada, Ermenilerin kayıplarına karşılık Türklerden de kayıpların olabileceğini hiç kaale almıyorlar ve bırakın Türk olarak, insan olarak hiç vicdanları sızlamıyor mu?

ATATÜRK’ÜN SÖZLERİ “PALAVRA”!

Atatürk’ün bu konuda büyük NUTUK’unda söyledikleri de mi “palavra"? Ya, Babain ve Hüsrev Gerede, ABD Generali Harbord’u, Mustafa Kemal bu konuda onu aydınlattıktan sonra, Doğuya götürürken, Ermeni komitacılar tarafından yakılan Türk ve Ermeni evlarini göstermeleri ve Generalin, Kazım Karabekir Paşa’dan da bilgi aldıktan sonra, Amerikan Kongresi’ne “İddialar abartılmış ikna oldum” diye rapor vermesi?
Bizim eve misafir gelen Erzurumlu hanımım, gece yarısı, uyanıp “Ermeniler geliyor” diye kaçmaya kalkması! Yalan mı?
Rus Yarbayı Tverlebov’un 1917-1918’de “gördükleri-yaşadıkları”, “ısmarlama” mı?
Bu satırları neden yazmaya mecbur oldum?
Malûm güruhtan Mehmet Ali (Kemal) Birand, “Ne özürü ulan!” denmesine kızmış ve böylece yandaşlarıyla kanalizasyonda buluşmuş… Hem de taze taze! Ona göre tepkimiz demokratik değilmiş…
Bu hitap Türk milletinin bağrından yükseliyor ve ben de işte bu güruhun yalanlarına vicdansızlıklarına karşı topuna “Ne özür dilemesi ulan” diyorum. Çünkü laftan anlamıyorlar! Bu konu demokratlık konusu filan değil. Bir milletin onuru söz konusu. Onursuz “ulanlara” karşılık milletin bağrından kopan haklı candan bir tepki!
Hem şu sırada eski yaralar acaba neden kaşınıyor kanatılıyor? Ermeni vatandaşlarımız böylece huzursuz ediliyor. Yoksa yeni bir “mukatele” mi isteniyor! Bizim Ermenilerden, Ermenistan’dan bir isteğimiz yok! Dostluk ve barıştan başka! Ama, onlar hudutta açılacak kapıdan Türk malı ithal etmekten başka, özür dilememizden sonra arazi tazminat taleplerini sokuşturacaklar! Anlıyor musunuz ulan!

Altemur Kılıç






“YA SEV YA TERKET” yerine “VER KURTUL” mu?

