Başlıkta ÇÖZÜMLER değil ÇÖZÜM dememizin nedeni çek mağdurlarının sorunları değil bir sorunu vardır ve bu sorun da sonuçta hapis cezasına çevrilen ADLİ PARA cezasıdır. Adli para cezasına karşı verilecek mücadelenin iki cephesi vardır, SİYASİ MÜCADELE VE HUKUKİ mücadele. Her iki mücadele de sonuçta politik bir mücadeledir ve bu mücadelede tek lazım olmayan şey AVUKATLARDIR. Bu mücadelede avukatlara ihtiyaç yoktur, ama dünya görüşü ile bu mücadeleye gönül vermiş hukukçulara kesinlikle ihtiyaç vardır. Hukukçuların bu mücadeleye katkıları profesyonel ve mesleki bir katkı değildir, bu mücadelede böyle bir katkıya hiç ama hiç ihtiyaç yoktur. Ayrıca çek mağdurları da kendilerine avukat bulma aczi içerisinde değillerdir. Bu nedenlerle avukatların internet sitelerinde “ en iyi çözüm ben de” gibi çek mağdurlarına çözüm reçeteleri sunmalarını ben yadırgıyorum. Bu tür yaklaşımlar mücadeleye zarar veriyor.

MÜCADELENİN SİYASİ CEPHESİ

Mücadelenin siyasi cephesi TBMM’ne yöneliktir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması yaratılacak toplumsal muhalefetin gücüne bağlıdır. Özellikle önümüzde genel seçimlerin olması bu mücadelenin başarı şansını artırmaktadır. Siyasi mucadele muhalefete ve iktidara yönelik verilmelidir. Muhalefetin harekete vereceği destek iktidarı uyaracaktır, çünkü muhalefetin her kazanacağı oy iktidar hanesine eksi olarak yansıyacaktır. Bu aşamada muhalefetin tam desteği çek mağdurları için çok önemlidir. Bildiğiniz gibi ana muhalefet partisi CHP bu harekete genel başkan düzeyinde açık bir destek henüz vermemiştir. Geçmişte eski genel başkan Deniz Baykal çok muğlak tartışmalı bir açıklama yapmıştı ve biz kendisini buradan eleştirmiştik. Kılıçdaroğlu’nun açık desteğini almak bu hareket için çok önemlidir. Aynı şekilde MHP, BDP ve DSP’nin vereceği açık destek de çok önemlidir. Bilindiği gibi bu partilerinde açık, net bir destekleri henüz yoktur.

MÜCADELENİN HUKUK CEPHESİ

Mücadelenin hukuk cephesinin yukarda söylediğim gibi hukukçulara ihtiyacı vardır ama AVUKATLARA hiç ihtiyacı yoktur. HUKUKİ CEPHE çok önemlidir. Hukuki cephe neden çok önemlidir? Çünkü çek yasasından adli para cezasının çıkarılması veya idari para cezasına çevirilmesi kısa sürede başarılamayabilir. Bu takdirde infazları gelen çek mağdurları çok zor duruma düşeceklerdir.

OYSA HUKUKİ ÇÖZÜM SİYASİ ÇÖZÜME GÖRE DAHA KOLAY VE DAHA BASİT. ŞÖYLE Kİ:

Yargıtay 10. Ceza Dairesinin “ karşılıksız çek suçunun oluşması için KAST’ın varlığı gereklidir” demesi işi çözecektir. Herhangi bir dosyada bu doğrultuda verilecek bir karar acil sorunlar için kesin bir çözüm olacaktır. Hukuki mücadelede bizim çek suçlarında KAST uygulamasını talep etmemiz çok haklı bir taleptir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi 5941 Sayılı Yasanın yürürlük tarihinden sonra verdiği bozma kararlarında 5237 sayılı yasanın 7/2 sine dayandı, neden? Çünkü Türk Ceza Yasasının genel hükümleri özel ceza yasalarını da kapsar. 5237 Sayılı TCK’nın 5. Maddesi şöyle diyor:

MADDE 5. – (1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.

5941 Sayılı Yasa da bir ceza yasasıdır. O halde TCK’nın genel hükümleri 5941 sayılı yasayı da kapsar. Ceza Yasasını genel hükümleri 75 maddeden oluşmaktadır. TCK 21. Madde suçun oluşması için KAST‘ın varlığı kaçınılmazdır demektedir.

Bu cephede bu talebimiz yüksek sesle haykırmalıyız. Adliyelerde aynı günlerde başvurular yapabiliriz, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına başvurabiliriz. Bütün bunlar Kanun Yollarıdır. Bu mücadelede AVUKATA ihtiyaç yok. Hazırlanacak tek bir dilekçe bütün mağdurlarca ilgili mercilere kararlaştırılan zamanlarda ve şekilde verilir.

BÜTÜN KANUN YOLLARI HAZIRLANACAK TEK TİP DİLEKÇE İLE BASIN ÖNÜNDE İLGİLİ MERCİLERE SUNULUR, SESİMİZ BÖYLE YÜKSELİR..

HUKUKİ MÜCADELE

KANUN YOLLARI

Ceza Muhakemeleri Yasasında yasa yolları belirtilmiştir. CMY bu yolları açıkça belirtmiştir. CMY’nin belirttiği yasal yollara biz yeni yollar katamayız. Bu nedenle bu yasa yollarını bileceğiz, böylece haklı taleplerimizi doğru yöntemlerle doğru mercilere ileteceğiz. CMY’ deki yasal yollara değinmeden önce bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum. Bu hukuki mücadele bireysel verildiği zaman hiçbir anlamı olmayacaktır. Bireysel verilen dilekçelerin sayısı on binleri bile bulsa mahkemelerin dosyaları arasında kaybolup gidecek, mahkemeler alışılmış yöntemlerle bu dilekçelere klasik, bilinen yanıtları vereceklerdir. Oysa bir önderlik altında, organize bir biçimde yapılacak başvurular ses getirecektir. Bu önderliğin nasıl oluşturulacağını önümüzdeki günlerde bu blog’da, admin’in blog’unda ve yeni açılacak blog’da duyuracağız.

KANUN YOLLARI

OLAĞAN KANUN YOLLARI

CMY olağan kanun yollarını 267-307.maddelerinde sıralamıştır. Bu kanun yolları itiraz ve temyizdir. İtiraz bizim vereceğimiz mücadelede istisnayı olarak takip edeceğimiz bir kanun yoludur. Temyiz ise ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlara karşı başvurulacak en önemli kanun yoludur. İstinaf mahkemeleri kurulmadığı için halen 1412 sayılı yasanın temyiz hükümleri yürürlüktedir.

OLAĞAN ÜSTÜ KANUN YOLLARI

Bizi en fazla ilgilendiren ve sesimizi yükselteceğimiz alan bu alandır.

Olağan üstü kanun yollarına kimler nasıl başvurabilir.

Olağan üstü kanun yoluna:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Adalet Bakanlığı başvurabilir. Bu kanun yolu CMY’ nin 308,309 ve 310.maddelerinde düzenlenmiştir.
Biz organize bir şekilde, tek tip dilekçelerle Adalet Bakanlığı’na yüzlerce dilekçe verebiliriz, aynı şekilde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına da başvurabiliriz. Bunlar bizim Anayasa’dan ve Yasalardan kaynaklanan en doğal hakkımızdır. Olağan üstü kanun yolu neden bizi en fazla ilgilendiren kanun yoludur. Çünkü bu kanun yoluna iki şekilde başvurulmaktadır. Birisi kesinleşmiş hükümler için, diğeri de Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından.

YARGILANMANIN YENİLENMESİ

Bu kanun yolu da bizim en fazla başvurabileceğimiz kanun yollarından birisidir. Yargılanmanın yenilenmesi CMY’nin 311-323.maddelerinde düzenlenmiştir. Kesinleşen hükümlerle ilgili olarak bu yasa yoluna gidilebilir. Ancak bu yasa yoluna lehe olan yeni yasa nedeni ile gidilemez. Yasa maddesinin tanımında lehe yasa yoktur.

LEHE YASA HÜKMÜ

5275 sayılı yasanın 98.maddesinin 1.fıkrası yeni kanun nedeniyle kararı veren mahkemece mahkûmiyet hükmünün yeniden değerlendirilmesini düzenlemektedir. Bu yasa hükmü bizim hukuki mücadelemizde en çok başvuracağımız hükümlerden birisidir.

BİREYSEL MÜCADELE İLE BAŞARIYA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Artık örgütlenerek sesimizi duyurmanın zamanı gelmiştir.

Bir avukatın hukuk sitesinden alınmış bir AVUKAT fıkrası:

SİZ MUTLAKA BİR AVUKATSINIZ

Balonla dünya seyahatine çıkan adam günlerce seyahat ettikten sonra nerede olduğunu merak eder ve yere 100 metre yaklaşana kadar alçalır ve ilk gördüğü adama seslenir:

-Ben nerdeyim bayım?

-Yerden 100 metre yüksektesiniz,

Bu cevap üzerine balondaki adam aşağıdaki adama:

- Siz avukat olmalısınız,

-Evet doğru, nasıl anladınız?

Balondaki adamın ilginç cevabı:

-Verdiğiniz bilgi doğru, ama işe yaramaz da ondan….


Kaynak: http://rahmiofluoglu.wordpress.com/2010/12/28/cek-magdurlarinin-acil-sorunlari-ve-cozum/



-Değerli Kardeşim Hüsamettin Bey,
Dün İstanbul 3. Bölge Ar-Ge ve Koordinasyon Merkezi'nin açılış töreninde yapmış olduğun konuşmada;
“ Evimiz Türkiye, başka evimiz yok”
“Ağrı'dan Edirne'ye, Diyarbakır'dan Samsun'a bütün Türkiye bizim evimiz. Bu evin bütün sahipleri gelsinler, bizimle bir olsunlar. Hiçbir ayrım yapmadan, h...erkesi kucaklayan Cumhuriyeti sahipleniyoruz. Evimiz, demokrasi evidir; bu evde, kimseyi ayırmıyoruz”
diyerek beni o kadar mutlu ettin ki anlatamam.
-Sağolun Sn. Demirel.
-Bu mutluluğun yanında bakma güldüğüme sevgili kardeşim. İçim kan ağlıyor.
Bu memleketin her karış toprağında benim de rahmetli Ecevit'in de emeği var.
Yaptığımız her bir tuğla ya yakılıyor ya da satılıyor...
Bunlara üzülürken bu defa da memleketim için BÜYÜK TÜRKİYE hedefi koymuşken şu an parçalanmak üzere olan bir Türkiye ile karşı karşıya kalmış benim memleketim.
Sen zaten partimiz için elinden geleni fazlası ile yaptın farkındayım.
Ve bana içten içe kırgın olduğunun da farkındayım.
Sana bir şey açıklamak istiyorum.
Cumhurbaşkanlığı sürecimde ve sonrasında almış olduğum karar partiler üstü kalmaktı ve bunu da başardığımı biliyorsun.
Gel gör ki bunu yaparken ben de hata yaptım. DP'yi senle beraber tekrar yeniden yapılandırarak, tüm taşları yerine oturtmalı ve seçime iktidar adayı olarak hazırlamalıydım.
Fakat biliyorsun ki sağlık sebeplerim buna müsaade etmedi.
Lâkin dün senin konuşma yaptığın esnada çekilen video kayıtlarına baktığımda gördüm ki eksik bir şeyler var.
Partililerim bir arayıştalar...
Kulağıma gelen fısıltılar ve facebook denen paylaşım sitesinde ki yazışmaları önüme koyduklarında gördüm ki ben hatalıyım.
Ben bu partiyi sahipsiz bırakmışım. Partililerim olmayacak kişilere umut bağlamışlar. Ve bunun haricinde ahde vefa bitmiş, saygısızlık diz boyu.
Dünkü çocuklar adamcık olmuşlar, ağızlarından büyük laflar ediyorlar.
Başlar köşelere çekilmiş, ayaklar baş olma sevdasında...
Oturalım kardeşim ve bir karar verelim.
Bu Kır atı tekrar şahlandırmak için belli bir süre tekrar yollara düşmem gerekiyorsa düşeceğiz. Var mı bunun başka bir izahı?
Neyse gün doğmadan neler doğar.
-Nazmiye Hn. lütfen bize birer çay koyuver.
-Efendim geç oldu.
-İşimiz çok! Gece uzun olacak!

