

2023 yılı, 23 Nisan.
Başkan yardımcısı Nimet Çubukçu Amed (eski adıyla Diyarbakır) Eyaletindeki törenleri gözleri yaşlı bir şekilde izliyor. Törenleri gökyüzünde oluşturulan devasa büyüklükteki üç boyutlu görsel aktarıcıdan izleyen halka, unutulmak üzere olan Türkçeyi de nezaketen, gönül koyulmasın babında alt yazı ile geçme jesti yaptırıyor Sn. Çubukçu.
O an aklına yıllar önce, sanırım 2011 yılında, adını bile hatırlayamadığı MHP adlı partinin bir yetkilisinin kendisine söylediği “iki dillilik olamaz o dili kopartırım” sözü geliyor. Gülüp geçiyor. Ne yıllardı diyor içinden tören yürüyüşünde yer alan miniklerin Sarı-Kırmızı-Yeşil den oluşan cıvıl cıvıl kıyafetlerine bakarak.
Seçimlere çok az kalmıştı, Başkan Erdoğan o zaman T.C.’nin Başbakanı idi. CHP bir şeyler yapmaya çalışıyor o iste muhteşem hatipliği sayesinde Kılıçdaroğlu ile tabiri caiz ise oynuyordu.
Devlet Bahçeli 12 Eylül’e takılmışlığı ile zaman zaman ani çıkışlar yapmış ama daha öteye gidememişti.
DP ise uyuyan dev denmesine rağmen uyanmayı başaramadı. Facebook denen ilkel, birinci nesil paylaşım sitesinde en son 20. grubu kurmuşlar ve “ben söyle yaptım, ben böyle yaptım” diye genç kızlık hikayelerini anlatıyorlardı birbirlerine.
Biz de bu sırada kömürden sonra baharda neler dağıtabiliriz fakirleştirdiğimiz ve yardıma yatkın hale getirdiğimiz halkımıza, onu planlıyorduk.
Stratosfer katmanında oluşturulan lazer yağmuru bir anda gökyüzünü Sarı-Kırmızı-Yeşil renklere büründürdü. Ve beklenen an gelmişti. Gökyüzünde Yüce lider Başkan Erdoğan belirdi.
Halkına İstanbul’a taşınan Başkanlık Sarayı’ndan sesleniyordu.
Bu arada unutmadan; önce Merkez Bankası ile başlayan süreç tüm bakanlıklar ve resmi dairelerin İstanbul’a taşınması ile tamamlanmıştı. 2018 yılında alınan kararla Atatürk’ün Ankarası ilçe durumuna getirilmişti. Herkes mutluydu eski ve köhnemiş olan Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin tüm izleri silinmişti.
Evet bu sadece bir hikaye.
Bu hikayenin gerçek olmasını arzuluyorsanız durmayın, paylaşım sitelerinde birbirinizi yemeye, aptalca kıskançlıklar ve en çok ben bilerim pozlarıyla harcayın seçime kadar olan Allahın verdiği sayılı günleri.
Büyüksün Tayyip Erdoğan.
Ve şanslısın. Bu kadar beceriden yoksun bir muhalefete sahip olduğun için.
Sabih Samur
2023 Türkiyesi ve Başkan Erdoğan
Gönderen SABİH SAMUR | 11:17 ÖS | 2023 Türkiyesi, Amed, Ankara, CHP, Devlet Bahçeli, Diyarbakır, DP, Kemal Kılıçdaroğlu, MHP, Milli Eğitim Bakanlığı, Mustafa Kemal ATATÜRK, Nimet Çubukçu, Tayyip Erdoğan | 0 yorum »Sorumlu ve suçlusunuz!
Gönderen SABİH SAMUR | 6:30 ÖS | AKP, CHP, Deniz Baykal, Facebook, Kod Adı: TC, Mehmet Ağar, Sabahattin Önkibar, Sabih Samur, Tayyip Erdoğan, Yeniçağ Gazetesi | 0 yorum »1) Tayyip Erdoğan fenomenini yaratan halk değildir.
2) Tayyip Erdoğan ilk kez 1991 seçimlerinde halkın karşısına çıkmış ve tercih oylarında kendi partilisi Mustafa Baş’a yenilmiştir..
Halkın karşısına ikinci çıkışı ise İstanbul Belediye seçimlerinde olmuş ve Dalan-Kesici-Livaneli rekabetinden yararlanarak yüzde 27 ile İstanbul’a başkan seçilmiştir.
3) Tayyip Erdoğan’ı halkın gözünde kahraman yapan operasyon ise 28 Şubatçı generaller tarafından yapılmıştır.
4) Dönemin generalleri Tayyip Erdoğan’ı şiir okuduğu için hapse gönderirken aslında Erdoğan’a mağduriyet bahşettiler ve onun imajına yani liderlik projesine ilk harcı koymuş oldular.
5) Bugün anlaşılmıştır ki dönemin bazı generallerinin şiir okuma suçuyla Erdoğan’ı hapse göndermeleri CIA’nin yeni bir lider yaratma projesidir.
6) Aksi olsaydı yani 28 Şubat’ın generalleri Tayyip Erdoğan’ı gerçekten tasfiyeyi hedefleseydi onu şiir okumaktan değil, İstanbul Belediyesinde yolsuzluk yapmaktan mahkûm ettirirdi ki böyle bir mahkûmiyet yüz kızartıcı suç olması sebebiyle Erdoğan’ı siyaseten o gün tamamen yok edecekti.
7) Tayyip Erdoğan’ın Ergenekon ve darbeler soruşturması bağlamında 28 Şubat dönemini hiç görmemesi ve o dönemin sorumlularının üstüne zerre gitmemesi bu tezimizin kanıtıdır.
8) Sistematik bir biçimde liderliğe hazırlanan ve mağduriyet imajı bahşedilen Tayyip Erdoğan’ın gelişinin hızlanmasını ateşleyen olay ise dönemin Başbakan’ı Ecevit’in Irak’a ABD’nin müdahale etmesine sıcak bakmamasıdır. ABD Ecevit’in menfi tutumu gördüğü an Kemal Derviş’e erken seçim lafını ettirmiştir.
9) Seçime bir buçuk yıl varken alınan seçim kararı Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesine katkı sağlamıştır.
10) Eğer o dönem yani 2002’nin sonunda erken seçim olmasaydı ve seçim zamanında yapılsaydı Ecevit hükümetince başlatılan İstanbul Belediyesi ile ilgili yolsuzluk operasyonunda yargının Erdoğan için mahkûmiyet kararını vermesi güçlü ihtimaldi ki bu davaların dosyaları dokunulmazlık sebebi ile hâlâ kapanmamıştır.