80 küsur yaşında keskin bir Kılıç, Altemur Kılıç. Gecenin üçü olmuş, dimdik ayakta TC’nin olmazsa olmaz değerlerini savunmaya çalışıyor. Kime karşı? Demokrasi adıyla Demokrat görüntüsüyle Prof. Dr. Doğu Ergil, Eski İç İşleri Bakanı Korkut Özal ve Mehmet Metiner’e karşı. Allahtan yalnız değil kısmen destekçileri var; Avni Özgürel ve MHP eski İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş.
Mekân Show TV stüdyosu. Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı adlı programı. Altemur Kılıç Alanya’daki evinden uydu bağlantısı ile katılıyor diğer konuklar Ali Kırca ile beraberler.
Konu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın birebir söylemediği fakat aşağı yukarı aynı anlama gelen “Ya sev Ya Terket” polemiği.
Daha önce “Doğu Raporu”nu da hazırlayan kişi olan Prof. Dr. Doğu Ergil, “Ya Sev Ya Terket” söylemi fevkalade tehlikelidir. Her kes vatanını sever ama yönetimi, yönetiliş şeklini, tarzını sevmeyebilir, diyor. 36 Etnik kimlikten oluşan bir mozaikten dem vuruyor. Nazif Okumuş haklı olarak itiraz ediyor. Bırakın 36 ‘yı ezbere olarak ilk 10 etnik kimliği bile sayamazken 36 diye dillendirmenin amacını anlamakta zorlandığını ve kendisini Türk hisseden herkesin Türk vatandaşı olduğunu vurguluyor. Destek Altemur Kılıç’tan geliyor. Altemur Kılıç “Ya Sev Ya Terket” sözünün sonuna kadar arkasında olduğunu, birleştirici unsur ise Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüdür, diyerek noktayı koyuyor.
Kızılca kıyamette böylece kopuyor. Mehmet Metiner tabiri caiz ise Altemur Kılıç’a Faşist muamelesi yapıyor. Kürtlerin anayasal ortamda kültürel haklarına ve özgürlüklerine, kendi dillerini konuşmaya, kendi isimlerini kullanmaya hakları olduğunu söylüyor.
Korkut Özal ise “Türk” kelimesinin daha önce etnik amaçla kullanıldığı için Kürt halkı tarafından onay görmediği aynı Amerika’da olduğu gibi “Amerikalı” kelimesi örnek alınarak “Anadolulu” ismi altında tekrar birleşilebileceğini ve hatta özel ikili bir sohbette T.C. Cumhurbaşkanı olan ağabeyi merhum Turgut Özal ile de bu konunun sohbetini yaptıklarını dile getiriyor. “Türkiye Türklerindir” diyoruz ama Türk kim? Bunu açmak lazım, diyor.
Avni Özgürel ise “DTP’ye çok büyük bir şans ve değer verilmişti. Devlet Bahçeli TBMM çatısı altında tüm eleştirilere rağmen dostluk elin kendilerine uzatmıştı. Onlar ne yaptı?”diye soruyor. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü hiçe sayarak özerklikten bahsetmektedirler, diyor.
Özgürel bir taraftan, “TSK’ya işgal kuvveti, bu ülkenin başbakanına sözde Kürdistan’a yani Doğu illerimize gelme” dediği için DTP’yi eleştirirken diğer taraftan kanı durdurmak adına gerekirse İmralı’daki Öcalan ile konuşulmalıdır diyerek kafası karışmış bir görüntü sergiliyor.
İşte bu nedenledir ki Altemur Kılıç’a olan saygım bir kat daha arttı. Kafası karışık olmayan, fikirlerini kendi memleketinde (hala) korkmadan söyleyebilen sayılı insandan biri.
Çünkü şu anki ortamda AB’ye ve ABD politikalarına karşı olmak, bunları dillendirmek Ergenekoncu olmakla eşanlamlı.
Başbakan, başbakan olalı ilk defa doğru bir söz söylemiştir. Belki de Türk halkına olan özür borcunu ödemeye çalışmaktadır. Türkiye’nin Kürt Sorunu yoktur. Kürtçülük sorunu vardır. “Ben Kürt kökenli Türk Vatandaşıyım” diyebilen, bundan kompleks değil onur duyabilen Kürt, benim kardeşimdir. Gerçekten kardeşlikten yana olan
Kürt kökenli vatandaşlarımızın dış figürlerin kurguladıkları oyunda piyon sıfatıyla yer almamaları gerekmektedir.
Olayları aman daha fazla kan akmadan diyalogla çözelim söylemi
“VER KURTUL”un Siyonizmcesidir. Sevres(Sevr) deki ilgili maddeyi okuyan, birazcık aklı olan bir vatandaş anlayacaktır ki, bu masumane isteklerin altında “Büyük Kürdistan” emeli yatmaktadır. Bu konuya bir sonraki yazımda detayları ile değineceğim. Özetle, Şehit kanları ile sulanmış bu ülkede her kim ki erk elinde iken, Eyalet, Federasyon, Özerk yapı ve sonunda bağımsızlık gibi bir oluşuma onay verip bu konuyu da Birleşmiş Milletler ve/veya AB kanalıyla gerçekleştirmeye çalışırsa, bilsin ki bedelini çok ağır öder. Divan-ı Harb ve Yüce Divan enstrümanları bedel ödemenin yegâne adresleridir.