Süleyman Demirel-Hüsamettin Cindoruk Diyalog Canlandırması

Sabih Samur



Devlet ağır tonajlı bir kamyondur.
Hükümet ise seçilmiş bir şofördür.
Şoförün kazaya sebebiyet vereceği kusurlar birikim olarak had aşamasına geldiği an kamyonun elektronik izleme sistemleri kendini korumak ve kollamak anlamında devreye girer ve şoför elinde direksiyon olduğu halde devre dışı kalır.
Böylece kamyon kendini ve yükünü bu tehlikeli şoförden korumuş olur.

Sabih Samur



Lafı döndürüp dolaştırmadan bize yakışan şekilde açıklamada bulunmak istiyorum.
Partiler üstü bir çizgide kalmak istesemde samimi dostlar beni kendi özel gruplarına davet ederek fikir alışverişinde bulunuyor, bulunmamı sağlıyorlar.
Ve bu ortamlarda söylediğimiz bazı sözler yüzünden müslüman mahallesinde salyangoz satan durumuna düştüğümüzde oluyor :)
Hâl böyle iken genel bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim.
Şahsi fikirlerimdir sadece beni bağlar.
CHP: Çizdikleri yol haritası, arzu ve istekler mantık dahilinde. Şu an ki ivme ile iktidar ortaklığında emin adımlarla yürüyor.
MHP: Gecikmiş ama güzel bir çıkışla aynı şekilde iktidar ortaklığına doğru yürüyor.
DP: % 2'ler de gözüken bir parti. Uyuyan bir dev. AKP'nin en büyük rakibi olması söz konusu. Böyle olmasına rağmen kuvvetle muhtemel AKP tarafından parti içine yerleştirilmiş elemanlarla rüzgâr gülü durumunda. İlhan Kesiciler mi ararsın, Bacıcılar mı, A. Özalcılar mı? Kimler yok ki?
Bu üç parti de benim memleketimin partisi.
Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne karşı olan, Tek bayrak, Tek vatan'ı dile getiren.
Farkındaysanız Tek'ler de azalma var!
Tek Millet (Halk),
Tek Dil nerede?
İşte bu noktalarda kimi liderler sessiz kalmaya ve "halk ne isterse" diye söze başlayan, yuvarlak laflarla ortadan ortadan gidiyorlar.
Sonuç?
Naçizane fikrim; hangi parti ve lideri bu diğer iki TEK'i de gönülden, kalben söylemlerine ve parti programlarına dahil edecekler, işte o zaman iktidar onların olacak!
Kim ki;
Memlekette demokrasi var,
Halkların kardeşliği var,
Tabelalarda Kürtçe de olsa ne olur ki?,
Kürt halkı özgürlük ve federasyon istiyor!
söylemlerine sıcak bakıyorsa benim o kişi ve o parti ile hiçbir bağlantım olamaz.
Ben Kürt kökenli TÜRK VATANDAŞIYIM diyenle ben Kürdüm, Türkiyeliyim diyen arasında nüans farkı değil Km vardır.

Ben Kürt kökenli TÜRK VATANDAŞIYIM diyen baştacımdır!

Saygılarımla
Sabih Samur



Türkiye Cumhuriyeti MOZAİK değil HORASAN HARCI'dır !
Sabih Samur


Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının 1 milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını üç yılda zor bitirebileceklerini söyledi. Gül, “Bu davaların çoğu zamanaşımına uğrayacak. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.
ÇEK davalarına bakan Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının bir milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını ise üç yılda zor biterebileceklerini ve bu davalarının çoğunun zamanaşımına uğrayacağını bildirdi. Gül, Hürriyet’e, “Yeni Çek Yasası lehe hükümler getirdiği için zorunlu yasa bozması yapıyoruz. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.

Çözüm bulunmalı

Başkan Gül, dosyaların zamanaşımına uğramasının ve çek mağduriyetlerinin önlenmesi için karşılıksız çek vermenin idari yaptırıma bağlanmasını ya da Yargıtay’da sadece çek suçlarına bakacak ayrı bir daire kurulmasını önerdi. Gül, medyadaki, “Geciken adalet iflas ettiriyor” haberlerinin kendilerini çok üzdüğünü, bunların haksız değerlendirmeler olduğunu savunarak, şunları söyledi:

Bir haftada bir yıllık iş

Çok değerli 18 tetkik hakimi ve 7 Yargıtay üyesiyiz. Bu yıl 25 bin davayı sonuçlandırdı. Haftada 600-700 karar veriyoruz. Bu rakam çoğu Avrupa ülkesindeki yüksek mahkemelerin yıllık iş ortalamasının bile üzerinde. Yeni Çek Yasası’nda eskisine kıyasla, ‘suç unsurlarında, yaptırımlarında ve sorumluluklarında’ daha lehe düzenlemeler olduğu için zorunlu olarak her iki yasanın karşılaştırılması ve lehe olan yasanın uygulanması için ‘yasa bozması’ yapıyoruz.

Zamanaşımı kaçınılmaz

Yerel mahkemelerdeki çek dosyası sayısı bir milyonu aştı. 50 bini dairemizde, 110 bini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda sadece 160 bin çek dosyamız bulunuyor. Karar bozulduğunda da yeni karar verilmesi ve tekrar temyiz edileceği düşünüldüğünde mağduriyetler olacağı ve kararların zamanaşımına uğrayacağı kaçınılmazdır.

Suç olmaktan çıkarılsın, para cezası uygulansın

YARGITAY 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, “Dairemizin öncelikli önerisi, çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk suç olmaktan çıkarılarak, idari para cezasını veya idari tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir” dedi. Gül, mevcut uygulama devam edecekse, dosyaların zamanaşımına uğramaması isteniyorsa, Yargıtay’da bunun için ayrı bir Daire kurulmasını da önerdi.

ATO: Bankalar lahana yaprağı gibi çek defteri veriyor

ANKARA Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, bankaların çek defteri verme konusunda hiçbir sorumlulukları bulunmamasını eleştirerek, “Bankalar çek yaprağını, lahana yaprağına dönüştürdü” dedi. Sivrihisar’dan Ankara’ya yürüyen çek mağdurlarını temsilen bir grup, Sinan Aygün’ü ziyaret ederek, destek olmasını istedi. Ceza mahkemelerinde 3167 sayılı Çek Kanunu ile ilgili açılan davalar konusunda bilgi veren Aygün, 2002-2008 dönemini kapsayan 7 yılda karşılıksız çek konusunda 991 bin 697 dava açıldığını belirterek, bu davalarda toplam 1 milyon 104 bin 926 kişinin sanık olduğunu kaydetti. Aygün, bu dönemde karşılıksız çek suçundan 712 bin 807 kişinin mahkum olduğunu bildirdi. Bu konuda hükümetin de açmazda kaldığını bildiğini belirten Aygün, parası olmadığı için çekini ödeyemeyen kişilerden devletin ayrıca para cezası almasını da eleştirdi. Aygün’ü ziyaret gelen çek mağdurları ise son yaşanan ekonomik kriz sonucunda karşılıksız çek nedeniyle adli para cezası mağduru binlerce kişi oluştuğunu belirterek, bu konunun asıl mağdurlarının sokağa ve evlerinden dışarıya çıkamayan ve kaçak durumunda bulunanlar olduğunu anlattı.

Ankara’ya yürüdüler

Karşılıksız çekler konusunda yaşananları protesto etmek için Ankara’ya yürüyen arkadaşlarının yarın saat 10.00’da Abdi İpekçi Parkı’nda bir basın açıklaması yapacağını anlatan mağdurlar, mahkemelerde verilen farklı kararları da eleştirdi. Kimi mahkemelerin berat verirken, kimilerinin hapis cezası kararı vermelerinden yakınan mağdurlar, 3167 sayılı çek yasasının yeniden düzenlenmesini ve adli para cezasının hapse dönüştürülmesinin önüne geçilmesini istedi.


Gazeteciler Cemiyeti’nde, Basın Şehitleri bölümünde Ali Kemal adlı gazetecinin resmi bulunmaktadır. Kimdir Ali Kemal?

Kurtuluş savaşı sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşları memleketi kurtarmak için mücadele verirken aralarında Adnan Menderes’in babası, Sait Molla ve Ali Kemal gibilerin bulunduğu bir grup ‘İngiliz muhipleri (sevenleri) derneğini kurmuş ve Kuvvayi-milliye ve Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarını eleştirmiş, Aznavur çetelerini destekleyen ve öven yazılar yazmış bir gazetecidir. Mütareke basınının mütareke gazeteciliğini yapmış bir gazetecidir.

Kurtuluş savaşı kazanılıp İngilizler memleketlerine dönerken, ülkeye ihanet edenler teker teker toplanmaya başlamıştır. Gazeteci Ali Kemal de tutuklanan bu hainler arasındadır. Tutuklananlar İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmak üzere Ankara’ya sevk edilirken Tren İzmit’te durduğu sırada Menzil Komutanı Nurettin Paşa kendisini görmek istemiş ve kendisine şu soruyu sormuştur:
‘Memleket işgal altındayken, Yunan mezalimi, padişahçı kuvvetlerin, çetelerin saldırıları devam ederken vatanı kurtarmak için canını dişine takmış vatanseverlerin binlerce şehit ve gazi vererek sürdürdükleri Kurtuluş Savaşı ve başta Mustafa Kemal olmak üzere, millî kuvvetlerin yönetim kadroları ve kurtuluş savaşı aleyhine nasıl bu kadar hainane yazılar yazarsınız?’
Ali Kemal’in verdiği cevap ilginçtir.
Ali Kemal “ bütün medeni memleketlerde basın hürdür, yazar fikrini serbestçe söyler, ben görevimi yaptım” demiştir.
Bunun üzerine Nurettin Paşa “O zaman bu fikirlerini, vatan için binlerce şehit vermiş dışarıdaki ahalinin kendisine söyle “ diyerek Ali Kemal’i halkın arasına göndermiştir. Halk ta onu linç etmiştir.

Tarafsız gibi gözüküp taraf olmak Ülkenin Kutsal Çıkarlarına aykırı olabilir.
Var olma savaşının yaşandığı bu günlerde;
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Hükümet tarafından etkisizleştirildiğini düşünen ve bu nedenle kendilerine müdahale etmesinin söz konusu dahi olmayacağını düşünme gafletinde bulunan, Osman Baydemir’in Federal Kürt Devleti’ni resmen açıklamak için uygun zaman beklediği,
T.C’nin Askerine ve Polisine taş atıldığı ve taş atanların artık iktidar gücü ile kanun önünde suçsuz sayıldığı ve bölücüler tarafından “küçük generaller” diye adlandırıldığı ülkemde, herkes söylediği lafı tartarak söylemelidir.
Bu bir ulusal görevdir.
Günü geldiğinde ki o gün çok yaklaşmıştır;
Bu sözleri sarf edenler, tarafsızlık ve demokrasi adı altında, kalemi ile onları destekleyen kalemşörler, Ali Kemaller trenden indirileceklerdir.

Sabih Samur




DAMDAN DÜŞENİN HALİNİ DAMDAN DÜŞEN ANLAR...
Bu cümleyi ve damı algılayabilmeniz için ne olur, çek kullanıyorsanız;
karşılıksız duruma düşüp,
çekinizi yazdırtmadan,
cezaevine düşmeden önce “adam sende banane!” demeyiniz
ve bu yazı serisini nefes almadan okuyunuz.
Bugün benim başıma gelen yarın senin başına gelebilir; Burası Türkiye.
Aşağıda yer alan yazı çaresizsizliğin ve çırpınışın, bir dala, bir ümide el uzatışın sesidir. Bu yazı çek mağdurları adlı siteden alınarak sizlerin bilgisine sunulmuştur.
Bir sonraki yazımda ise sizlerle naçizane çözüm önerimi paylaşacağım.
Saygılarımla
Sabih Samur

“ÇEK MAĞDURLUĞU


5941 sayılı yasadan bu yana tam on ay geçti. Çek mağdurların çoğu taahhütte bulundu. Hapiste yatan mağdurların çoğu kısa süreliğine de olsa özgürlüklerine kavuştular. Kaçak yaşamak zorunda bırakılan mağdurlarda aynı şekilde şu an rahatlar. Ne zamana kadar taahhütte bulundukları süre bitene kadar.