11)Tayyip Erdoğan’ı erken seçim kararından sonra iktidara taşıyan ikinci olay CHP ve o günkü lideri Deniz Baykal’ın tarihi hatasıdır. Baykal seçilme hakkı olmayan ve mebus seçilemeyen Tayyip Erdoğan’a akıl almaz bir biçimde yasa ve kuralların dışına çıkarak el vermiş ve ona iktidarla Başbakanlığı altın tepside sunmuştur..Bu yanlışa ya da suça dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de iştirak etmiştir.
12) Baykal’ın CHP’si bunu yapmayıp yasa ve kuralların uygulanmasında ısrarlı olsaydı o gün Başbakanlık koltuğunda oturan Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan kanlı bıçaklı olacak ve AKP o süreçte ortasından ikiye bölünecekti...
Baykal Tayyip Bey’in önünü açarak AKP’nin bölünmesini engelledi ve Tayyiban yani baskıcı rejimin kurumsallaşmasına zemin hazırladı...
Kuşkusuz Deniz Bey o kararı, “Tayyip Erdoğan iktidara gelir yıpranır ve balonu da patlar” diye aldı, ancak öyle olmadı. Bu arada Deniz Bey’in aldığı o kararda dış dinamiklerin etkisinin olup olmadığı ise hâlâ sırdır.
13) Sonuç olarak görülmektedir ki Tayyip Erdoğan fenomeni ya da heyülasını yaratan halk değil, dış dinamikler, generaller ve güya AKP’yi devirmek isteyen partilerin liderleridir..
KURBAN ADAYI
Uzan-Ağar-Mumcu ve Baykal’dan sona sıra onda!
Tayyip Erdoğan Cem Uzan’ı ailesiyle beraber niye tasfiye etti biliyor musunuz?AKP’nin 2003 Haziran’ında yaptırdığı ankette yüzde 18 çıktığı için!Aynı şey Ağar-Mumcu ikilisi için de geçerlidir.2007 seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan baktı ki bu iki isim ittifakla seçime giderse yüzde 20’yi bulacaklar ve AKP tahtından inecek, hemen başka şeyleri devreye soktu.Önce Mehmet Ağar’a ziyarete gidildi.Akabinde Erkan Mumcu’ya bir şeyler söylendi ve iki isim bu birlikteliğin olmaması için tabanlarına rağmen kollarını sıvadı ve güç birliğini sabote ettiler!Sonuç mu?AKP yüzde 47 ile iktidar olurken Ağar ve Mumcu siyasetten çekildi.İlginçtir bu işin kokusu bugüne kadar çıkmadı, neden acaba?
Gelelim Deniz Baykal’a..
CHP’yi İslamla barıştırır ve mütedeyyin kesimlerle kaynaştırırken birden o malum kaset servis edildi.
Sonuç: Baykal da geri çekilmek zorunda kaldı.
Ve bugün...
Benzer çabalar Kemal Kılıçdaroğlu için sergileniyor.
Aylarca aradılar, taradılar ama zere bir defo bulamadılar.Buna rağmen referadum sürecinde utanmadan yalanlara dayalı kitaplar bile yazdırdılar!
Baktılar ki oradan da sonuç alamıyorlar bel altı dalışa karar kıldılar.
Önce boy ve soy dediler!
Etkili olamayınca PKK’lılık gibi absürt çamurları attılar.
O da bayağı ve komik bulununca kapan kurdular ve yanına gazeteci kılıklı birini gönderdiler.
Amaçları Kemal Bey’i AKP’li birine komplo kuran bir görüntüye sokmaktı ama o da tutmadı!
Hiç kuşkunuz olmasın seçime 90 gün var ve göreceksiniz buna benzer daha çok pusu kurulacak!Sorarım size muhalefete bunların yapıldığı bir ülkede gerçek bir demokrasiden söz edilebilir mi?
CHP’liler AKP’ye yukarıdaki isimleri hatırlatıp Kemal Kılıçdaroğlu’nu sana kurban ettirmeyeceğiz demeli!
Nasıl mı? Sokağa çıkıp demokratik bir metotla feveran ederek!
Sabahattin ÖNKİBAR
Uğur Dündar ve Tarihi Misyon!!!
Gönderen SABİH SAMUR | 7:30 ÖÖ | AKP, Basın Özgürlüğü, Facebook, Kod Adı: TC, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor), Uğur Dündar | 0 yorum »
Çetin Emeç basın meslek ilkelerine ne kadar bağlı idiyse Nedim Şener de o kadar bağlıdır, Çetin Bey'den farkı soruşturmacı gazeteci olmasıdır.
Modern gazeteciliğin duayeni İngiliz medya patronu Lord Northcliffe, 'Haber bir yerlerde güç odaklarının örtbas etmeye çalıştığı şeydir, gerisi reklamdır' der. Nedim işte o şeyin peşinden koşan gazetecilerden biriydi. Ama gerçek bazen acıtıcıdır. Sorgusu basına nasıl yansıdı bilmiyorum, ne kadarı doğru? Sorulan sorulara bakınca hakikaten sadece mesleğini -benim adım karıştığı için de söylüyorum- dürüst ve tarafsız olarak yapmanın bile neredeyse başlı başına bir suç haline geldiğini görmekten derin azap duyuyorum.
42 yıllık meslek hayatım boyunca hep yargıya duyulan güvenin sarsılmaması için gayret gösterdim. Ergenekon sürecinde de birileri tarafından servis edilen belgelerin aslında soruşturmanın gizliliğine halel getirdiğini bildiğim için bunların hiçbirine itibar etmedim. Serinkanlılıkla soruşturmanın bitmesini ve ondan sonra hazırlanan iddianamenin kamuoyuna yansımasını bekledim.
Şimdi tabi ki gizlilik gerektiren bir soruşturmada yorum yapmak doğru değil ama yandaş tabir ettiğimiz ve sadece iktidarın yaptıklarını alkışlama konumunda bulunan gazetelere çarşaf çarşaf servis edilen, doğruluğu şüpheli, insanların şeref ve onurlarını zedeleyici, manipülatif bazı bilgilerin bugüne kadar hiçbir müdahale görmeden yayınlandığını düşünürsek bunu nasıl değerlendiririz artık kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
İçişleri Bakanı'mız sayın Atalay'a da bir mesaj göndermek istiyorum. Kendisinin yüreğinin temiz olduğuna inanıyorum ama söylediği 'Türkiye'deki basın özgürlüğü ABD'den daha ileridir' sözünün gelecek kuşaklar için çok önemli bir ironi olacağını düşünüyorum. İçişleri Bakanı'ndan haksızlıklara karşı kendi alanında müdahale etmesini ve sadece gazetecilik yapan insanların onur ve haysiyetleriyle oynanmasının önüne geçmesini diliyorum.