Sabih Samur


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 25 yıl önce bugün, 15 Kasım 1983’te çok kan ter gözyaşı döküldükten sonra Türk Ordusu’nun 20 Temmuz 1974’de Rumların Enosis macerasını bitirmesinden sonra ilan edildi! Unutmak, maalesef milli zaafımız! Kıbrıs’ta 1945’ten sonra İngiltere müstemlekelerini tasfiye ederken Kıbrıs'tan da çekiliyordu...
ALTEMUR KILIÇ - Yeni Alanya Gazetesi
-----------------------
Bu sırada Türkiye’nin o zamanki Dışişleri Bakanı Profesör Fuat Köprülü inanılmaz bir gafletle,
“Kıbrıs diye bir sorunumuz yok” demişti ama Rumların, Yunanlıların emelleri vardı. Başpiskopos Makarios’un himayesinde Yunan Subayı Grivas’ın yaptıklarını banyo küvetinde öldürülen bebeklerin fotoğraflarını, mücadelenin ilk öncüleri Dana Efendi ve Fazıl Küçük’ü unuttuk! Sonra da Makarios Cumhuriyeti aldatmacasını da unuttuk… Kanları pahasına savaşan TMT mücahitlerini ve onlara komutanlık yapan adsız kahraman subaylarımızı kim hatırlar! Büyük Lider Rauf Denktaş şükürler olsun ki yaşıyor! Ama onun makamında işbirlikçi Mehmet Ali Talat oturuyor ve bırakırsak KKTC’yi bitirmek üzere… Ve maalesef Annan Planı fiyaskosunun mimarı AKP de buna yardım ediyor! Acı olan, Kıbrıs halkının bir kısmı da teslimiyetçi. AKP de, onlar da AB hayali uğruna!


TESLİMİYET KOMPLOSU


Şimdi teslimiyetçilerin KKTC’ye kurmak istedikleri tuzak ortaya çıktı! KKTC’nin kurucusu 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Ümraniye (Ergenekon) davası ile Kıbrıs arasında kurulmak istenen bağlantıya dikkat çekti. BRT televizyonundaki bir programda, “Bana kadar parmağını uzatanlar oldu. Bunlar safsata. Kıbrıs’ta fedakârlık yapılacaksa, halkın kabul etmeyeceği şeyler yapılacaksa, direneni suçlayarak zayıflatmak bir siyasettir”… Oyunun amacı masadan kalkılmayacak ama baskı bize gelecek. Kıbrıs teslimiyete gidiyor. Türk askeri başı eğik, bayrağını toparlayıp, şehitlerin kemiklerini torbaya koyup Anadolu’ya dönecek böyle gidersek... Türk milleti buna layık mı, olacak iş mi bu?


TAHA AKYOL FİLAN!