Tüm malvarlıklarını yitirmiş elinde avucunda parası olmayan bizlerin bırakın taahhütte bulunduğumuz çek miktarlarını ödemeyi dışarı çıkıp bir çay parası bulamadığımız günlerimiz oldu.

Aradan koskoca 10 ay geçti şimdi özeleştiri zamanımız kimse kimseye kızmasın sorgulamasın ve lütfen hep beraber bu boşlukta ne yaptığımızın bir muhasebesini yapalım. İyi hatırlanırsa bu yasa çıkmadan önce küçük büyük herkesin bu yasanın bir an evvel çıkması için verdiği çabalar ve emekler nasıl çabuk unutulduğu görülür. Kimimiz sabahlara kadar bulduğu her mail adresine mail yağdırırken kimimiz milletvekilleriyle telefonda görüşmek için neler yaptı. Meclise milletvekilleriyle görüşülmeye gidildi çok kere. Ve o kadar kararlıydık ki Emre kardeşimiz sadece 1 dakikalığına da olsa başbakanla bile görüşüp mağduriyetimizi anlatmayı başardı. Evet şimdi düşündüğümüzde o kadar imkansızlıklar içinde bile bunları yapabiliyorduk. Çocuklarımıza süt alamazken sağdan soldan bulabildiğimiz ufak paralarla meclise gidecek arkadaşlarımıza destek oluyorduk. Milletvekilleriyle telefonda görüşen konuşan mağdurlara kontör transfer ediyorduk. Bir bakanın milletvekilinin savcının telefonu veya mail adresini bulduğumuzda hemen o adrese yönelir ve bıktırana kadar arardık ya da mail atardık. İyi hatırlıyorum yasa çıkana kadar kimse o parti bu parti ayırımı yapmadan ulaşabildiği sesimizi duyurabildiği her noktaya ulaşmak için elinden geleni yaptı. Sonuç 2007 seçimlerinden beri hükümet sadece bir elin parmakları kadar yasa çıkarttı. Bu nokta çok önemli bizler bu yasayı yenide meclis gündemine getirmeyi başardık. Bundan 2 sene öncesine kadar hiç sesi çıkmayan her yerde dolandırıcı olarak bakılan bir kitle artık ÇEK MAĞDURLARI olarak bilinmeye başlandı. Ana haberler artık dolandırıcı yerine çek mağdurları diyordu bizim için.

Yasa çıktıktan sonra neler yaptık diye bakıyoruz HİÇ koca bir HİÇ. Sanki kanun bizim lehimize çıkmış sanki yeniden kaçak yaşayacak olan bizler değilmiş gibi sadece ve sadece birbirimizle uğraşıyoruz. Başka yaptığımız bir şey yok. Yok sen AKP’ liymişsin yok ben MHP’ liymişim yok onlar CHP’ liymiş. Ne geçti elimize koskoca bir HİÇ.
Şimdi yumurta sona dayandı. Referandum geçti. İktidarın eli iyice kuvvetlendi.
Bizim ne o partimiz kaldı nede bu partimiz yine mağdurluğumuza geri dönüş için gün saymaya başladık. Hep birbirimizi eleştirdik. Elimize çok büyük bir fırsat geçmişken bunu değerlendiremedik. Birbirimizi rant peşinde koşmakla suçladık. Ve geriye dönüp baktığımızda da en çok birbirimizi küstürdük. Bunun sonuçlarını yine biz çekmeyecekmişiz gibi devam ettik. Bu arada aramıza yeni mağdurlar katılmaya devam etti. Onlarla daha da güçleneceğimize geriye gittik. Hep bir sorumlu arayışında olmayı ihmal etmedik. Ahmet’i suçladık Mehmet’i suçladık. İşin açığı yan gelip yattık. Hükümet yeni yasayla ağzımıza bir parmak bal çaldı bizde bu balı yedik.

Şimdi önümüzde iki yol var ya kaderimize razı olacağız ve kaçmaya devam edeceğiz Ya da gerçek gücümüzün farkına varıp mücadeleye devam edeceğiz. Seçim bizim. Kimseyi eleştirmeden kırmadan küstürmeden toparlanma vakti gelmiştir. Kişisel sorunlarımızı bir kenara atacağız. Ve bu beladan nasıl kurtuluruz onun için mücadele edeceğiz. Bu ülkede kaçak yaşamanın bir polis görünce köşe bucak kaçmanın kapı çaldığında yüreği hop hop atmanın ne demek olduğunu bizlerden daha iyi anlayacak yoktur herhalde. Şimdi öneriler bekliyoruz. Ne yapmalı nasıl yapmalı
Lütfen ama lütfen kimse için değil sadece kendiniz için biraz çaba istiyoruz. Unutmayın :

DAMDAN DÜŞENİN HALİNİ DAMDAN DÜŞEN ANLAR...”

Kaç gündür, ‘geldi, geliyor!’ denilen WikiLeaks belgeleri sonunda ortalığa saçıldı.
Öncesinde dikkatimiz; ABD ile Türkiye ilişkisini gerebilecek olan ‘Amerika, PKK’ya yardım yaptı!’ iddiasına yönelmişti.
Belgeler yayımlanınca gördük ki olay, öyle masum bir iş değil.

Bu belgelerin sunulması ve belgelerin içeriği bir şeyi gösteriyor: Birleşik Amerika, dünyaya, özellikle de Ortadoğu’ya düzen verme hareketinin bir parçası olarak WikiLeaks internet aracını kullandı.
Yani; ABD ile WikiLeaks el ele vererek İsrail’i de kayıracak biçimde bir belge sızdırması yaptılar.
Batıda demokrasi varmış da Birleşik Amerika bu yüzden kıytırık bir internet sitesine güç yetiremiyormuş da, İngiltere WikiLeaks’ı koruyormuş da…
Ve ABD tarafı çok tedirginmiş de…
Bütün bunlar; sızdırılan belgelerin etkisini güçlendirmek için düzenlenmiş oyundur. Hele hele işine gelmediğini inkar etmekte usta olan Amerikan tarafının bu belgelerin gerçek olduğunu kabul etmesi, işin etkisini daha da artırmaya yöneliktir.

HEDEFTE AKP VAR GİBİWikiLeaks’in yayımladığı belgelerin sayısal olarak ABD dışında en fazla Türkiye ile ilgili olması da dikkat çekici. Demek ki karşımızdaki ittfak; yani WikiLeaks-Pentagon-İsrail; bu belge operasyonu ile Türkiye’ye bir çekidüzen vermeyi düşünmüş. Erken hedef veya ilk hedef bu gözüküyor.
Türkiye’ye yönelik belgelerin niteliği ortada: AKP hükümetini etkileyerek, kıstırırarak yönlendirmek…
Dikkat çeken iki husus bulunuyor: Birincisi; Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini kıracak biçimde bölgede ve hükümet içinde bunalım çıkartmak. İkincisi de hükümetin İsrail politikasını değiştirmesi için baskı yapmak.
Hedefteki isimler Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi gözükse de hükümeti oluşturan ayakların birbirlerine düşürülme gayreti açıkça hissediliyor.
Yani; WikiLeaks-Amerika-İsrail işbirliği ile AKP içinde bir bunalım yaratılması ve sonrasında da hükümetin yularının ABD tarafından ele alınması amaçlanmış gibi bir izlenim veriyor belgelerde söylenenler.
Burada iken hükümeti öven ve destek olan Amerikan elçilerinin daha sonra AKP aleyhinde görüş belirtmesi ve bunu da WikiLeaks’ın yayımlaması; başka türlü anlaşılamaz.
Askeri kışkırtmaya yönelik öğeler; Ergenekon soruşturmasında hükümetin karşısında imiş gibi alınan tavır da tamamen hükümeti kıstırma amaçlı bilgi sızdırmaktan ibarettir.

BAŞBAKAN’A İŞARETBelgelerde; Amerikan Elçisi Edelman, ‘İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgilere göre Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var. Bu servetin düğünden gelen hediyelerle ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığı, yüzeysel bir açıklamadır’ diyor.
Ve belgeler bu atış ile de Başbakan Erdoğan’ı tam 12′den vurmuş gibi oluyor.
Çünkü; öbür iddialar siyasal niteliklidir. İç kamuoyunu ve askeri etkilemeye yönelik o görüşlerin pek etkisi olamaz. Lakin Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı gizli hesabının olduğunu söylemek ve bunu yaymak; öldürücü darbedir.
WikiLeaks saldırısının bu boyutu; Başbakan Erdoğan’a verilmiş bir işarettir.
Yani; ‘Böyle devam edersen; seninle ilgili başka şeyler de söyleyeceğiz’ deniliyor.
Peki; Başbakan Erdoğan; ikide bir ABD’ye giderek; kendi yetmediği zaman adamlarını göndererek ABD politikası ile uyuşumlu olduğunu göstermiyor mu?
Öyleyse bu tehdidin anlamı nedir?
İşte tam burada İsrail olgusu devreye giriyor…
Başbakan’ın İsrail karşıtı tutumunun artık rahatsızlık vermeye başladığı görülmüştür ki, işaret verilmiştir…
Bu İsviçre bankalarında gizli hesap işi; ileride tartışılmaya açılır ise; o zaman Başbakan Erdoğan çok zorlanacaktır. Bu yüzden sanıyorum ki bizim başbakan artık İsrail’e de van minut çekemeyecektir.
Tabii Başbakan’ı zayıflatmak için servis edilen bilgiler bununla da sınırlı değil. Eski ABD Elçisi Edelman’ın aktardığı şu cümleye bakınız: ‘Emine Erdoğan’ın da söylediği gibi Tayyip Bey Allah’a inanıyor ama ona güvenmiyor.’
Bu iddianın içeriğine inanmak mümkün değil. Hele hele; Tayyip Bey’in Allah’a güvenmediğini onun eşinin söyleyeceğine inanmak tam bir safdilliktir. Buna karşın; bu iddia, belge olarak piyasaya verilmiş ise; sebebi Türkiye’de iç siyasete ve Ortadoğu’daki etkinliğimize bir sınırlama getirmek olmalıdır.
Bu Amerika yaman bir devlettir. Zaafını bile zafere çevirmekteki ustalığına da şapka çıkartıyorum.