UĞUR DÜNDAR
Sabih Samur Yorumu:
Sn. Dündar tarihi bir misyon üstlenmiştir ve yapılması gerekeni yapmıştır. Bu açıklama da yerine ulaşmazsa bundan sonra yapılması gereken ise tüm büyük gazete köşe yazarlarının tamamının "Sn. Yetkili Makama, gazeteciyim dolayısıyla potansiyel suçluyum. Gereğini yapın ve beni önce Metris daha sonra da ebedi dinlenme tesisimiz olan Silivri Tesislerine sevk ediniz. Arz ederim. Gazeteci" örnek dilekçenin yazılmasıdır.
Çetin Emeç basın meslek ilkelerine ne kadar bağlı idiyse Nedim Şener de o kadar bağlıdır, Çetin Bey'den farkı soruşturmacı gazeteci olmasıdır.
Modern gazeteciliğin duayeni İngiliz medya patronu Lord Northcliffe, 'Haber bir yerlerde güç odaklarının örtbas etmeye çalıştığı şeydir, gerisi reklamdır' der. Nedim işte o şeyin peşinden koşan gazetecilerden biriydi. Ama gerçek bazen acıtıcıdır. Sorgusu basına nasıl yansıdı bilmiyorum, ne kadarı doğru? Sorulan sorulara bakınca hakikaten sadece mesleğini -benim adım karıştığı için de söylüyorum- dürüst ve tarafsız olarak yapmanın bile neredeyse başlı başına bir suç haline geldiğini görmekten derin azap duyuyorum.
42 yıllık meslek hayatım boyunca hep yargıya duyulan güvenin sarsılmaması için gayret gösterdim. Ergenekon sürecinde de birileri tarafından servis edilen belgelerin aslında soruşturmanın gizliliğine halel getirdiğini bildiğim için bunların hiçbirine itibar etmedim. Serinkanlılıkla soruşturmanın bitmesini ve ondan sonra hazırlanan iddianamenin kamuoyuna yansımasını bekledim.
Şimdi tabi ki gizlilik gerektiren bir soruşturmada yorum yapmak doğru değil ama yandaş tabir ettiğimiz ve sadece iktidarın yaptıklarını alkışlama konumunda bulunan gazetelere çarşaf çarşaf servis edilen, doğruluğu şüpheli, insanların şeref ve onurlarını zedeleyici, manipülatif bazı bilgilerin bugüne kadar hiçbir müdahale görmeden yayınlandığını düşünürsek bunu nasıl değerlendiririz artık kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
İçişleri Bakanı'mız sayın Atalay'a da bir mesaj göndermek istiyorum. Kendisinin yüreğinin temiz olduğuna inanıyorum ama söylediği 'Türkiye'deki basın özgürlüğü ABD'den daha ileridir' sözünün gelecek kuşaklar için çok önemli bir ironi olacağını düşünüyorum. İçişleri Bakanı'ndan haksızlıklara karşı kendi alanında müdahale etmesini ve sadece gazetecilik yapan insanların onur ve haysiyetleriyle oynanmasının önüne geçmesini diliyorum.
UĞUR DÜNDAR
Sabih Samur Yorumu:
Sn. Dündar tarihi bir misyon üstlenmiştir ve yapılması gerekeni yapmıştır. Bu açıklama da yerine ulaşmazsa bundan sonra yapılması gereken ise tüm büyük gazete köşe yazarlarının tamamının "Sn. Yetkili Makama, gazeteciyim dolayısıyla potansiyel suçluyum. Gereğini yapın ve beni önce Metris daha sonra da ebedi dinlenme tesisimiz olan Silivri Tesislerine sevk ediniz. Arz ederim. Gazeteci" örnek dilekçenin yazılmasıdır.
Biz Buradayız!
Gönderen SABİH SAMUR | 8:00 ÖS | Ankara, Asteğmen, Kod Adı: TC, Mustafa Kemal ATATÜRK, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »
Merkez Bankası İstanbul'a taşınacak.
Peşinden Bakanlıklar.
Sonra Başbakanlık.
Ve Cumhurbaşkanlığı
Ankara lağvedilecek!
Planınız bu mu?
Biz Buradayız!
Biz bu millletin bağrından çıkmışız.
Ankara kutsaldır.
Ankara eşittir Türkiye'dir.
Ankara T.C.'dir.
Sabırlıyız, tüm bu gelişmeleri sukunet ile izliyoruz.
Şimdilik not alıyoruz.
Bilgilerinize.
Atatürk'ün Neferleri
“Benim meselem MHP değil.”
Gönderen SABİH SAMUR | 10:01 ÖS | Adnan Menderes, DP, MHP, Namık Kemal Zeybek, Süleyman Demirel, TRT, Turgut Özal | 0 yorum »
Genel Başkan Zeybek, TRT Anadolu’da yayınlanan “Ankara Gündemi” programında Rahmi Vardı’nın sorularını cevaplandırdı:
“Demokrat Parti gibi bir parti bir başka partiye zarar vermek için gelmez. MHP’nin bütün oylarını alsam ben ne yapacağım. Benim meselem MHP değil, ona başarılar diliyorum. Ben iktidar olmak istiyorum. Partimizi iktidar yapmak ve başbakan olmak istiyorum. Türkiye için hayırlı olan bu. Buna inanıyorum, bunu söylüyorum, doğrusu da budur.”
(DP Basın Merkezi – 7 Şubat 2011) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, TRT Anadolu’da yayınlanan “Ankara Gündemi” programında Rahmi Vardı’nın sorularını cevaplandırırken, “Benim meselem MHP değil. Ben iktidar olmak istiyorum. Partimizi iktidar yapmak ve başbakan olmak istiyorum. Türkiye için hayırlı olan bu. Buna inanıyorum, bunu söylüyorum, doğrusu da budur.” dedi.
Zeybek, Rahmi Vardı’nın sorularını şöyle cevaplandırdı
RAHMİ VARDI: Anadolu Gündem Özel Programında sizlerle birlikteyiz. Bu haftaki konuğum Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek. Sayın Zeybek, programımıza şeref verdiniz, hoş geldiniz. Programımızla ilgili kısaca görüşlerinizi alabilir miyiz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hoş bulduk. Bu çok güzel bir hizmet, Anadolu yayını, televizyonları son derece önemli ve bunların yaşaması, desteklenmesi gerekir. Ben de basın yayından sorumlu Devlet Bakanı olduğum bir dönemde, yani 54. hükümet döneminde, Anadolu basın ve yayını ile ilgili toplantılar yaptım, kurultay yaptım. Bakanlıklar olarak nasıl destek sağlanabilir bunun araştırması içinde bulundum. TRT’nin böyle bir hizmeti yürütüyor olması ve sizin de burada olmanızdan doğrusu çok büyük bir memnuniyet duyuyorum, başarılar diliyorum doğru bir iş yapılıyor ve inşallah bu doğru iş neticesini verecektir.