Taha Akyol’u milliyetçi olarak tanımıştım! MHP yayın organı Hergün Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı idi! O zaman yazdığı ateşli yazılar bulunsa da okunsa! 12 Eylül’de bu sıfatla hapis yattı. Sonra ne olduysa oldu, herhalde para ağır bastı. Bu zat 180 derece döndü. Bu adam takkeli bir liboş oluverdi. İnsanlar düşünceleri yönünde yer değiştirler ama para karşılığı böyle döneklik başka bır maharet ve karakter ister! Zamana ve zemine göre renk değiştirene ne denir? Bu hep bilgiçlik taslar. Boyuna Mustafa Kemal’le uğraşır. Tarihin çöğdüklerinde dolaşarak “Hangi Atatürk?” diye sorar. Yani Mustafa Kemal'in mevsime göre değişen yani kendisi gibi bir adam olduğunu kanıtlamaya çalışır! O’nu yıpratmaktır gizli amacı! Son olarak “Atatürk’ü okumak” başlığı altında iki yazı yazmış. Bu yazısında da “Atatürk’ü tabii kendisine göre doğru okumakla bu şekilde araştırmalarıyla, Atatürk'ün değişik dönemlerdeki politikaları ve görüşleri kavranabilir” diyor. Her yazısında yaptığı gibi O’nun Nutuk’unu referans tanımıyor! Bu yazılarda söyledikleri ayrı bir konu! Fakat Akyol lütfetmiş, “Atatürk’ü okurken” hatta Kılıç Ali falan gibi ikinci sınıf adamların anılarını da incelemek gerekir” demiş! Evet, bilhassa Akyol babamın anılarını dikkatle okumalı. O anılarda ibret alınacak çok şey var. Ve de babamın ne tür bir adam ve Atatürk sevdalısı, gönüllüsü olduğunun kanıtları da var. Taha orda sözü geçen gafiller ve hainler” arasında kendisini de bulabilir! Atatürk'ü ve babamı bu gafil ve hainlere karşı savunmak boynumun borcu. Kılıç Ali, Mustafa Kemal’in yanındaki falan gibi ikinci sınıf adamlardan değildi! Akyol filan gibiler, onun onların ayaklarına su dökemezler! Hem Kılıç Ali'ler, Balkan Harbi’nde savaşır, Çanakkale’de yaralanırlarken Kurtuluş Savaşı’nda, iç ve dış filanlarla mücadele ederken, şimdi Atatürk'e ve ona laf atanların babaları, dedeleri, acaba neredeydiler? Özellikle Taha Akyol’un? Daha önce sormuştum, gene soruyorum: Boğazlıyan Kaymakamı şehit Kemal Bey’in Nemrut Mustafa Paşa Harp Divanı’nda idam edilmesine, tanıklık ederek sebep olan Yozgat Müftüsü Taha Akyol’un dedesi mi? Tabii, akrabalık suç değil, ama malum, soydur çeker…


ALTEMUR KILIÇ

“Astsubay” mı- “Assubay” mı? Anlaşılan bu konuda bir anlaşmazlık var… Galiba, yasalarda “astsubay” deniyor; ben de öyle bilirdim… Fakat ister “astsubay”, ister “assubay” olsun, bu subaylar Denizaltılardan, savaş gemilerinden, uçaklara kadar, piyadeden istihkâma, topçuya kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinin en vazgeçilmez fedakâr, temel unsurlarıdırlar! Ben Kore savaşında bunu, bizzat yaşadım ve gördüm.


Son zamanlarda onlara yapılan bir haksızlık bu olay ve haber trafiğinde, gözünden kaçmış… bir silah arkadaşım uyardı! Olay kısaca şu: “16 Nisan 2008 tarihinde mecliste 5 AKP milletvekilinin önerisi ile astsubaylara 1. derecenin 4. kademesine yükselme hakkı ile ilgili teklif veriliyor. Oturumu yöneten başkan vekili komisyona görüşünü soruyor olumlu anlamda takdire bırakılıyor, hükümete soruyor çalışma bakanı olumlu görüş bildiriyor. Oylama yapılıyor ve kabul ediliyor. Ertesi gün yani 17 Nisan 2008 tarihinde 5 AKP’li milletvekilinin teklifi ile takriri müzakere teklif ediliyor ve aynı madde tekrar görüşülüyor. Bu sefer komisyon, bakan olumsuz görüş bildirerek 1. derecenin 3. kademesinin verilmesinin uygun olacağını 926 sayılı kanunda astsubaylara 1. derecenin, 4. kademesinin verilmediğini beyan edip maddeyi tekrar oyluyorlar. Kısacası anayasaya göre hiçbir zümre kişi ve topluluğa ayrıcalık yapılmaması gerekmesine rağmen Türkiye Cumhuriyetinde eşit koşullardaki devlet memurları arasında (sivil-asker dâhil) 1. derecenin 4. kademesine yükseltilmeyen tek kamu görevlisi astsubay zümresidir. Üniversite bitirmelerine, yüksek lisans yapılmasına rağmen maalesef bu imkânın verilmediği tek zümre bu meslek grubudur.”