Rıza Zelyut 30 Kasım 2010 Güneş Gazetesi



Zeki Müren, Süleyman Demirel ve DP
Memleket meseleleri ile ilgili bir yazı yazarken facebook’ta sohbet kısmında bir yeşil ışık yandı. Demokrat Parti adlı arkadaşımız. Bize anket yaptığını söyledi.
"21:41 Demokrat
anket yapıyorum da
sizce tansu mu gelsin başa
yoksa ilhan kesici mi?"
diye sordu? :)
Güler misin ağlar mısın?
Ben de kendisine Zeki Müren'i tanır mısınız? dedim.
Nerede vefat ettiğini hatırlıyor musunuz?
Sonra kendisini yormamak için sahnede yani olması gereken yerde vefat ettiğini söyledim.
Bugün gelinen noktada Sn. Cindoruk koltuğu devredecek bir başkan ararken birden bire vazgeçmiş, emanetçilikten çark ederek kaptanlığa devam kararı almıştır.
Öncelikle DP adına hayırlı olsun.
Gel gör ki bu manevrayı beklemeyen Tansu Çiller Hn. Yeniköy'den teklif gelirse memleket hizmetlerine devam ederiz modunda beklerken, hazırlıksız yakalanmıştır.
DP önce Mesutçularla Tansucuların kapışmasına seyirci olmuştur ve büyük kan ve zaman kaybetmiştir!
Bu arada Demokratlık çizgisine gönül bağı olanlar ise dışlanmamak adına maalesef "Tansu'yu Yüceltelim" sayfalarına, "Mesut'u Koruma ve Güzelleştirme Derneklerine" düzeltiyorum :) sayfalarına üye olmuşlardır.
Acıdır ama gerçektir.
En acısı Koskoca DP ve Çizgisi Bacı'dan tekrar medet umar haldedir.
Tekrar dönelim Zeki Müren'e.
Sahnede vefat etmiştir.
40 yıldır memleketi yöneten benim diyen (günahıyla, sevabıyla) Süleyman Demirel şu an nerededir?
Güniz Sokak'ta!
Allah gecinden versin, uzun ve sağlıklı ömür versin ama mâlumunuz üzere dinimizde de buyurulduğu üzere,
"Her canlı ölümü tadacaktır".
Hâl böyle iken Sn. Demirel'in de Güniz Sokak'ta vefat etme lüksü yoktur. Zeki Müren gibi sahnede hayata veda etmelidir.
Neresidir sahne? Anadolu'dur! Bölmeye çalıştıkları, Kürtçülerin ve Kürtçü aşıklarının üzerinde zafer çığlıkları attıkları benim toprağım.
Sağlık sıkıntılarınızı biliyoruz Sn. Demirel.
Tüm olumsuz sağlık koşullarınıza rağmen fötr şapkanızı alarak, eski arkadaşınız ve rakibiniz Bülent Ecevit kararlılığıyla,
Anadolu yollarına çıkmalısınız!
Yollar yürümekle aşınmaz benim değil sizin lafınız.
Memlekete son hizmetinizi yapın!
Geçin DP'nin başına AKP ve PKK ikilisini bitirmek için bir NEFER'de siz olun!
Bırakın hacıyı, bacıyı, Allah hepsinin yolunu açık etsin.
Saygılarımla
Sabih Samur 21 Ağustos 2010 c.tesi

02 EKİM 1992 MUAVENET

Gönderen SABİH SAMUR | 12:58 ÖÖ | , , , , | 0 yorum »



Ey ölüm uykusuna yatırılmış benim balık hafızalı halkım!
Ne olur uyan artık!
Bugün fotoğrafını gördüğün bu muhribimizin kaptan köşkünü vurmuşlardı YANLIŞLIKLA!
Sevgili canımız, ciğerimiz US ARMY tarafından.
5 ŞEHİT VERDİK TOPRAĞA ve gazilere sahip olduk.
Anlı şanlı unutulmayan PREVEZE'yi hatırlatanlara hatırlatmak istiyorum.
DM 357 Çin Deniz Kuvvetleri'ne mi aitti?
Neden hatırlamıyoruz?
Neden hiç bir resmi kayıtta yok?
Neden bugün hiç bir gazete de bu olay yer almadı?
Neyse yormayayım sizi,
HAYIRLI UYKULAR.
Sabih Samur



AYŞE TATİLDE
Tüm TV kanalları Rio Karnavalı mutluluğu ve lezzetiyle,
Teröristbaşı Apo soslu, Türk kanında dinlendirilmiş EYALET Kebabı'nı
bizlere tanıtmak için yarışırken, bizde boş durmuyoruz.
aracımızın içinde kulağımızda rahmetli Karaoğlan'ın "AYŞE TATİLE ÇIKTI"
seslenişi, kebabın pişmesini bekliyoruz.
Şu an açık olan kabin kapaklarım kapandığında
bazıları için herşey çok geç olacak...
Sabih Samur



Dün Kadıköy Meydanı'na YAKLAŞIK 1.000 Kişi doldurma başarısını(?) gösteren
ve Osman Pamukoğlu ile buluşturmayı sağlayan İstanbul İl Başkanlığı'na
ve emeği geçen tüm ilçelere ve Ankara Merkez'de bu organizasyon için ter döken bütün ekibe teşekkür ediyor, tebriklerimi sunuyorum.
Sanırım Osman Pamukoğlu'nun Kan Uykusu'ndan uyanma vakti geldi.
Sn. Osman Bey,
Ayağa kalk ve etrafına bak!
Ben nerede yanlışlık yapıyorum? diye kendine sor.
Ekip mi yanlış?
Strateji hatası mı yapıyorsun?
Neden kurucu arkadaşların şu an yanında yok?
Yoksa sevk, idare ve liderlik olarak askeriyede mi takılıp kaldın, halkla kaynaşamadın mı?
Lütfen bu soruları kendine sor!
Ve ya sorma...
Sabih Samur



Altemur Kılıç
Abesle iştigal… Lafı güzaf. Havanda su dövmek! Bu deyimleri çok kullandığımın farkındayım ama ne çare ki şu sırada Türkiye’deki durumlarını en açık olarak bu tabirler ifade ediyor…
Ve “bile bile lâdes" oynuyoruz.
Bu, toplumdaki kafa karışıklığını gösteriyor: "Lâdes" kemiğinin "kırılmasının" bedeli çok ağır olacak.
Kürt sorunu ve özellikle şu sırada PKK’nın ve DTP’nin "eylemsizlik-ateşkes", "Demokratik özerklik" açılımları, girişimleri konusunda söyledikleri, onların kafalarının hiç de karışık olmadığını, hiç de havanda su dövmediklerini, laf-ı güzaf ve abesle iştigal etmediklerini gösteriyor…
Onlar ne söylediklerini, amaçlarını biliyorlar ama bizim tarafta hem gaflet, hem de “ihanet" var... TV programlarında bu durum çok daha bariz şekilde görülüyor!
"Gaflet" iktidar olarak başımızda!
Erdoğan’ın "açılımı" başlı başına "abesle iştigal"di.
Bölücülüğe karşı direnci gevşetti.
Bölücüler bu zafiyet alametinden güç aldılar ve şimdi de azıyor, taleplerini gittikçe arttırıyorlar… Daha doğrusu, talepler hep aynı, şimdi daha pervasızca açıklıyorlar hatta ültimatomlar veriyorlar.
Fakat iktidarın gafleti Büyük Kürdistan’ı istemiyoruz.
Referandum öncesinde Güneydoğululara “evet” dedirtmek için bölgedeki söylediklerine ne ad vermeli?
TC'nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Dersim’de kendisini dinleyen "bindirilmiş kıtalara" soruyor: "CHP’nin yeni genel başkanı nereli?" Kendisi yanıtlıyor, Dersimli…
İkinci soruyu ekliyor: "Dersim’in köylerini vergi vermediler diye kim bombaladı?" Yine kendisi yanıt veriyor: "CHP bombaladı" ve ekliyor: "O zamanki Cumhurbaşkanı’nın emriyle bombaladı. Kimdi Cumhurbaşkanı? İnönü’ydü" diyor...
Aslında, Erdoğan’ın suçladığı bu devletin kurucusu Kemal Atatürk…
Çünkü "Dersim isyanı" 1937’de başlatılmıştır.
O tarihte Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü Başbakan, ancak 25 Ekim’den itibaren de Celâl Bayar Başbakandır.
Cehalet mi, gaflet mi, yoksa dolaylı olarak Mustafa Kemal'i suçlamak mı? Bunun adını siz koyun.
Başbakanın bu konuşmaları üzerine hakkında suç duyurusunda bulunan CHP Milletvekili Onur Öymen, Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Dursun Atılgan, Demokrat Parti Genel İdare Kurulu Üyesi Mehmet Arif Demiler, başvurularında şikâyetlerini özetlemişler: Ulusumuzun birliği, ülkemizin tümlüğü ve devletimizin tekliği için en büyük tehlike başbakandır...
"Müştekiler" Başbakanın bu ifadelerinin eski adı "Dersim" olan Tunceli halkını isyana teşvik olduğunu da söylüyorlar...
Ben ekleyeyim, daha da ötesi şu sırada Devletin Başbakanının ağzından çıkan sorumsuz ve ölçüsüz sözler, PKK ve DTP'den gelen talepleri haklı gösteriyor ve bu taleplere kapı açmak demektir! Ve de, bir Başbakan'a yakışmayacak cehalettir de...
Kendilerine, danışmanlarının sufle ettiklerine bakmayarak, devlet arşivlerinden ve tarihçilerden bu "isyan" konusundaki gerçekleri okumasını naçizane tavsiye ederim.
Dersim İsyanı da önceki 23 Kürt İsyanı gibi vergi vermekten veya aş-iş, kimlik talepleri için çıkmamıştı. Bu isyanın da, önceki 25 PKK terör isyanının da maksatları ve kaynakları, tıpkı bugünkü durumda olduğu gibi yabancı tahrikleriydi. Avrupa devletlerinin ve ABD'nin çıkar hesapları için tahrik ettikleri başkaldırılardı...
Söylem ve yöntemler değişik olsa da kaynak ve amaç aynı: Türkiye’yi bölmek ve "Büyük Kürdistan'ı" gerçekleştirmek.
Şu sıradaki TV programlarından birine katılmış olsaydım, PKK sözcülerine sorardım ve buradan soruyorum: Sizler hakikaten TC içinde, ortak vatanda "Ne Mutlu Türküm diyene" anlayışıyla hep birlikte yaşamak mı istiyorsunuz? Yoksa nihai amacınız "Büyük Kürdistan" değil mi? Yiğitseniz açıklayın, “Evet amacımız Büyük Kürdistan” deyin veya “hayır istemiyoruz" deyin de havanda su dövmeyin ve bizi abesle iştigal ettirmeyin!
PKK oyunları hususunda yazmaya devam edeceğim ama son numara Ahmet Türk olmayan Kürt, ABD müdahalesini istiyor…
Ha şöyle, dilinizin altındaki baklayı çıkarın. İç çatışmaları tahrik ederek yapmak istediğiniz yabancı güçler müdahalesini açıkça isteyin! Türkiye’yi Lübnan, Afganistan yapın…
ABD, bunu çoktan ister…
Obama’nın Erdoğan’a son cevabı, Kıbrıs krizi esnasında, Johnson'un mektubu gibi. ABD’nin kimden yana olduğunu gösterdi…
Teröre karşı kullanılacak silahlara da "ambargo!"
DEPREM NOTU: 17 Ağustos depreminden sonra Sakarya’da Saddam’ın hibesiyle yaptırılan konutlardan depremzedeler hoyratça, hem de yöneticilere konut vermek için çıkarılacak… Sayın Erdoğan oraya gitse de, o insanların feryatlarını da dinlese! Oradan, o insanlardan "Evet" getirir mi?