RAHMİ VARDI: Teşekkür ederiz bu duygularınız için. Siz 1944 yılında Bayburt’ta doğdunuz, 1966 yılında Hukuk Fakültesi’ni bitirdiniz ve 10 yıllık bir Kaymakamlık hayatınız var. Biz bazıları ile görüştüğümüzde çok güzel anılarla oradan ayrıldığınızı, çok güzel hizmetler yaptığınızı söylediler. Çayeli’nde, Pazar Yeri’nde Şiran’da, Tortum’da, Ilgaz’da, Kahta’da ve Kestel’te Kaymakamlık yaptınız. Sonra merhum Gün Sazak’ın döneminde, onun müsteşarlığını yaptınız. Rahmetli Özal döneminde Kültür Bakanlığı yaptınız. Bunları konuşalım sonra devamını getirelim.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben söylediğiniz gibi köyde doğdum. 10 yaşına kadar köyde okudum. Babam başöğretmendi. Eskiden müdür değil, başöğretmen denilirdi. Babamın ilk çocuğuyum ve ilk çocuğu olduğu için de hem heves, hem öğretmen, beni beş yaşıma gelir gelmez götürmüş kaydetmeden sıralara oturtmuş. Bakmış ki, ben de herkes gibi okuyorum, yazıyorum, onun üzerine kaydettirmiş. Böylece 5 yaşında okula başladım, 10 yaşında da bitirdim. Sonraki dönemlerde, babamın verdiği kitapları okuyarak bir siyasi bilinç sahibi oldum. Babamın etkisiyle Demokrat Parti taraftarı oldum. İhtilalde Demokrat Parti kapatılınca, biliyorsunuz Demokrat Parti bir askeri darbe ile devrildi. Yani 10 yıl Türkiye’ye hizmet etmiş olan bir parti, Türkiye’ye demokrasiyi getirmiş olan bir parti, demokrasiyi alabildiğine eleştirmeyi hedefleyen bir siyasi parti, Cumhuriyet değerlerine bağlı ama Demokrat bir parti, Demokrat Parti böyle bir parti. Ne yazık ki, ordu içinden bir cunta ortaya çıktı, önce orduyu ele geçirdi, sonra ordu ile ihtilal yaptı ve Türk tarihine bir kara leke sürüldü.
Kara leke şudur; Yassıada Mahkemeleri diye bir mahkeme icat edildi ve orada Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları, milletvekilleri, siyasi faaliyetlerinden ötürü suçlandılar ve yargılandılar. Düzmece bir mahkeme onları idama mahkûm etti, hapse mahkum etti. O zamanki cumhurbaşkanı Celal Bayar, yaşından ötürü idamdan kurtuldu. Fakat halkın sevgilisi, milletin sevgilisi, parti farkı gözetmeden, bütün halkın sevdiği bir insan olan Menderes ve iki çok değerli arkadaşı, onlar da çok büyük devlet adamlarıdır. Asıldı. Ondan çok sonra, Hukuk fakültesinde beraber okuduğumuz, Reza Mostofizade adında Azerbaycan’dan gelmiş bir arkadaşım oldu. O derdi ki, “Biz, sizin Yassıada Mahkemelerinizi dinliyoruz ve gülüyoruz. Köpek davası, bebek davası gibi davalara gülüyoruz. Nasıl bir şey bu?” O dönemin diktası, Türkiye’yi gülünç hale düşürdü. Onlar dışarıdan bakıyorlardı gülüyorlardı, biz ise ağılıyorduk. İçimiz kan ağlıyordu.
Menderes’i ben yakından görmüştüm. Yakından nerede görmüştüm? Biz Ankara’da Atıf Bey Mahallesi’nde oturuyorduk. Atıf Bey Mahallesi’nin önünden Bent Deresi geçiyordu, dere taşardı ve bazı felaketlere sebep olurdu. Yine taşmıştı Bent Deresi ve ne yazık ki, insanlarımız ölmüştü, evler yıkılmıştı. Sular biraz sakinleşince, rahmetli Menderes Gazi Çiftliği’nin havuzundan getirdiklerini kulak misafiri olarak öğrendiğim, bir kayığa binerek, o suları geçip bizim mahalleye geldi. Çünkü bizim mahallede bir set vardı, onun önünden talimatlar veriyordu ve ağlıyordu. Böyle gördüm Menderes’i.
Sabahları erken saatte ben Gazi lisesine giderdim, orayı bitirdim. Gazi Lisesi’ne gittiğim zaman yolumun üzerinde, o Bent Deresi’nden, köprüden karşıya geçtiğimde inşaatları denetleyen Menderes’i gördüm kaç defa. Yanına yanaşmak istedik ama korumaları yanaştırmadı. Ben neticede çocuktum, 14-15 yaşında filandım. Menderes’i böyle gördük sevdim ve herkes sevdi. Bu insan asıldı. Sonra, 1960, 27 Mayıs darbesinden sonra, ihtilal diyorlar, ihtilal filan değildir o. O bir darbedir. Halkın iradesine karşı yönetilmiş bir darbedir ve ne yazık ki, cumhuriyet tarihimizin en karanlık işlerinden birisidir.
“Adalet Partisi Kuruldu”
Ondan sonra Demokrat Parti yerine, Adalet Partisi kuruldu. Artık benim yaşım belli bir yere gelmişti, yani 17-18 yaşıma gelmiştim. Demokrat Parti Gençlik Kolları’nda ilk siyasi deneyimime başladım. Sonra hayatımız başka türlü gelişti. Hukuk Fakültesi’ne girdim, Hukuk Fakültesi’ni bitirdim ve kaymakam oldum. 10 yıl kaymakamlık yaptım. Kaymakamlık o dönemler çok daha itibarlı bir meslekti. Son zamanlarda mesleğin bazı yetkileri ellerinden alındı. O zamanki kadar belki önemli değil ama yine önemli bir meslektir. Kaymakamlık yaparken şöyle bir deneyim kazandım; kaymakam birebir, doğrudan doğruya, köylülerle kasabalılarla halkla ilişki kuran, insan demektir. Dolayısıyla, köylünün ve kasabalının dertlerini birebir dinlemek, onları çözüme kavuşturmak, yol yaparken o dönemde halkın gücünü de harekete geçirmek gerektiği için, çok defa benim ellerim patlardı. Niye patlardı? Yol yaparken önce ben kazmayı alırdım, vururdum. Çok da alışkın olmayan ellerimiz su toplardı ve patlardı. Böyle bir kaymakamlık yaptık. Bir de orada devleti yakından tanıma imkânına sahip olduk. Çünkü Kaymakam bütün bakanlıkların temsilcisidir, onları tanıdık.