Emekli astsubay kardeşim haklı olarak soruyor; “Astsubaylar vatanı mı satmıştır? Bölücülük mü yapmıştır? İhale mi takip etmiştir? ABD’nin, AB’nin kapı kulluğunu mu yapmıştır? PKK eşkıyası mıdır? “Ben cevap vereyim: “Hayır”, sadece ülkesi için seve seve canını verirler ama seslerini pek duyuramazlar. Çünkü mevzuat müsait değildir! “Şanlı” medyamız hainlerin, ikinci cumhuriyetçilerin, işbirlikçi şerefsizlerin sesini duyarlar, dağdaki PKK’lılara, nerdeyse, hak verirler, ben geçte olsa, onlara tercüman olmak istedim. Bu vesileyle, eski bir fesat oyuna da dikkati çekerim: 31 Mart’ta, yobazlar Orduyu Alaylı- Mektepli diye bölmeye çalışmışlardı… Şimdi de alttan alta, “muvazzaf”, “emekli” diye ve de, “subay- astsubay” diye, bölmeye çalışırlar… Yukarda anlattığım olay da bu “nifak” çabasının parçası olmasın! Ast subaylardan ricam: aman bu oyuna gelmeyin; hepiniz bu Ordunun şerefli cefakâr subaylarısınız!


BABAM DA ASTSUBAYDI


Hemen şunu da şöyleyim. Babam Kılıç Ali de “Küçük Zabit Okulu” çıkışlı bir “Küçük Zabit” Asaf yani “astsubay” idi. Bununla iftihar ederdi ve ben de ediyorum! “Asaf efendi”; Çanakkale Muharebelerinde gösterdiği yararlıklardan dolayı teğmenliğe terfi ettirilmiş ve yüzbaşılığa kadar, sonra da, Antep -Maraş savaşlarında “Milis Albayı” naspedilmiş! Mustafa Kemal ona “Kılıç Ali” savaş adını (Fransızcası “Nome de Guerre”) vermişti ve sonra gene Atatürk’ün tensibiyle KILIÇ soyadını almış, “Ali Kılıç” olmuştu… Sadece bu öykü Türk Ordusunda ve anlayışında, “astsubayla- subay” arasında bir fark olmadığını gösterir!


Şu günlerde babamla ilgili iki kıymetli belgenin “Mustafa Kemal’in 1923’de Kılıç Ali'ye verdiği, “vasi salahiyet itimatnamesinin” ve soyadını veriş belgesinin müzayedeyle satılmasına engel olmaya çalışıyorum. VATAN gazetesinin bununla ilgili haberinde babamın Atatürk’ün “Yaveri” ve “Koruması” olduğu yazılmış… Öyle olsaydı da iftihar ederdim ama “kayıtlara geçsin” diye yazıyorum: babam Atatürk'ün sonuna kadar en itimat ettiği, can yoldaşı ve sırdaşıydı ve doğru; O'nu canıyla korurdu!


GAZİ MİLLETVEKİLLERİ


Ve milletvekilleri “egemenlik-yasama hakkını” kendilerine “gazi maaşı” bağlatmak için kullanıyorlar! Hangi savaşın gazileri? Genel kurulun ortasında Kamer Genç’i dövmenin gazileri mi? Ben de, Kore Gazisiyim: gaziler, üç ayda bir 900 YTL maaş alıyoruz! Dolgun harcırah ve maaşlarına rağmen, buna tenezzül eden milletvekillerimiz, pek azları hayatta kalan ve muhtaç durumda olan gazilerin ayda 300 YTL maaşlarını arttırmayı, neden düşünmez ve önermezler? Ve de astsubaylara verdiklerini geri alırlar?




SABİH SAMUR YORUMU :


Yazı yazmama vesile olan Sn. büyüğüm Altemur Kılıç'ın saygıyla elinden öpüyorum.Değinmiş olduğu bu konu gerçekten çok önemlidir.mutlaka ele alınıp düzeltme yapılması gerekmektedir.Konuyu sadece emeklilikteki günlerin hak ediş rahatlaması pozisyonunda değerlendirmek eksik olacaktır.