Dinle beni Çocuk !
Bırak şimdi CHP, MHP, DP, HEPAR, BBP particiliği!
Onu sonra yine yaparsın.
Acilen ayağa kalk!
Benim Bursa'da 1933 senesinde gençlere yapmak zorunda kaldığım
ve tarihe BURSA NUTKU olarak geçen metni oku ve ezberle!!!
Sonra benim sağ kolum olan Kılıç Ali'nin oğlu Altemur Kılıç'ın
tüm köşe yazılarını da acil oku !!!
Ve artık benim fotoğraflarımı, sevdiğim şarkıları, türküleripaylaşarak vakit kaybetme!
Benden hiçbir beklentin olmasın;
sadece DAMARLARINDAKİ ASİL KANA GÜVEN!
Hasretle gözlerinden öperim.
Mustafa Kemal Atatürk

Bugün Berat Kandili

Gönderen SABİH SAMUR | 12:07 ÖS | , , | 0 yorum »


Bugün Berat Kandili
Kandiliniz kutlu olsun
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Berat Kandili'nin, Müslümanlar için fırsat kapısı olduğunu belirtti. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Berat Kandili'nin kutlanacağını belirterek bu gecenin insanların hata ve günahlarından dolayı tövbe edeceği Allah'tan mağfiret dileneceği önemli bir gece olduğunu söyledi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Berat Kandili dolayısıyla yayımladığı mesajda, bu gecenin, ''Bilerek veya bilmeyerek işlenen hata ve günahlardan tövbe ederek, günahların kalplerde bıraktığı kirlilikten arınma, sıkılan ve bunalan ruhların Yüce Rabbimizin rahmetine ve mağfiretine ulaşması adına Müslümanların önüne açılmış bir fırsat kapısı olduğunu'' belirtti.
Bardakoğlu mesajında, 26 Temmuz Pazartesi gününü salıya bağlayan gecenin af, merhamet ve mağfiret gecesi olarak kabul edilen Berat Kandili olduğunu ifade ederek, Hz. Muhammed'in bu gecede Cenab-ı Allah'ın kendisinden bağışlanma dileyenleri affedeceğini, içtenlikle yapılan duaları kabul edeceğini müjdelediğini vurguladı.
Ramazan ayının müjdecisi olan bu gecenin, inananların kulluk bilinci ve hesap verme şuuruyla suç ve yanlışlardan kaçınmaları, günahlardan arınmaları ve Yüce Yaratıcı'nın sonsuz rahmet ve merhametine iltica etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlattığını dile getiren Bardakoğlu, mesajında şu görüşlere yer verdi: ''Bu itibarla Berat gecesi, bilerek veya bilmeyerek işlenen hata ve günahlardan tövbe ederek, günahların kalplerde bıraktığı kirlilikten arınma, sıkılan ve bunalan ruhların Yüce Rabbimizin rahmetine ve mağfiretine ulaşması adına Müslümanların önüne açılmış bir fırsat kapısıdır.Milletimizin kandil olarak adlandırdığı bu geceler, dünyanın koşuşturması içerisinde varlık ve yaratılış gayesini adeta unutup sonu gelmez emeller ve hevesler peşinde koca bir ömrü heba eden bizlere, özümüze dönme ve kendimizi sorgulama, geçici olanla kalıcı olanı fark etme, kalp gözümüzü açma ve gönül dünyamızı temizleme fırsatı sunar.
Ayrıca Rabbimize, kendimize ve bütün insanlığa karşı sorumluluklarımızı hatırlatır, bu görevlerimizi ihmal edip etmediğimizi yeniden düşünme, tövbe ederek geçmişi affettirme, dua, azim ve kararlılıkla geleceği inşa etme imkanı sağlar. ''Günümüz dünyasında, sadece ferdi ve ailevi mutluluğu değil, toplumsal hayatı, barış, huzur, dayanışma ve kardeşlik içinde yaşayabilmeyi tehdit eden maddi manevi pek çok olumsuzluğun yaşandığına dikkati çeken Bardakoğlu, Kur'an-ı Kerim'deki ''Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir'' müjdesinin farkına vararak günah ve kusurlardan dolayı tövbe edilmesi gerektiğini ifade etti.
Bardakoğlu, ''İbadet ve dualarla Rabbimize yakınlaşmalı, Yüce Mevlaya, ailemize, çocuklarımıza, çevremize, milletimize ve tüm insanlığa karşı olan görev ve sorumluluklarımızı yeniden hatırlayarak yeni bir ümit ve kararlılıkla geleceğe bakma melekemizi güçlendirmeliyiz'' değerlendirmesinde bulundu.
Berat Kandili'nin kurtuluş, af ve arınma gibi anlamlara geldiğini kaydaden Bardakoğlu, bu mübarek gecenin sunduğu manevi iklime dikkat çekerek şunları kaydetti:''Kur'an'ın öğrettiği 'Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka kaybedenlerden oluruz' vb. dualar, tövbe istiğfarlar ve yakarışlarla beratımızı almamızın ancak, nüzulünün 1400. yılını idrak ettiğimiz hayat rehberimiz olan Kur'an-ı Kerim'i anlamakla, yaşamakla, Sevgili Peygamberimizin bizlere miras bırakmış olduğu sünnetini ve evrensel ahlaki erdemleri hayatımıza yansıtmakla mümkün olacağını hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Gündelik hayatın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere bir kandil olması dileğiyle aziz milletimizin ve yurt dışında yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızla birlikte bütün İslam aleminin Berat Kandili'ni kutluyorum.
Yapacağımız ibadet, dua ve yakarışların bizleri istikamet sahibi yapmasını temenni ediyor, bu gecenin, ülkemizin, İslam aleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayet, barış ve huzuruna, bütün müminlerin tövbe ve dualarının kabulü ile arınma ve affına vesile olmasını Yüce Allah'tan niyaz ediyorum.''
AA


Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin "Başbakan Erdoğan'ın son hezeyanları" hakkında yaptığı yazılı basın açıklaması.21 Temmuz 2010

Başbakan Erdoğan’ın 20 Temmuz 2010 günü AKP Meclis Grup toplantısında yaptığı konuşma siyasi tarihimize kara bir ilkesizlik, riyakârlık, siyasi sahtekârlık ve münafıklık örneği olarak geçecektir.
Türk milleti yalan gözyaşları döken Başbakan’ın siyasi tükenişinin hazin tablosunu ibretle izlemiştir.
Türkiye’yi etnik temelde bölmeyi amaçlayan “PKK açılımı”nın ve AKP’nin sekiz yıllık yıkım dönemindeki yolsuzluk ve hırsızlıklarının hesabının yargı önünde görüleceği siyasi mahşer günü çok yakındır.
Siyasi ihtiras ve korkuların ruhunda yarattığı kasırgaların etkisi altındaki Başbakan’ın marazi ruh halinin nedeni budur.
Bu hezeyanlar Başbakan’ın son çırpınışlarıdır.
Başbakan’ın Anayasa değişikliği konusundaki gizli amacı ve niyeti “etnik bölücülüğün önünü açmak ve yolsuzlukların hesabını vermekten kaçmak”tır.
Bu nedenle bütün ümidini Türk milletini son bir kez aldatarak referandumda evet çıkmasını sağlamaya ve kendisini koruma altına alacağını hesapladığı yandaş yargı düzenlemesini yaparak hazin akıbetten kurtulmaya bağlamıştır.
Bunun için hiçbir ahlaki ve vicdani ölçü tanımadan bütün yalan ve riya malzemesini bu son çırpınışında cepheye sürmüştür.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökmesi bu tiyatronun yeni bir sahnesidir.
Grup konuşmasında “trajik bir siyasi tarihi önünüze getireceğim, bu dram olacak” diyen Başbakan aslında kendi dramını sahneye koymuştur.
12 Eylül 1980 askeri darbesinde darağaçlarında ve işkencelerde hayatlarını kaybedenlerin hatıralarına sığınan Başbakan’ın hem ülkücü hem de devrimci özelliklerini bugüne kadar içinde gizlediği bu vesileyle anlaşılmıştır.
Ancak, bunu otuz yıl nasıl sakladığı, bu bastırılmış duyguların ruhunda nasıl bir tahribata yol açtığını tam olarak anlaşılamamıştır.
Psikiyatrinin alanına giren bu ilginç durumun konunun uzmanlarınca incelenmesi yararlı olabilecektir.
Ülkücü şehidimiz Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektubunu bazı pasajları atlayarak kürsüde okuyan Başbakan’ın senaryo gereği sahte gözyaşı dökmesi riyakârlığın ve ilkesizliğin zirvesi, son noktası olmuştur.
Başbakan bu konuda da kendisini aşmış, bilinen riya ve takiye özelliklerinin ötesine geçerek bir siyasi sahtekârlık tiyatrosunun aktörü olarak Türk milletinin karşısına çıkmıştır.
Başbakan’a okurken kürsüde ağladığı ülkücü şehidimizin son veda mektubunda atladığı şu satırları hatırlatmak istiyorum.
“Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın.”
Başbakan’ın aynı gün Hakkâri Çukurca ve Van’da PKK terör saldırıları sonrası toprağa düşen yedi şehidimiz karşısında bu kadar duygulanmaması, gerçek niyetlerin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Buradan ağlayan Başbakan’a seslenmek istiyorum:
Dün Meclis’te Ülkücü şehitler için döktüğünüz sahte gözyaşlarının bir damlası ile aynı gün ocaklarına ateş düşen yedi şehidimizin muhterem annelerinin döktüğü gözyaşlarının bir damlasının vicdan laboratuarında samimiyet testinden geçirilmesi sonucu ortaya çıkacak ahlak ve dürüstlük raporu karşısında yüzünüz kızaracak mıdır?
Türk milleti Başbakan’ın Anayasa değişikliğini pazarlamak için utanmadan sergilediği bu siyaset kalpazanlığının, bu milli irade dolandırıcılığının gerçek nedenlerini ve arkasındaki çirkin yüzü elbette görecek ve hükmünü verecektir.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökerek siyasi münafıklığın şahikasına çıkan Başbakan’ın ve kahraman Özel Harekât mensuplarını milliyetçi oldukları için bıyıklarından hareketle aşağılamaya yeltenen yardımcısının başını çektiği “AKP Yalan Kumpanyası”nı bekleyen akıbet 12 Eylül 2010 günü milli irade duvarına çarpmaktır.
Türk milliyetçileri ve ülkücü camia, şerefli hatıralarını ebediyete kadar yüreklerinde yaşatacağı aziz şehitlerimizin ruhları ile birlikte 12 Eylül 2010 günü Başbakan’ı referandum sandığı başında bekliyor olacaktır.

Kaynak : http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=2850&cat=50



17 Temmuz 2010
Sabih Samur
Haftalarca tüm iletişim araçlarıyla bu buluşma şişirildi, şişirildi, sanırsınız ikisi bir araya geldiği an tüm sorunlar çözülecek.Başbakan “Biz gidelim o halde” dedi ve aldı birkaç korumasını (yaklaşık 20 kişiden oluşan) düştü yola.
Malum yollar tehlikeli ve uzun.Meclisin Okmeydanı bölgesi yolunu tercih etmedi ve Gazi Mahallesi koridorundan gelerek; yolda pusu ve mayına karşı gerekli tedbirleri öncü ve artçı korumalarla(ne de olsa meclis koridoru burası, her şey olabilir) zorlu intikâli başarıyla tamamlayarak, Mavi Birliklerin olduğu tepeye ulaştı.
Kılıçdaroğlu ile Recep Bey nihayet bir araya gelmişti.
İntikâlin başarı ile tamamlanması üzerine Kılıçdaroğlu kıta yükü erzağında bulunan sıcak çorbadan servis yapmak istedi fakat Recep Bey deplâsmanda olduğunu hatırlattı.
İntikâli birlikte geçirdiği kadrosunda yer alan uzman ve profesyonel çaycısından –kişiye özel- kodlu çayını istedi.
Güzel geçen görüşme sonrası kapı çıkışında Kılıçdaroğlu Recep Bey’den her nedense Sn. Başbakan diye bahsetmeyi uygun gördü.
Çok faydalı bir görüşme olduğunu ve bazı devlet sırrı niteliğindeki bilgileri Sn. Başbakanın kendisi ile paylaştığını söyledi.
Bu bilgileri kamuoyuyla paylaşmasının mümkün olamayacağını ve ikisinin arasında sır olarak kalacağını iletti.
Bu faydalı görüşmenin ardından odasına çekilen ve yalnız kalmak isteyen Kılıçdaroğlu hâlâ Recep Bey’in, çaycısının göğsünden çıkartarak masaya bıraktırdığı Pembe dosyada kendisine ait çok özel bilgilere nasıl ulaşılabildiğini yarı kızgınlık yarı hayranlıkla düşünüyordu.
Artık bu çok özel bilginin onun tarafından biliniyor olması hırçın muhalefetini engelleyecekti.
O da susturulanlar arasına katılmıştı.Recep Bey’e seve seve Sn. Başbakanım demek zorundaydı.
Sonra dosyada yazan o çok özel bilginin yaşandığı günlere dalıp gitti.
7 yaşında ve Malatya’daydı. Arkadaşları ile beraber sıcak ve bunaltıcı bir yaz günü komşularının kayısı bahçesinden birer avuç kayısı aşırmışlar, bir güzel yemişler ve çekirdeklerini yine komşularının bahçesine dikmişlerdi.
Fakat geçimsiz ve hoşgörüsüz olan Melahat teyze onları yakalamış ve kulaklarını çekmişti.
İşte şu an 90 yaşında olan bu yaşlı teyzeyi bulmuşlar konuşturmuşlar ve bu konuşmayı ıslak imza ile kayıt altına almışlar…
Bir avuç kayısı başıma neler açtı diye düşünürken içi geçti, uyuyakaldı…