Kaymakamlığımın 10. yılında Başbakan Sayın Demirel’di. Bakan rahmetli Gün Sazak’tı ve bence cumhuriyet tarihimizin en önemli ve en başarılı bakanıdır. Bakınız en başarılı derken diğerlerinin arasına kendimi de koyuyorum, iki defa bakanlık yapmış birisi olarak. Gün Sazak üstelik milletvekili de değildi, dışarıdan tayin edilmiş bir Bakandı. Ama 5,5 ayda Türkiye’de gümrüklerde kaçakçılığı ve rüşveti önledik. Bakanımızın rehberliğinde. O dönemde, karşı bazı milletvekilleri dahi, Gümrük Bakanlığı’nı hükümetten ayrı değerlendirdiler ve o bakanlığın icraatını övdüler. Mesela Süleyman Genç, o zaman CHP’nin sol kanat milletvekiliydi. O, Meclis Genel Kurulu’nda ve bütçe komisyonunda yaptığı konuşmalarda, “Ben, bu hükümeti beğenmiyorum, sayın bakanı da beğenmiyorum, sevmiyorum ama doğrusu hiç kimsenin yapmadığını yaptılar, namuslu, dürüst bir icraat ortaya koydular ve rüşveti ve kaçakçılığı önlediler” diye övdü.
Sonraki dönemde hayat çizgimiz başka türlü gelişti, hayat çizgimizin üzerine bir dönem sonra bize başka bir deneyim kazandıran başka bir hizmet konuldu. O da, sonradan holding haline getirdiğimiz, gelmesinde benim de katkım olduğu, orada koordinatör olarak çalıştım, ticareti öğrendim, sanayiyi öğrendim, yatırımlar koordinatörü olduğum için de birçok iş alanı ile ilgili bilgim gelişti, Türkiye’deki ekonomik gelişmeler, dünya ekonomisi ile ilişkiler konusunda birebir 4 yıl staj gibi çalıştım.
Bu arada İş Dünyası Vakfı diye, bir vakıf için teşebbüse geçtim. Bu vakfı kurma çalışmaları sırasında akşamları oturup, sütlaç yiyerek görüşmeler yapardık. Yine böyle bir toplantıda bir telefon geldi. Telefon eden Hasan Celal Güzel’di, dostumdur, çok severim, çok değerli bir devlet adamıdır Hasan Celal Güzel. Dedi ki, “Sayın Başbakan, sizi milletvekili olarak görmek istiyor, siz zaten çabucak bakan olursunuz, arkadaşlar da bunu istiyor. Mehmet Keçeciler de sizi arayacak” dedi. Biraz düşündüm, bu sohbetten iki ay sonra filan kendimi İstanbul milletvekili olarak buldum. Kısa zamanda da Özal’a götürdüğüm projelerle kendimi Özal’a biraz daha yakından tanıtınca Kültür Bakanı oldum. Kültür Bakanlığı’nda Türkiye’ye hizmet etmeye çalıştık. Kültür Bakanlığımız döneminde yaptığımız şuydu, biz milli kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmalıyız. Bu söz Atatürk’ün 10. yıl nutkundaki sözüdür. Cumhuriyetimizin temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür. Milli kültürümüzü, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız. Ne demektir bu? Bizim milli kültürümüz dünyanın en zengin kültürüdür ve kökleri en derin kültürüdür. Bunu çağa söyletmemiz lazım, dünyaya açmamız lazım dedik ve bu çaba içerisinde bulunduk. Mesela 1990 yılında UNESCO’ya teklif ettik. Dünyada 1991 yılını Yunus Emre sevgi yılı olarak ilan ettirdik. Biz UNESCO’nun bu ilanından yararlandık, Yunus Emre’yi dağa, taşa, Amerika’ya da, Rusya’ya, Türk Cumhuriyetlerine, Arap Ülkelerine götürdük ve Yunus Emre’yi dünya gördü, tanıdı ve şaşırdı. Böyle bir Türkmen mi varmış diye.
Yunus Emre bir Türkmen şairi diye bilinir ama Türkmenlerin bundan haberleri yoktu, bilmiyorlardı. 70 yıllık bir Sovyet dönemi birçok şeyi unutturmuştu, bizim kardeş halklarımıza. Sonra Yunus Emre’yi tanıyınca, tabii Yunus Emre’yi Türkmen Türkçesinden ve bir çok Türkçeden yayınladık, ne yapılması gerekiyorsa hepsini yaptık. Türkmenler heykelini dikti, bugün bütün dünyada Yunus Emre bilinir. Yunus Emre’yi tanıtmak niye önemli? Yunus Emre’yi tanıtırsanız bizi tanıtırsınız. Özümüzü tanıtırsınız, öz değerlerimizi, insan sevgimizi, Allah aşkını, hoşgörüyü. Bütün insanlığın muhtaç olduğu bizim öz kültürümüzü bütün insanlığa yayarsınız, bir…
İki; Yunus Emre’yi bilen, Yunus Emre’nin içinden çıktığı topluma sevgi duyar. Üçüncüsü, Yunus Emre’yi tanıtırsanız, Yunus Emre’yi seven ve bilen insanlar bizim mallarımızı tercih ederler. Fransızların meşhur Başkanı De golle’a bir dönemde, “Niye Fransız kültürünü dünyaya yaymak için bu kadar para harcıyorsun” diye eleştiri geldiğinde şöyle cevap verdi; “Evet para harcıyorum ama benim harcadığım paralar kat kat geri geliyor. Çünkü Fransız kültürü ile yetişenler ve sevenler, uluslararası zeminlerde bizi destekliyorlar. Aynı zamanda da bizim mallarımızı tercih ediyorlar.”
Yani Yunus Emre’yi, Hoca Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Hacı Bayram-ı Veli’yi, Nasrettin Hoca’yı, Köroğlu’nu öz değerlerimizi, Karacaoğlan’ı dünyaya tanıttığımız zaman bu aynı zamanda para getirecek bir iştir, sadece sevgi değil. Bunu yapma çabası içerisinde olduk, Allah’ın verdiği güçle, devletimizin, milletimizin imkânlarıyla, Özal’ın desteği, rahmetli Adnan Kahveci Maliye Bakanıydı. Maliye Bakanlığı’nın kasalarını bize açtı ne istediysek verdi. Sinema sektörümüz ölmüştü onu dirilttik. Yani bir taze kan verdik. Niye sinema sektörü üzerinde bu kadar duruyorum? Çünkü sinema sektörü, kültürü dünyaya yaymanın ve ülkeyi tanıtmanın en kestirme yollarından birisidir. Onun için buna çok önem verdim. Bütün sanat dallarını destekledim, şairlerimize dahi şiirlerini besteletmek için aldık ve destek verdik. Bu bizim tarihimizde vardır. Yani şairlerin de desteğe ihtiyacı vardır.