Astsubaylarımıza T.S.K'da gereken önemi ve saygıyı daha fazla nasıl arttırabiliriz?sorusuna yanıt aranmalıdır.Sanırım yanıt subaylarımızın yetiştirildiği okullarda aranmalıdır.Çünkü Kıta kültürünü hazmedinceye kadar olan dönem;yani Teğmen rütbesi ile başlayan süreç ikinci yıldızın takıldığı Üsteğmen rütbesinin ilk altı ayına kadar devam eden süreç çok önemlidir.Bu dönemde genç teğmenimiz maalesef TSK'ya yıllarını vermiş Kıdemli ÜstÇvş ve hatta Bşçvş seviyesine gelmiş astsubayına emir eri gibi davranabilmektedir. Üsteğmen olarak kıta deneyimi aldıkça dengeler kurulmakta hitabet ve emir komuta zinciri olması gerektiği gibi olmaktadır.Bunlar genel değildir ama ordumuzda yaşanan gerçeklerdir.Unutulmaması gereken hepimizin giydiği kamuflaj bizler için şerefli bir giysidir.Bu giysi içinde ve emekli olunduğunda subay ve astsubayı ve diğer personeli ile bizler bir bütünüz.1990 yılında kıta hizmetinin başında olan silah arkadaşlarımız şu an Bşçvş ve Yarbay rütbesinde görevlerini şerefleriyle icra etmektedirler.


Buradan kendilerine sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.Nurettin,Mahmut,Caruş'a ...


Sabih Samur
KAYNAK : Yeni Alanya Gazetesi http://www.yenialanya.com/



“Sn. Altemur Kılıç
Lütfen bu kadar karamsar olmayın.
- Aponun her yeri kıpır kıpır tap taze olsa ne olur?
- Memleketin % 50 si ve belki daha fazlası (TSK dahil olmak üzere) Fethullah Gülen yandaşlarının eline geçse ne olur?
- Batman, Diyarbakır kökenli vb. çete bozuntuları, İst. Emniyetinin Gözü önünde İstanbul'un haracını parselleseler ne olur?
- Operasyon yarım kalmış, hava soğukmuş, şartlar müsait değilmiş geri dönmüşüz ne olur?
- Milletin dili kulağına kaçmış, Ergenekoncu derler diye; deseler ne olur?
Bu yaşta sizin gibi Kılıçlar başımızda ,yanımızda da Atatürk'ün Bursa Nutku olduktan sonra bu memleketi yıksalar da yeniden, yine Atatürk'ün çizgisinde kurarız.
Saygılarımla
Sabih Samur”
Bu yorum iletisini Sn. Altemur Kılıç’ın “Biji Apo…” adlı yazısına istinaden yazmıştım. Çok enteresan bir zamanlama ile “Kurtlar Vadisi Pusu” adlı dizide de Türkiye’nin sahipsiz olmadığı ve adı ne olursa olsun yine Türkiye’ye ait güçler tarafından, memleketin tüm meselelerinin izlenip gözlemlendiği ve olayların demokrasi boyutunda çözülemediği noktalarda adına “derin” denen yapılanmanın devreye girdiği, dizi ortamında meşhur “Kırmızı Kitap”ın da adı geçerek dile getirildi.