TUNCAY ÖZKAN
Bugün Tayyip Erdoğan İçin Ne Yaptınız?
"Hükümdar" Tayyip Erdoğan'ı dinledim gözlerim kapalı.
Silivri'de sıcak,rutubet, zindan bir de Recep Tayyip Erdoğan...
Ulu hükümdara gözü açıkkatlanamadım. Diyor ki;"Ben her şeyi yapıyorum, siz de ey muhalefet ne düşünüyorsanız getirin bana söyleyin, ne öyle televizyonda orada burada boş boş konuşuyorsunuz. Konuşturuyorsunuz...
"Gerçi Erdoğan'ın ardından ne demek istediğini anlatmak için onlarca"Erdoğan'ı anlama kılavuzu" devreye girip; "Aslında", "Kastı", "Demek istedi ki" gibi başlangıçlarla her şeyi bilen hükümdarı bize anlatıyorlar.
Yoksa anlamak mümkün değil.
Muhalifi olduğum için Recep Tayyip Erdoğan tarafından zindanda, Silivri esir kampında tutulan biri olarak, bundan sonra iktidarın başına katkımı her sabah sorgulayacağım.
Silivri'de onun zulmüyle yattığımı unutup, ayna karşısına geçip soracağım kendime:"Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım?
Terör sorununu çözmesi içinproje ürettim mi?
Ekonomik bataklıktan hükümdarı çıkarmak için ne yapacağız?
İşsizlik için önerim ne?
Finansman açığını nasıl kapatacak?
Et, süt, tahıl,ziraat, çiftçi, işçi, memur, açlık, yokluk, yoksulluk sorunları nasıl çözülecek? Yolsuzluk ve çürümüşlükten nasıl sıyıracaklar?
Dış politika bataklığından ne yapıp çıkacaklar?
Dokunulmazlıkları ömür boyu nasıl devam edebilir?
Bu ve benzeri konularda Tayyip Erdoğan'ı kurtarmak için ne yaptım?
"Hazret öyle istiyor. Bütün muhalifleri; onun, partisinin, iktidarının danışma kolları gibi olacağız. Bu rejimin adı da demokrasi olacak!
Tayyip Erdoğan, 12 Eylül referandumunda "Evet" diyeceksiniz, böylece daha özgür ve demokrat olacaksınız, diyor.
Yani topluca her sabah ayna karşısında kendimize "Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım" diye sorma, projelerinizi kendisine sunma özgürlüğü ve demokrasisi içinde yaşayacaksınız.
Ama "Hayır" derseniz, muhalefet ederseniz Ergenekon'a dâhil olursunuz.
Cehennemlik olursunuz.
Yarışma meşhur. Eskiden iki kelime ile yapılıyordu: "Evet" ve "Hayır".
12 Eylül'de sandık ortaya konunca; hükümdar oyundan "Hayır" kelimesini çıkarmak istiyor. Soruyor:-AKP iktidarının ve böylece istikrarın korunmasına büyük Türkiye'nin yaratılmasına 12 Eylül'de ne diyeceksiniz?AKP'li yüksek zevat bağırıyor: "EVET"-Daha özgür, demokrat, millet iradesinin emrindeki hukuk yapılanmasına 12Eylül'de ne diyeceksiniz? "EVET"-12 Eylül'de "Evet" demezseniz bunca yaptığımız yüzünüze, gözünüze dursun.
"EVET"Türkiye'nin dinamosu muhalefeti olmuştur. Bugün bir yere geldiysek Cumhuriyet'in muhalefet etme, "Hayır" deme, karşı çıkma hakkı sayesinde geldik.
Şimdi hayır demeyi yok eden, iktidara hep evet diyen, danışman muhalefeti yaratmaya çalışanları alkışlayacağız. Onlara "Evet" diyeceğiz.
İktidarın başının istediği herkesin salla baş olması.
Topluca "Evet"diyeceğiz. Baş efendi rahatlayacak.
Toplumun aklı, vicdanı, sorumluluğu,bilgeliği; cehaletin iktidarına ve cüretine teslim edilecek ve Türkiye, Anadolu buna "Evet" diyecek! Öyle mi?
Türkiye 12 Eylül 1980'de itildiği karanlığa da, bugün sürüklendiği bataklığa da var gücüyle en büyük çığlığıyla "Hayır" diyecektir.
Herkes, "Bugün Türkiye için ne yaptım?" diye soracak, kapı kapı dolaşacak, AKP'ye oy veren değerli yurttaşımıza gidecek, felaketi anlatacak, onlarla kucaklaşıp 12 Eylül'de "Hayır" diyerek 13 Eylül'de, Hayırlı günlerin gelmesine, başlamasına neden olacaktır.
Bugün birlik, güven ve dayanışma içinde cehaletin karanlığının yenilmesi için çalışma günüdür. Türkiye Aşkı ile vicdan sahibi yurttaşlar el ele, gönül gönüle 12 Eylül'de Hayırlı günleri getirecektir.
13 Eylül günü Hayırlı günlerin aydınlığı, Türkiye'nin üzerinde bir sevda güneşi gibi parlayacaktır.
Tuncay Özkan
Yeni Parti Genel Başkanı



İSTANBUL BAROSU YÖNETİM KURULU''NUN KAMUOYUNA DUYURUSU

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu'nun T.B.M.M.'nin 04/06/2003 tarihli oturumda kabul edilen ve Sayın Cumhurbaşkanının onayına sunulan

4867 ve 4868 no.lu Yasalar hakkındaki

13.06.2003 tarihli yazılı açıklamasıdır.

04/06/2003 tarihli oturumda T.B.M.M.'de 4867 ve 4868 no.lu iki yasa kabul edilmiş

ve Sayın Cumhurbaşkanının onayına sunulmuştur.
İçtüzüğün 52. maddesi uyarınca öncelikle görüşülerek yangından mal kaçırılırcasına çıkartılan bu yasaları, aşağıda belirttiğimiz nedenlerle Türkiye'nin menfaatlerine uygun olmadığını saptıyoruz.
Bundan 37 yıl önce 1966 yılında kabul edilen ve 1976 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmeler, daha önce de Türkiye'nin önüne konulmuş, ancak ulus devlete yönelik tehditler oluşturacağı düşüncesiyle onaylanmamıştır.

Her iki sözleşmenin 1. maddesi kelimesi kelimesine aynı olup aynen;
1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.
2. Bütün halklar, ........, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.
3. ...... bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.
denmektedir.

İkiz sözleşmeler olarak anılan bu sözleşmelerin bu maddeleri ÇEKİNCESİZ kabul edilmiştir.
Sözleşmelerin 2. maddeleri ile de devlet bu hakları güvence altına alır. Bu haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.
Devletin saygı göstermeyi taahhüt ettiği bu maddelerde "ayrılmayı" da kapsayacak şekilde "kendi kaderini tayin hakkı tanınan" "uluslar" değil, "halklar"dır. Böylece, ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemler "uluslararası güvenceye" kavuşturulmuştur.
Her iki sözleşmenin 1. maddesinin 2.bendine göre de Türkiye halklara göre ekonomik parçalara bölünecektir.
Burada söz konusu olan sıradan bir yasama faaliyeti değildir. Anayasa'nın 90. maddesi karşısında, TBMM kararıyla onaylanan bu sözleşmelerin "Türk kanunlarını değiştirici" özellikleri olacak, "iç hukukun bir parçası" kabul edilecek ve diğer yasalardan farklı olarak "Anayasa'ya aykırılıktan dahi ileri sürülemeyecek"tir.
Nitekim, onaylanan bu sözleşmelerin 2. maddesine göre; "Sözleşmede tanınan hakları kendi mevzuatında veya uygulamasında henüz tanımamış olup da bu sözleşmeye taraf olan devletler, kendi anayasal usullerine ve sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, sözleşmede tanınan hakları uygulamaya geçirmek için gerekli olan tedbirleri ve diğer önlemleri almayı taahhüt ederler".
Üstelik, bu sözleşmeleri onaylayan TBMM'nin daha sonra bu sözleşmelerin içeriğini değiştirme olanağı da yoktur.
Ayrıca, Anayasanın 15. maddesinde; savaş, seferberlik, sıkıyönetim gibi olağanüstü hallerde dahi bu sözleşmelerde yer alan "hakların" kısıtlanamayacağı öngörülmüştür.
Bu sözleşmelerde yer alan ortak hükümle, BM bünyesinde oluşturulacak komisyon ve komiteler, Türkiye'de denetim yapma ve iç işlerimize doğrudan müdahale etme olanağına kavuşuyorlar.
Özetle, onaylanan "İkiz Sözleşmeler", ulus devletimizi ve egemenliğimizi tehdit eden yasalardır.
Bu yasalarla anılan sözleşmelerin uygulanmasının bağlayıcılık kazanmasının önlenmesi konusunda Sayın Cumhurbaşkanımızın gerekli duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI



"
BİLGİ NOTLARI
TARİH : 19 Haziran 2010
SAAT : 10:00
NO : BN - 73 / 10

1. Hakkâri / Şemdinli bölgesinde, Türkiye / Irak hudut hattında görevli bir sınır bölüğüne; bir grup terörist tarafından 19 Haziran 2010 günü saat 02:00'de saldırıda bulunulmuştur.

2. Çatışmada sekiz asker şehit olmuş, ondört asker de yaralanmıştır. Yaralılar hastanelere tahliye edilmiştir.

3. Bölge takviye edilmiş ve gece süresince çatışma bölgesine, silahlı helikopter ve topçu ateş desteği sağlanmıştır. Ayrıca, Irak'ın kuzeyi bölgesinde tespit edilen hedefler de Hava Kuvvetleri tarafından ateş altına alınmıştır.

4. İlk tespitlere göre; çatışmada oniki terörist etkisiz hale getirilmiştir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Bu yazı maalesef rutin olarak Genel Kurmay Başkanlığı tarafından hazırlanmakta ve kamuoyuna saygı ile duyurulmaktadır.
İçeriğinde şehit sayısı, baskın yapılan yerin konumu dışında herşey klişe olarak aynıdır.
İnanmayan daha önceki bilgi notlarına bakabilir.
Ve akabinde ya eski dönem arkadaşları ile Anıtkabir'de ya Askeri bir okulun açılışında ve ya kapanışında ve/ ve ya herhangi müsait bir yerde gelsin KARARLILIK NUTUKLARI!
Bu Büyükanıt Paşa öncesinde de böyle oldu, şu an da böyle ama inşaallah Başbuş Paşa sonrası böyle olmaz.

Bunlar çok acı gelişmeler. Gözbebeğimiz olan bu saygın kurum neden yapması gerekenleri yapmıyor?

Engel hükümet mi?

10 tane tankla Sincan'da hükümet titreten ordu (doğru yanlış başka bir konu), bugün hükümet yüzünden mi Kandil Dağı'na giremiyor ve bizden buna inanmamız mı bekleniyor?
Kandil'e kara kuvvetlerimizle bir kaç Tugay düzeyinde girmediğimiz ve orada kalıcı birliklerimizi teşkil etmediğimiz sürece bu Türk evlâdının kanlarının akmaya devam edeceğini paşamız bilmiyor mu?
Neyi ve neden bekliyorsun Başbuğ Paşa?
Büyükanıt sonrası geldiğinde kurtarıcı gibi karşılamıştık oysa seni.
Bizim yaptığımız zaten kendi kendine yazıp çizmek.
Size emeklilik yaşamınızda bol neşeli ve huzur dolu günler temenni ediyorum.
Ve ben eğer bir Türk vatandaşı olarak bir hakkım varsa size helâl etmiyorum.
Ve lütfen yarın öbür gün ne siz ne hükümetin başı, şehit cenazelerimize katılmayınız.
Ve ya siz bilirsiniz, katılınız sonrasında da şunu söyleyiniz:

TERÖRLE MÜCADELEMİZ TÜM KARARLILIĞIMIZLA DEVAM EDECEKTİR!