Bunları yapmaya çalıştık, daha pek çok şey yaptık. Saymakla bitmez işler yaptık ama bu arada Özal’ın çok dikkatini çektik. Rahmetli kendisinden sonra yerine iki isim düşünmüş. Birisi Yıldırım Bey, birisi Namık Kemal Zeybek. Adnan Kahveci geldi bana anlattı. Dedi ki, patron sizi düşünüyor ama ben bir proje götürdüm dedi. Şöyle söyledim Namık Kemal Zeybek Genel Başkan olsun, Yıldırım bey Başbakan olsun. Dedim ki, Adnan bey bunda bir yanlışlık olmuş. Devlet işlerini ben daha iyi bilirim. Ben devlet adamıyım. Hayatım böyle geçti. Ben başbakan olayım, O Genel Başkan olsun dedim. Yok dedi öyle değil. Siz hitabetinizle, fikriyatınızla partiyi canlandırırsınız. O lazım ama Başbakanlığı patronun kendisi yapacak dedi. Böylece bir sır açıkladım sizin programınız da. Kendisi yapacak. Siz biraz dik başlısınız buna izin vermesiniz diye düşünülüyor dedi ama pek uygun gelmedi bana bu iş. Çünkü Genel Başkan başka, Başbakan başka. O Avrupa’da var dedi. O dönem de Yıldırım Bey seçildi.
Yıldırım bey döneminde partinin oyları Anavatan Partisinden söz ediyoruz. Biraz düşünmeye başlayınca yeni bir arayış başladı. Bu sefer bana rahmetli Özal dedi ki, “Aday olun biz seni destekleyeceğiz.” Biz dedi. Ben de demedi. Biz destekleyeceğiz dedi. Sonunda olaylar başka türlü gelişti. Biz aday olamadık, olmadık. Ama herkes bizi aday diye söyledi. Nasip bugüneymiş. Yani Anavatanın koltuğuna, rahmetli Özal’ın koltuğuna oturmak şimdilere nasipmiş. O zaman böyle bir şey olmadı. Mesut bey geldi. Mesut bey gelince biraz tabi kongrede vesaire de biz sertleşmiştik. Daha da doğrusu Mesut Bey’in gelmesiyle birlikte partinin milliyetçiler, muhafazakârlar ve liberaller dengesi vardı. Mesut Bey gelince bozulacağını düşündüm. Doğru yanlış öyle düşündüm ve dengesi bozulmuş sadece liberallerin partisi haline gelmiş bir Anavatan Partisinde benim bulunmam artık doğru olmaz diye ayrıldım. Rahmetli Özal çağırdı, “Gitme” dedi, vaatlerde bulundu. Sonra yine bir şeyler yapacağız dedi. Milletvekili yapalım, Bakan yapalım gibi şeyler söyledi ama hayır dedim. İlke meselesi. İzin istedim Sayın Cumhurbaşkanımızdan. Biraz da kızdı bana biliyorum ama o bana kızabilir. Ben onu hep sevdim.
“Özal’ın yaptığı hizmetler unutulmaz”
Rahmetli Özal’ın Türkiye’ye yaptığı hizmet, Türk Dünyasına yaptığı hizmet unutulamaz. Bir gün onunla birlikte Moskova’ya gitmiştik. Moskova’da böyle kalabalık bir insan grubu bekliyor. O kalabalık insan grubu içinde iki insan. Özal heyetle birlikte Büyükelçiliğe girdi, ben de hemen gittim o insanlarla kucaklaşmaya başladım. Onların kim olduklarını biliyordum. Onlar Ahıska Türkleriydi ve Özal ile görüşmek için bekliyorlardı. Bir başkanları vardı fakat ilginçtir, onların içerisinde bir de Cumhurbaşkanı vardı. O da bekliyordu. Onların içine sığmış Gagavuz Cumhurbaşkanı Stefan Topal. O da oradaydı. O da onu bekliyordu. Yani Cumhurbaşkanı ama o dönem böyle tanınmış ve bağımsızlığını kazanmış bir ülke değil. Şimdi de değil zaten. Ben onların ikisini aldım, götürdüm. Büyükelçiyle ve Sayın Cumhurbaşkanımız Özal’la görüştürdüm. . Çok ilgilendi ve sonra da yardımcı oldu. Efendim.
O dönem öyle gerekti, ilke meselesi yaptım ve Anavatan Partisi’nden ayrıldım. Demokrat Parti bir denge partisidir. Hem kendi içinde dengeleri vardır. Hem ülkelerin dengelerini yerli yerine oturtan bir partidir. Siyasi partilerin böyle olması daha sağlıklıdır. Bu kadar tecrübeden sonra kesin olarak bu kanaate vardım ki bir siyasi partinin tek başına bir fikri sivriltip onun siyasetini yapması çok sağlıklı olmuyor. Yani çok tecrübeden sonra, dengeleri gözeten, toplum dengeleri gözeten ve barış ve uyum getiren bir siyasi parti daha doğru bir hareket olarak görüyorum ve düşünüyorum. O zaman Doğru Yol Partisi’nden, değerli Cumhurbaşkanım..
“Demirel, 28 Şubat’çı değildi.”