Cümle biraz uzun oldu kusura bakmayın. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde “derin” denen bir yapılanma tuhaf geliyor. Bana da öyle geliyor ama. Evet, aması var. Bakıyorsun ülke gün geçtikçe kötüye gidiyor. Seksen küsur senenin yapı tuğlaları tek tek yıkılıyor yani güncel deyimle özelleştiriliyor. Devletin olmadığı tamamen özelleşmiş bir milletin ayakta kalması mümkün mü?
Topkapı Tekstil Meslek Lisesi 2. sınıfta Milli Güvenlik dersindeyiz.Sene 1982. Bir kız arkadaşımız Binbaşı rütbeli hocamıza “-hocam keşke sınırlarımızda bekleyen tüm askerlerimiz aynı gün terhis olsa anneler bayram etse”demişti. Hiç unutmuyorum. Hocamız “sevgili arkadaşım işte o gün, o annelerin gözyaşı dökeceği bir avuç dahi vatan toprağı kalmaz. Senin o “komşu” dediğimiz devletler bir anda Türkiye’yi istila ederler”demişti.
Evet, sevgili okuyucular Türk Milleti bugün dimdik ayakta ise ve bastığı yerler vatan toprağı ise o sınırları bekleyen, dosta ve düşmana anlayacağı dilde mesaj veren Mehmetçik sayesindedir. Ki o Mehmetçik bizzat kendi bağrından çıkmaktadır. Lejyoner değildir.
2008 yılı tüm uzmanlar tarafından kabus yılı ilan edilirken;
- Türk halkına pembe tablolar çizmek,bir günde kişi başına düşen milli geliri bilmem kaç dolar artmış gibi göstermek,
- İhracatçılar kan ağlarken ihracatın zirve yaptığından dem vurmak…
- Turizmciler turist sayısında patlama yaşandığını, filanca havaalanında falanca sayıda turist girişi oldu geyiğini dinlerken, kendi kendine “peki ben neden kiramı ve personel maaşlarımı dahi ödeyemiyorum” diye sessizce mırıldanırken…
Müsaade edin de birileri iktidar yalakalığı yapmadan gerçekleri görebilsin ve dile getirsin. İster yerüstünde ister yeraltında…
Lütfen unutmayın; Semra Özal döneminde iktidarın etrafı eli purolu, bardağı viski dolu Papatyalar kaynıyordu ama Papatya olmayanlar gözlem yapıyordu. Şimdide iktidarın etrafı inananıyla, inanmayanıyla Türbanlı dolu. İktidara yakın olmayanlar ise yine geçmişte olduğu gibi gözlem yapmaya devam ediyorlar derinden derinden.
Anlayan anlayacağını anlayacağı gibi anlasın lütfen.
Sabih Samur