Sabih Samur

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.







" Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna Kuvayı Milliye diyoruz...”

Mustafa Kemal Paşa



-Bu bir Sabih Samur rüyasıdır.-


Game Over ( Oyun bitti)
Başbakan akşam yemeğini yemiş evindeki diz üstü bilgisayarında günün stresini atmak için oyun oynuyordur. Ekrana "game over" yazısı gelince bir anda alnında terler birikir. Abdullah Gül'ü çok acil konutuna davet eder ve sabaha kadar çalışırlar.Ertesi gün güneş doğarken yeni kabine listesi hazırlanmıştır.Ama böyle bir liste Türkiye'de ilk defa gerçekleşmektedir.Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı : Devlet Bahçeli Dış İşleri Bakanı : Deniz Baykal AB ile Koordinasyon : Kürşad Tüzmen, İç İşleri Bakanı : Mehmet Ağar Turizm Bakanı : Erkan Mumcu Savunma Bakanı : Hikmet Çetin Cumhurbaşkanına verilen liste tam bir şok etkisi yaratmış ama ilk defa Tayip Erdoğan ile mutabık kalmıştır.Tüm kadro 2007 seçimlerine kadar ülkeyi yönetmeye namusu ve şerefi üzerine söz verirler. Bu sırada Büyükanıt K.Irak'ta cepheden güzel haberler göndermektedir.Talabani'yi Irak Bayrağı'nı indirdiği bayrak direğine oturtmuştur. Kürt kökenli vatandaşlarımız kimlerin arkasından yürüdüklerini görmüşler ve yanlışlıktan dönme yolları aramaktadır. Osman Baydemir İsveç ve Belçika'ya iltica talebinde bulunmuştur.Hükümet onaylanmış memlekette inanılmaz bir birlik ve beraberlik rüzgarı esmektedir.Türkiye'de ki üretimlerini Mısır'a ve Çin'e kaydıran Tekstil Holdingleri yaptıkları hataların farkına varmış herkes doğduğu vilayete fabrikasını taşıma seferberliğindedir.Mehmet Ağar İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere hemen hemen tüm illerde kap kaç, hırsızlık, çete ve mafya özentilerinin kökünü kazımıştır. Turizm bakanı Erkan Mumcu 2007, 2008 ve 2009'a kadar ki tüm yatak kapasitemizi Kış Turizmi dahil doldurmuştur.Amerika Deniz Baykal'a Başbakana iletilmek üzere resmi özür mektubunu vermiştir. Aselsan'da F16'nın tüm elektronik aksamının üretildiği bölümün hemen yanına yeni üretilecek olan F 35'lerin elektronik kontrol ünitelerinin yer aldığı yeni tesis Hikmet Çetin ve Hava Kuvvetleri Komutanıyla beraber Türk Yıldızları'nın gösteri uçuşu eşliğinde açılmıştır.Yeni açılan teknoparklar ve Nokia ile Motorola'nın fabrikalarını Zonguldak, Sinop ve Mardin'e taşımaları ile birlikte İstanbul ve diğer büyük şehirlere göç bıçak gibi kesilmiş tersine göç başlamıştır.Almanya ve Fransa'dan gelen Avrupalı kaçak işçiler sorun olmaya başlamıştır.Türkiye'deki yıllık otomobil satışı 100.000 adedi geçen Mercedes Almanya'daki tesisi Afyon'a taşıma kararı almıştır.Avrupa'nın jet sosyetesi Alanya'yı keşfetmiş özel uçağına atlayan soluğu Gazipaşa Havaalanında almakta, Alanya Belediyesi'nin organize ettiği limuzinlerle merkeze kadar gelmektedirler. Apart otellerin yerini alan yöresel özellikler taşıyan, muz bahçelerinin içindeki butik oteller anlata anlata bitirilememektedir.Esnafın yüzünde güller açmaktadır.Eşimin omzumu silkelemesi ile uyandım. "hayatım işe geç kalacaksın" diyordu.Hala rüyanın etkisindeyim. Belki bir gün.....
Bu yazı 2388 kere okunmuştur.
Yeni Alanya Gazetesi arşivi 19.09.2006

...
Bu operasyon -komplo-,
Türkiye üzerinde ve aleyhinde oynanmakta olan “Büyük oyunun” müstehcen bir perdesi!... Türkiye en kritik noktada...
Bütün tehdit ve tehlikeler sarmal olmuş; irticadan, bölücülükten, “Anayasa paketine” kadar!
İç ve dış “eşkıya” bu durum ve ortamda, Türkiye’deki bütün “kaleleri” düşürmek istemezler mi?
Yargının bağımsızlığı tehlikede...
TC ulus devlet yapısı değiştirilmek isteniyor.
En vahimi, son kale, Türk Ordusu yıpratılıyor, milletin ordusuna geleneksel saygı ve güveni sarsıyorlar...
Şehit cenazeleri bölücülere karşı mücadelede azmimizi artırırken, alçak PKK saldırılarını ve şehit cenazelerini meşum emelleri için kullanıyorlar!
En acısı, başarılı da oluyorlar!
Baykal istifa etmekle bizi, Atatürk milliyetçilerini üzdü ama, “şeytan arabasının” tekerine çomak soktu, şeytan taşladı!

Altemur Kılıç

Türk Hava Kuvvetleri Açıklaması

Gönderen SABİH SAMUR | 9:27 ÖS | , , | 0 yorum »


BİLGİ NOTU
TARİH : 05 Mayıs 2010
NO : 06/2010
05 Mayıs 2010 tarihinde çeşitli basın yayın organlarında iki adet F-16 savaş uçağının Erzurum üzerinde alçak uçuş yaptığına yönelik haberler yer almıştır.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı uçuş eğitim görevlerini Türkiye’nin değişik hava sahalarında icra etmektedir. 04 Mayıs 2010 tarihinde iki adet RF-4E uçağı önceden planlı uçuş eğitim görevini, Erzurum Meydanı bölgesini de kapsayacak şekilde 3000 feet irtifadan usullere uygun olarak icra etmişlerdir.
Yapılan uçuş rutin bir eğitim uçuşu olup, söz konusu haberlerde yer alan iddialar gerçeği yansıtmamaktadır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

BAŞBUĞ PAŞA KALK AYAĞA ARTIK!!!
KANDİL DAHİL OMAK ÜZERE TEMİZLENMESİ GEREKEN
NERESİ VARSA TEMİZLE!
BEKLEYEREK ŞEHİT OLMAKTANSA "BASKIN BASANINDIR"
MANTIĞI İLE YAPMAMIZ GEREKENİ YAPALIM;
YOLUN GİTTİĞİ YERE KADAR GİDELİM!
BUGÜN GİTMEZSEK NE ZAMAN GİDECEĞİZ?
SABİH SAMUR


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

Abdurrahman Yalçınkaya:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecek kuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir" dedi.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Baki Çoban'ın yaş haddinden emekliye ayrılması nedeniyle Başsavcılıkta düzenlenen törende konuşan Yalçınkaya, anayasa değişikliğinin Cumhuriyetin ve demokrasinin geleceği yönüyle neler getireceğinin ve neler götüreceğinin dikkatlice ve hassas bir şekilde toplumsal uzlaşmayla değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Hakim ve savcıların topluma kapanık olduğunun iddia edildiğini belirten Yalçınkaya, hakim ve savcıların bu iddianın aksine topluma en çok yakınlığı olan kişilerolduğunu, toplumun tüm değerlerini bildiklerini ve bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Anayasa değişikliği paketinde yer alan Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na, Yargıtay ve Danıştay'dan aday belirlemek için yapılacak üye seçimlerinde her üyenin sadece bir adaya oy verebilmesi kuralının getirilmesinin, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye aykırı olduğunu belirten Başsavcı Yalçınkaya, "Yargıtay ve Danıştay Büyük Genel Kurulu'nun iradelerinin sayısal çoğunluğa yansımasını engelleyicidir. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini kolaylaştıran, bu kurumların siyasallaşmasını sağlayan bir düzenleme olacaktır. Adayların, demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi, niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Bu düzenlemeyle birlikte siyasi iradenin temsilcisi olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının Kurulda bırakılması yargının hükümetlerin bir aracı durumuna getirilmesi imkanını doğuran, demokrasiyi, demokratik yaşamı sonuçta demokratik toplum düzenini bozacak niteliktedir" diye konuştu.

Tarafsız bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konunun yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi müdahalenin olmamasını sağlayacak kurallar getirilmesi olduğunu kaydeden Yalçınkaya, "Bu sistemi bu standardı getirecek iktidarlar ve bağlı bulunduğu siyasi partiler halkımız nezdinde en yüksek düzeyde takdir edileceklerdir" dedi.

Bağımsız olmadan tarafsız olmanın mümkün olmayacağını ifade eden Yalçınkaya, "Bağımsız yargı, demokrasinin ve milletimizin en önemli güvencelerinden biridir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin Hakim ve Cumhuriyet Savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecekkuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir. Bu da yapılacak seçim usullerinin her türlü şüpheden uzak tutulmasını sağlayacak şekilde kurallara bağlanması, en çok oy alanların doğrudan atanmış sayılması siyasete karışmış olanların atamalarda etkinliklerinin olmaması ve seçimle gelmeyen kişilerin Kurullarda bulunmamasına bağlıdır" diye konuştu.


"AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN BELİRLEDİĞİ AVRUPA STANDARTLARINI ESAS ALMAMIZ GEREKLİDİR"


Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna atıfta bulunan Yalçınkaya, şunları kaydetti:"Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyeleri arasındadır ve Avrupa Birliği müktesebatını kabul etmiştir. Buna rağmen Venedik Komisyonu'ndan bir görüş alınmadan Anayasa Değişikliğine gidilmiştir. Milletimiz için Avrupa Birliği ile bütünleşmemiz, Avrupa demokrasisine, toplum düzenine yaklaşmamız büyük önem arz etmektedir. Bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belirlediği Avrupa standartlarını esas almamız gereklidir.

Bu standartların bir kısmı şunlardır:

Din, vicdan ve inanç hürriyeti demokratiktoplumun ayrılmaz parçasıdır.

Devlet, bütün dini inançlara anlayış ve saygı göstermelidir.

Laiklik Anayasal bir ilkedir. Anayasa Mahkemesi'nce bu ilke korunmalıdır.

Demokratik bir toplum, çoğulculuk ve katılımcılığın desteklenmesiyle oluşur.

Devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde belirtilen adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, yasama hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkını, cezaların yasallığı, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü sağlamalı ve bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir.

Evrensel değerler; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Bunlarla birlikte Avrupa Konseyi'nin temel değerleri de dikkate alındığında ve Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden önce çağdaş yasaları kabul ettiği de kadınlara, seçme ve seçilme haklarının tanınması gibi gözetildiğinde ileri demokrasinin kurallarına uygun olarak mahkemelerin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsızlığının daha da ileriye götürülmesi gerektiği görülmektedir.

"Yalçınkaya, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin sağlanması için Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan çıkarılması, kurulun ayrı bir binasının, sekreteryasının, araç gereç yardımcı personelinin bulunması, Adalet Müfettişlerinin Kurula bağlanması, Hakim ve Savcılar hakkında yapılacak soruşturmalar için Kurul'dan izin alma usulünün getirilmesi, göreve alınacak Hakim ve Savcı adaylarının kurulca belirlenerek atanması, adalet akademisinin özerk bir yapıya kavuşturulmasıdemokratik sisteme uygun ve yerinde olacağını söyledi.

Yürütme organına bağlı olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının, adli sistemin yargısal kararlar dışında en iyi şekilde yerine getirilmesinin, mahkemelerin iş sayısına göre Yüksek Kurulca atanacak hakim sayısına göre bina araç ve gereçlerin temini, adil yargılanma hakkının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirleri alması ile görevlendirilmesi gerektiğini ifade eden Yalçınkaya, "Avrupa ülkelerinin bırakmak istediği, demokratik kurallara uymadığını tespit ettiği, yıpranmış, tartışılan hukuki sistemlerini Türkiye'de uygulamak için kurallar düzenlenmesi, milletimizi hak etmediği bir sistemde yasamaya zorlamak niteliğindedir.