RAHMİ VARDI: Başbakan ve Cumhurbaşkanlığı’nda
NAMIK KEMAK ZEYBEK: O getirdi, o çağırdı gittim. O’nun hem Baş Danışmanı, hem Büyükelçi sıfatıyla, Türkiye ile Avrasya’daki Türk Cumhuriyetleri’nin ilişkilerinin koordinasyonunu yaptım. Başbakanlık yetkilerinin bir kısmını devir almış, yani müsteşarlara ve genel müdürlere dahi buyruk verme yetkisi almış, Sayın Demirel’in verdiği yetkiyle, Koza Sokak’ta otuz üç kişilik bir büro kurduk. Türk dünyası Koza’da dedik. Sonra açılacak, kelebek olup açılacak diye şaka yaptık. Ama Sayın Demirel’in gölgesinde, sayesinde on bin öğrenci getirdik. Tüm Cumhurbaşkanları doruk toplantıları yaptık. Yani dünyanın neresinde Türk varsa, onunla ilgilendik ve buna benzer birçok iş yaptık. Cumhurbaşkanı olunca beni Cumhurbaşkanlığına çağırdı Cumhurbaşkanlığı’nda Baş Danışman olarak aynı konuyla ilgili görev yaparken, bu sefer partinin genel başkanı Sayın Tansu Çiller, ona herhalde tavsiyede bulunanlar oldu ki, benimle görüşmek istedi. Ankara’dan liste başlığını teklif etti. Ama bir müddet sonra, İstanbul Milletvekili oldum. Sonra da 54. Cumhuriyet Hükümeti’nde, refah yol hükümetinde görev yaptım. O hükümet Türkiye’ye çok büyük hizmetler yapmıştır. Türkiye’de milli tasarrufla, milli kaynaklarla Türkiye’nin kendisini yönetebileceğini, bir kuruş borç almadan yönetilebileceğimizi gösteren, çok ciddi işler yapılmıştır. O dönemde memurlara, işçilere ve emeklilere gerçek hesapta yüzde %20 zam yapılmıştır. Türkiye dışa açılmıştır ve fakat o dönemde de, ne yazık ki yine ordumuz içinde ortaya çıkan bir çete, 28 Şubat’ın gerçek suçluları olan o çete, maalesef bunlar Marksist gelenekten gelen din düşmanı ateist, daha çok Suriye modeli bir rejim kurmak isteyen böyle bir grup, ne yazık ki harekete geçti ve bunu dengelemek için başka işler oluştu, müdahaleci güçler oluştu vs. Türkiye, çok karanlık bir dönem yaşadı. 28 Şubat dönemi, en karanlık dönemlerden birisidir. Çok büyük bir felaket olabilirdi. Türk tarihi tamamen ekseninden kayabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti bambaşka bir hale gelebilirdi. O dönemi başarıyla yöneten ve bu beladan Türkiye’yi çıkaran ama bu arada da bizimde bakanlıktan olmamıza, hükümetimizden gitmemize sebep olan güçleri dengeleyerek götüren bir Cumhurbaşkanımız vardı. Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel’in oradaki yerini doğru anlamak lazım. O 28 Şubat’çı değildi. 28 Şubat’ın belalarından, Türkiye’yi kendi usulünce ve yumuşak inişle, kurtarmak için mücadele eden bir insandı ve onun orada olması da Türkiye için bir şanstır. Kimse yanlış anlamasın, iş çok karışıktır.
“Türkiye kan gölüne dönecekti”
RAHMİ VARDI: Sayın başkanım, 28 Şubatla ilgili Demirel ve sizler Doğru Yol Partisi suçlandı. Siz bunlara gerçi cevaplar da verdiniz ama yani bu anlatılamadı mı, 28 Şubat’ın çabaları, gerçekten o zaman daha çok gündemdeydi ama zaman geçtiği için suçlanıyor.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben anlatıyorum benden başka da anlatan yok. Ben anlatıyorum, çünkü ben olayların içindeyim. Bu darbeci cuntanın gerçekleri daha ortaya çıkmadı, müdahaleciler vardı, darbeciler vardı. Bunlar arasında da çatışma vardı. Eğer darbeciler muvaffak olsaydı, Türkiye kan gölüne dönecekti, Türkiye’de kalıcı bir diktatörlük olacaktı.
RAHMİ VARDI: Orada da mı bölünmüştü?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Üç kademede bölünmüştü. 54.hükümet ki, çok başarılı çok değerli bir hükümettir. Bu hükümet, darbeci cuntanın istismar edeceği ortam ortadan kalksın diye feda edilmiştir. Ama biz, ben bakan olarak bire bir mücadele ettik. O dönemlerde de televizyonlardan, gazetelerden, konuşmalarımla gerçekleri haykırmaya çalıştım. Duyurmaya çalıştım. Neyi duyurdum? Bu hükümet devam etmeli diye.. Bizim konumumuz başkaydı, biz hükümetin bir üyesiydik ve biz hükümetin devamını istiyorduk. Ama mümkün olmadı, herkes konumuna göre davrandı ama şunu söyleyeyim ki hiç kimse Sayın Demirel’i 28 Şubat’çı olarak ilan etmesin. Çok büyük bir imtihandır. O’na yapılmış, yani O’nun da birçok şeyi anlatması mümkün değil, belki de hayatı boyunca anlatmayacak ama ben anlatıyorum Bakınız anlattım. Özet olarak budur yani.
O, Cumhurbaşkanı olarak konuya bakıyordu. Biz ise hükümetin bir ferdi ve hükümetin sözcüsü olarak, ben hükümet sözcüsüydüm. Yani hükümet adına konuşma yetkim vardı. Hükümet sözcüsü olarak, biz bu mücadele denklemi içinde demokrasiyi, 54. üncü hükümeti ileriye götürerek savunmak ve Türkiye’nin yakaladığı bu öz kaynaklara dayalı kalkınma modelini yetiştirmek mücadelesini verdik. Ben partimden asla ayrılmadım. Sonuna kadar mücadeleyi götürdüm. Yani bazıları zannediyorlar ki ben istifa ettim. Hayır asla istifa etmedim. Mücadeleyi sonuna kadar götürdüm, sonuna kadar. Ve o dönemi bilenler bilir ki, bu konuda sadece hükümet sözcüsü değil, televizyonlarda ve gazetelerde, parti adına da sözcülük yaptım. Tabi ki o dönemin genel başkanı Sayın Çiller de çok büyük bir direnç ortaya koymuştur. Yani o dönemin şartlarında hoşumuza gitmeyen işler olmuş olabilir ama benim de hoşuma gitmeyen işler olmuştur. Ve tabi ki Sayın Çiller’e, hükümeti kurma yetkisinin verilmesini istiyordum. Ama verilmedi. Verilmemesinin sebebi Sayın Çiller’e ve Sayın Erbakan’a bu hükümete hükümet etmek için güvenmemekten değil, dengeleri korumak çabasından gelmiştir
RAHMİ VARDI: Bu arada, yine sözünüzü pek fazla bölmek istemiyorum. Gerçekten yakın tarihinize ışık tutuyorsunuz Türk insanları Türk milleti mağdurun yanındadır her zaman sayın dokuzuncu Cumhurbaşkanımızda altı yedi defa gitti geldi kendi talebiyle bu mağduriyetinden dolayı fakat 28 Şubat’ta çok ilginç bir şey oldu mağdur olan partilerin gerçek mağdurların ikisi de şuan mecliste değil bu tezattı nasıl, yani o mağdurlar anlatamadılar mı? Onların şu an ikisi de yoklar Doğru Yol Partisi yok saadet partisi de mecliste değil ama 28 Şubatın mağdurları da bu iki parti bu bir çelişki değil mi anlatılamadı mı bu?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Çelişki. Demek ki her zaman mağdur olmak yetmiyor. Başka şartlar gelişiyor. Çünkü 28 Şubat’ın, batı çalışma grupları falan gibi, mutlaka hesap sorulması ve yargılanması gereken bir takım oluşumlara, bu hesap sorulmalı. Yani ne sıfatla böyle bir şey kurdun, ne hakla yaptın, sen kimdin? O dönemde öyle bir zihniyet oluştu ki, Refah Partisi’ni kapatma davası iddianamesini okuyanlar, (okuyamamışlarsa bir daha baksınlar, okusunlar) hedef hükümet falan değildir. Hedef, doğrudan doğruya Kuran-ı Kerim’dir. Doğrudan doğruya İslam’dır. Yani bir Cumhuriyet Savcısı, bakın yine heyecanlandım, o dönemde bunları söyledim. Dedim ki; ‘sayın savcı, siz Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu Müslüman halkın, devletin başsavcısı olarak, böyle bir şeyi söyleyemezsiniz, eğer siyasetçiyseniz çıkın karşımıza öyle mücadele edin, istifa edin öyle mücadele edin.’ dedim.