Altemur KILIÇ
altemurkilic1@ttnet.net.tr








Kabul edilemeyecekleri kabul etmek ve mümkün olmayanı yapmak

Evet, “kabul edilemeyecekleri” sonunda kabul etmek ve “mümkün olmayanı yapmak” ! Aradaki fark, bugünkü durumu özetliyor! Yüce Türk milletini koca T.C. devletini, AB sürecinde ve Kıbrıs konusunda, bizi bu haysiyet kırıcı duruma -Avrupa kapılarında şefaat dilemek ve “ne idükleri belirsiz” bir takım Avrupalıların ağızlarına bakmak vaziyetine- ne ve kimler getirdi. Kurtuluş mücadelesinde, Lozan’da, Kıbrıs Barış Hareketinde, bunca şehit pahasına kazandıklarımız, mevhum bir AB hayali uğruna uyum uyum yitilmekte! Başbakan Erdoğan AB Komisyonunun son “müzakereleri askıya almak” kararına “kabul edilemez” diye isyan etti, fakat iki saat sonra aklı -AB aklı- başına gelmiş olacak ki, bu sözlerini 180 derecelik bir takiye ile değiştirdi. Tavsiye, müzakereleri “askıya almak” değilmiş, hatta bu haberi veren bütün yabancı medyada ifade edildiği gibi, “dondurmak” da, değilmiş “tren yavaşlatılmışmış”. Türkiye -daha doğrusu AKP iktidarı- bu istiskale -kepazeliğe- rağmen “nurlu Avrupa yolunda” devam edecekmiş! Türkiye’nin altından halıyı çektiler, Başbakanımız bunu anlamamış görünmüyor. Her halde, Bin Bir Gece Masalları’ndaki “uçan halıyı” bekliyor! Ve koca Türk Devletinin Başbakanı, asıl niyeti malûm bir Papa’dan, ayaküstü AB’ye üye kabul edilmek için şefaat diliyor! Başbakanın ilk, “kabul edilemez” tepkisinden ricat edip arkamıza saplanan hançeri tevil etmeye kalkması da, herhalde devlet adamlığının değil “idare-i maslahatçılığın” bir örneği! . Başbakana sormak gerekiyor; “Tavsiye kararı” askıya almak değilmiş, “dondurma” da değilmiş peki acaba ne? Ve gene sormak lazım; AB’nin, gerçekten de “kabul edilemez” bu kararının verilmesine sebep olan, Kuzey Kıbrıs’ın havaalanı ve limanlarının Rumlara açılmasını öngören ve şimdi AB’nin başımıza kaktığı belgeyi neden imzaladınız. Ve “Müzakereler Başlıyor” diye neden bayram ilan ettiniz? Bilmiyor muydunuz ki, bu imzanız KKTC’yi yok etmeye müncer olacaktı? Ve aklınız sonradan başınıza gelmiş olacak ki -iç tüketim için- hiçbir hukuki kıymeti olmayan protokolü imza etmenizin, Rum kesimini tanımak anlamına gelmeyeceği “iradesini” ifade ettiniz! Danışmanlarız, bu “iradenizin” ancak üzerine yazıldığı kâğıt kadar bile, kıymeti olmayacağı hususunda sizi ikaz etmediler mi? İnce uzun yolGerçi Türkiye’yi bu çıkmaz “ince uzun” yola önceki iktidarla soktular! Ne var ki, AB’nin maksatları sopaları belli olduktan ve aba altından gösterdiği “sopalara” rağmen AKP iktidarı, bu yolda bütün AB oyunlarına ve Atatürk’ün, “bağımsız hiç bir milletin asla yabancıların tavsiye ve planlarıyla kalkınamayacağı” direktifine rağmen, devam etti ve milli değer ve çıkarlarımız, “uyum uyum” harcandı.Türkiye bu son istiskale rağmen, hâlâ AB yolunda devam etmek isterse, bedeli Fin Planı Çin planı derken, “elveda KKTC” olacak! 1974’de Kıbrıs Türklerini, EOKA vahşetinden kurtarmak ve de stratejik adayı hasımlarınızın tekeline bırakmamak için Ecevit’in gösterdiği irade pırıltısı fazla sürmedi ve TSK’nın zaferi, mantıki neticesine ulaştırılmadı. KKTC, Denktaş’ın mücadelesi sonunda, kuruldu, ama “Kıbrıs sorunu” ortada kaldı. Sonu gelmez müzakerelerle, “irade” gevşedi. Kuzey Kıbrıs’taki Maraş bölgesi, anlaşılması güç bir diplomasi anlayışıyla, müzakerelerde “pazarlık metaı” olarak iskân edilmedi, tel örgülerle çevrilip “hayalet şehire” dönüştü. Şimdi de, Rumların kozu! Rumların ve Avrupalıların oyuncağı olduk. Eğer gereken devlet adamlığı zamanında gösterilmiş olsaydı, zafer mantıki neticesine ulaştırılsa ve Kuzey Kıbrıs anavatana ilhak edilseydi, bugün bu durumlara düşülmezdi. “Konjonktür müsait değildi” denecek, ama “konjonktür” Türkler için ne zaman müsait oldu ve olacak ki? Mustafa Kemal, “müsait konjonktürü” mü bekledi? “Konjonktür” idare-i maslahatın Frenkçesi... Gerçek devlet adamlığı ise, “mümkün olmayanı yapmak” sanatı! Gerçek Atatürkçü milliyetçilerden, -ulusalcılardan ve özellikle CHP Genel Başkanından- bir ricam var: “Koşullar böyle gerektiriyor “ diye “ AB’ye taraftarız” amentüsünden, artık vazgeçsinler!

Tarih:02.12.2006 Kaynak:Yeniçağ Gazetesi