Siyasi etkiden uzak yargıç ve savcıların bulunduğu mahkemeler olmadıkça, milletimizin haklara, özgürlüklere ulaşması mümkün değildir. Yüce milletimiz, haklardan önce bu haklarını koruyacak, geliştirecek, siyasi güçlerin etkisinden uzak, tarafsız hakim ve savcıların oluşturduğu bir yargı sistemini daha üstün tutacaktır" dedi.

Yalçın, hakim ve savcıların her yasanın çıkarılmasına müdahale etme durumunda olmadığını, ancak hakim ve savcıların kendi hakları ve yetkileriyle ilgili düzenlemelerde görüşlerini belirttiklerini ve siyasi tartışmalara girmediklerini söyledi.


"BİR DAVA AÇILMASININ SAVCININ İKİ DUDAĞI ARASINDA OLMASI SÖZÜ YERİNDE DEĞİLDİR''


Evrensel sistemde, Avrupa hukukunda ve iç hukukta bulunan bir ilke gereği savcıların kamu davası açmakla yükümlü bulunduklarını belirten Yalçın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'dava bir savcının iki dudağı arasında sözlerine de yanıt verdi.

Yalçınkaya, ''Türkiye'deki tüm savcılar davalarını kendileri açar, bu nedenle bir dava açılmasının savcının iki dudağı arasında olması sözü yerinde değildir'' dedi.

Türk hukukunda dava açmanın esas olduğunu ve açılan davaların Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince incelendiğini ifade eden Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Mahkeme, delilleri tartışır ve nihai hüküm tesis edecektir. Hukukumuzda dava açılmamasının denetlenmesi getirilmiştir. Bu siyasi partiler yasasında da açıkça belirtilmiştir. Bir siyasi partinin müracaatı halinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dava açmazsa o siyasi partinin Yargıtay'daki daire başkanlarımızdan oluşacak bir kurula itiraz hakkı var. Bu itiraz hakkı ancak o zaman geçerlidir. Avrupa ülkelerinin uyguladığı sistemde dava açmak için siyasi partiler hakkında izin sistemi yerleşik bir durumda değildir.

Anayasal kurallar getirilirken, uzun bir süre değiştirilemeyeceği düşünülerek detaylı kurallar koyularak düzenlenmelidir.''






“Köprüyü sattırmam”, “Alışırsınız”, “Savarona”

Adını bile hatırlamakta zorlandığım büyüklerimizden bir büyük, boynundaki bütün damarlar, parmak çapında şişmiş bir vaziyette bağırıyordu bir TV programında: “Sattırmam kardeşim! Köprüyü satamazsınız!”
Başbakan Turgut Özal ise gülümseyerek ve hatta dalga geçer bir eda ile “Satarım kardeşim” diyordu. Bu o yılların ekonomi anlayışında bir vakaydı ve bir başlangıç idi.
Bir Teğmen çıktı yine o yıllar.
Özal için “Alışamadım” dedi.
Tarihi bir cümleydi, kısa ama içeriği çok uzun olan.
Özal bu durur mu? “alışırsınız” dedi gülümseyerek.
Ve haklı çıktı.
Alıştık be Özal. İçimizde varmış demek ve sen bizi çok iyi tanıyor olmalısın ki, pijamalarınla dahi zaman zaman verdiğin röportajlarından birinde “benim memurum işini bilir” diyerek ne güzel özetleyiverdin bizleri.
Ve o gün o memurlar ve cemaati bugün iktidardalar.
Ve sanki tek suçlu onlar gibiymiş gibi vur AKP’ye.
Kimdir Allah aşkına AKP?
Bizden değil mi?
Seçilme oranı ne olursa olsun, senin benim komşum, mahallelim değil mi?
Bu adamlar uzaydan mı geldi?
AKP’yi göndermeyi başardığımızda bu ülke şerefli, haysiyetli, namuslu adamlar
ve onların oluşturacağı hükümet ile yönetilecek mi?
Eğer sorunun yanıtı evetse olmayan şapkamı çıkarıyor ve saygı ile sizleri selamlıyorum.
Ama öyle değil!
Nasıl yedi haneli bir köyün dahi orospusu varsa, o canım, o güzide partilerin de içinde itler, çakallar, koltuk ve makam sevdalıları, devleti soymak ve Mercedes’e binebilmek hayali kuran, kanı ve sütü bozuklar maalesef vardır ve var olmaya devam edecek!
İşte bizlerin görevi o sevgili teğmenin söylediği gibi alışamadığımızı ve onlardan tiksindiğimizi dile getirebilmek olmalıdır.
Yine o ve devam eden günlerde devletimizin tüm yapı taşlarını, envanter kayıtlarını tek tek satmanın zevkini yaşadık.
Sümerbank, SEK, PTT, ve onlarca değer…
Yine Deniz Kuvvetlerimizin kullanımında olan ve sanırım sadece 6 hafta kullanabildiği, “bir çocuğun oyuncağını bekler gibi beklediğim” dediği Ata’mızın yatını yani Savarona’yı da
o takip eden yıllarda 49 yıllığına özelleştiriverdik.
Ata’nın tüm mahremiyetini, para uğruna peşkeş çektik turistik amaçlı olarak.
Kimler hangi amaçla kullandılar o mekânları. Faili meçhul.
Gün geldi devlet mantığı ile özel sektör mantığı arasındaki fark gün yüzüne çıktı.
Savarona’yı işleten büyüğümüz rantabl olmadığına karar verdiği (neden bu kadar zaman sonra onu da anlamış değilim) bu rant kapısını elden çıkarmaya karar verdi.
Şark kurnazlığı ve “aman yabancılara gitmesin” tezgâhı ile “en yüksek paraya nasıl elimden çıkarabilirim” düşüncesi. İşte Türk Zekâsı!
Gelelim bize, o günlerde TSK’ya ve Deniz Kuvvetlerimize yahu arkadaş gel etme, yapma demeyen bizler ve hükümete, kardeşim gel bu emaneti bizden alma demeyen askerlerimiz,
Şimdi sanki Savarona bugün yeni satılıyormuş gibi komik bir şekilde AKP denen ve aslında kabullenmesek de bizlerin aynası olan zihniyeti suçluyoruz.
Oturun düşünün AKP mi suçlu, bu süreci tren izler gibi izleyen bizler mi suçluyuz?
Sonra?
Sonra ne mi yapalım? Ne bileyim kardeşim; facebook’ta gruplar kurun:
“ Savarona’yı sattırmayız”, “Savarona’yı biz alalım” gibi geyikler yapın.
Ha belki bu arada hâlâ aklı başında birileri varsa, dışarıda olan, Ergenekon’dan tutuklu olmayan, belki şunu teklif edebilir:
Savarona lâyık olduğu yere iade edilmeli, Türk Deniz Kuvvetleri kayıtlarına alınmalıdır
(ücreti devlet bütçesinden karşılanarak).
Türk Deniz Kuvvetleri de o emanete canı gibi bakarak, Beşiktaş’ta ki Denizcilik Müzesi’nin önüne çekerek, Tüm Türk halkının kullanımına müze olarak açmalıdır.
Sabih Samur



Az önce geldiğim Zeytinburnu Abdi İpekçi Komplesindeki toplantının ardından izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazmak için bilgisayarın başına geçtim.
Kurucusu bulunduğum facebook’ta ki “Kod Adı: TC” adlı platformda partiler üstü bir statüde, ülkenin kutsal çıkarlarına hizmet edeceğine inandığım, sol, sağ, merkez, muhafazakâr ayrımı yapmadan sadece bölücü ve ayrılıkçı partileri ayrı tutmak kaydı ile tüm partilerimize eşit mesafede yaklaşmaya çalışıyorum.
Bu nedenle DP’ye de aynı sıcak duygular içinde yaklaşarak toplantısına gitmeye karar verdim. Gerçekten coşkulu bir kalabalık vardı. Türkiye’nin dört bir yanından, yedi bölgesinden gelen vatandaşlar büyük bir ilgi ve sıcaklıkla Sn. Hüsamettin Cindoruk’un anlamlı konuşmasını dinlediler.
Açıkça söylemek gerekirse ben de (kucağımda 2 yaşındaki kızım olmasına rağmen) can kulağımla dinledim ve çok beğendim. Yılların adamı, duayenden de başka türlü bir konuşma beklemek mümkün değildi.
Sn. Cindoruk ülkenin ciddi anlamda Sn. başbakanın politikaları yüzünden hızla ayrıma doğru gittiğini oysa bizlerin etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütün olduğumuzu, Alevisi, Sünnisi, Lazı, Çerkezi, Kürdü ile parçalanamaz bir güç olduğumuzu ve aynı bayrağın altında yaşadığımızdan bahsetti.
DP’nin bu zamana kadar ki ülke ile ilgili tüm olumlu gelişmelerde katkısının olduğundan bahsetti.
Buraya kadar her şey mükemmeldi.
Ama bir şeyler eksikti.
Sn. Cindoruk’un konuşmasının ardından çıkışta “Kod Adı: TC” den arkadaşımız olan DP Bursa Yıldırım İlçe Bşk. Yrd. Sn. Sibel Kurdoğlu ile kısa bir sohbet ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra vedalaşıp ayrıldık.
Taksi de kafamda hep aynı soru vardı: Eksik olan ne?
Bu yazdıklarıma kimse darılmasın lütfen, tamamen şahsi görüşlerimdir.
Öncelikle çok güzel konuşma yapmasına rağmen, kitleleri arkasında sürükleyecek bir lider havasını göremedim Sn. Cindoruk’ta. O üzerine yapışıp kalmış olan “emanetçi” etiketi ile sanki bir sonraki Kurultaya kadar partiyi yürütmeye çalışan Başkan gibiydi.
Lider Yok!
Ne acıdır ki Tayyip Erdoğan’ı bilgi ve tecrübesinin dışında, onu, onun silahıyla yani hatipliği ve kitleleri peşinden sürükleyebilirliğiyle vurabilecek bir parti ve başkanını şu an hiçbir muhalefet partisinde göremiyorum.
DP’de de şu sıralar lobi, kulis çalışmaları hızlı bir şekilde yürüyor. Sn. Cindoruk konuşmasını yaparken maalesef kokteyldeki görüntüleri andıran şık görünümlü beyler dinlemekten ziyade kulise devam ediyor ve kameralara poz vermeye çalışıyorlardı.
İşte Türkiye’min gerçeği.
Tansu Çiller ismi şehir efsanesi gibi. Bacı muhabbeti.
Koskoca DP lider bulamayıp bacıya bel bağlıyorsa vay memleketin haline…
Anlaşılan o ki siyaset çok şeylere gebe.
DP’yi eski günlerine taşıyacak, ülkeyi gerçekten birlik beraberlik içinde toparlayacak, aş ve iş sağlayacak bir lider aranıyor.

Sabih Samur



Tarih: 28 Mart 2010 Pazar
Zaman: 12:00 - 17:00

Yer: Abdi İpekçi Spor Salonu






Sekiz yıldan bu yana devam eden
AKP iktidarının "açılım" adı altındaki
siyasi projesini uygulamaya başlaması üzerine
ortaya çıkan kutuplaşmanın tırmandığı şu ortamda
sevgi, saygı, güven ve milli bütünlüğe şiddetle ihtiyacımız
olduğunu kamuoyuna duyurmak amacıyla
İstanbul'un Zeytinburnu semtindeki
Abdi İpekçi Spor Salonu'nda 28 Mart 2010 Pazar günü
saat 12:00'de düzenlemiş bulunduğumuz
"Büyük Türkiye Buluşması" isimli toplantımız ile
"Yedi Bölgeden Yedi Renk" folklor etkinliğine
katılmanızdan büyük mutluluk duyacağız.

Hüsamettin Cindoruk
DP Genel Başkanı
Kaynak:
Sibel Kurdoğlu
Yıldırım İlçesi BURSA DP