O zaman bana, ‘biraz sakin ol’ dediler. İşte bunlar seni tutuklarlar, falan. Yani büyüklerimiz söylüyor ama aynı heyecanla o gün de, bu gerçekleri gündeme getirdim. Öyle bir zihniyet vardı ki orada, 28 Şubat’ın içinde öyle bir belalı ve felaketli zihniyet vardı ki, sadece bizim hükümetimiz değil, bu milletin dinine karşı bu milletin mukaddes kitabına karşı bir saldırı vardı. Sanki yargılanan refah partisi değil de, Kuran-ı Kerim’di. Bu söylediklerime bazı insanlar inanmayacaklar belki. Onlara diyorum ki, açın o iddianameyi bulun, kütüphanelerden mesela milli kütüphanede vardır. Ya da bir yerlerden temin edin, bakın. Böyle bir dönemdi tam bir saldırıydı. Tabi o saldırı sırasında bizim partimizde de bir ayrılma oldu biliyorsunuz. Doğru Yol Partisi içinde bazı arkadaşlarımız, yapılan şiddetli propagandaya kapıldılar, partimizden ayrıldılar. Ayrı bir parti kurdular ve o ayrı partide bize çok zara verdi. Şemsiye Partisi adı meşhurdur, adını söylemek istemiyorum. Çünkü adıyla, adıyla yaptığı işler hiç birbiriyle bağdaşmaz. Orada görev yapan arkadaşların hepsini de suçlamam. Çok iyi niyetle ve dönemin propagandasına kapılarak böyle yapmış olanlar çoktur içlerinde. Onlardan bir kısmı zaten döndü, geldi. Ama o işin başında bulunanların, vicdan muhasebesi yapmalarını isterim. Niye böyle bir şey yaptım diye, niye zalimleri alkışladınız diye, niye zalimlerin ekmeğine yağ sürdünüz, değirmenine su taşıdınız diye. Bunlarında bu soruların cevaplarını kendi vicdanlarında bulmalarını isterim. Evet o dönem geçti. Yani dediğiniz gibi partilere çok zararlar verildi. Sonra Refah Partisi de bölündü. Bu darbeye dayanmak zordur. Çok ağır bir balyoz, hani balyoz diyorlar ya, balyoz asıl o zaman indi.
RAHMİ VARDI: Refah partisini bölünmesi bir proje miydi o zaman?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tabi olabilir. Neden olmasın? Uluslararası projelerde vardır bu işler. Refah Partisi bölündü, insanlar yılgınlığa kapıldı, başka planların peşine düştü ve sonunda bugünkü siyasi manzara ortaya çıktı. Şimdi bu siyasi manzarada da biz ortaya çıktık.
RAHMİ VARDI: Bu güne gelmeden sayın bakanım kısaca yine demokrat partiden genel başkanlığınızdan önce bir iki kısa şey kaldı onları da bitirelim ve tekrar başkanlığınıza dönelim. Siz Türk dünyasında önemli çalışmalar yaptınız. Tıp dünyasının meselelerine farklı bakışlar getrdiniz. Bir tanesi bunların en önemlisi şu an ortada duran dev gibi bir proje olan Ahmet ye sevinin dünyaya tanıtılması biraz önce Yunus Emre’yi nasıl dünya’ya tanıttıysanız. Türkiye’de tanınıyordu. Türk dünyasında tanınıyordu ama bu kadar tanınamıyordu. Hoca Ahmet ye sevi adına bir üniversite açtınız. Oranın… Heyeti başkanlığını yaptınız. Orada öğretim üyesi olarak görev yaptınız. Şuan ki pozisyonunuz devam ediyormuş etmiyor mu? Bu arada Ahmet ye seviş ile ilgili isterseniz kısaca konuşalım.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi şöyle efendim.. 1989’da Kültür Bakanı olduğumda Sovyetler Birliği’nde birtakım çatırdamalar meydana geldi, gelmeye başladı. Yani Sovyetler Birliği’nde kulağımıza çok sevimli gelen bazı Rusça kelimeler var. Şimdi o sözlerin bir anlamı Sovyetler Birliği’nin artık dağılmakta olduğu gerçeğiydi. Dolayısı ile biz hemen teşebbüse geçtik ve o cumhuriyetlere gittik. Ben önce Azerbaycan’a gittim, Türkmenistan’a, sonra Kazakistan’a, Özbekistan’a, Kırgızistan’a gittim. Benim şöyle bir özelliğim var; Azerbaycan Türkçesini yahşi danışırsam, yani kulak asırsam dinleyeme bilire ben, Azerbaycan Türkçesi danışıram. Yani, Azerbaycan Türkçesini konuşurum ve Azerbaycan Türkçesinden okuduğum şiirlerde bir aksan olmaz, hatta çok Azerbaycanlıdan da daha düzgün konuşurum.
“Türk cumhuriyetlerle ilişkileri ben başlattım.”
RAHMİ VARDI: Biraz sonra size bir şiir okutacağım.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Hay hay. Sonra diğerlerini de öğrendim. Bu arada diğer Türkçeleri de öğrendim. Yani Kazakça, Kırgızca hepsini öğrendim. Bu önemli. O cumhuriyetlerle ilişkileri ben başlattım. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir ilgi duymazken, ben o ilişkileri başlattım. Özal meraklıydı, sorardı. Nereye gidiyorsun, kim bunlar, azıcık konuşta dinleyeyim, din anlayışları nasıl, ekonomileri nasıl falan diye sorardı.
1991’de, senin cumhuriyetlere gideceğim, hangisine gideyim? diye sordu. Hepsine gitmelisiniz, yoksa küserler dedim. Hayır, seç deyince ben de Kazakistan ve Azerbaycan dedim. Neden diye sordu. Kazakistan’ın önemini anlattım. Büyüklüğünü nişanlarını ve diğer cumhuriyetlerin şemsiyesi ve kalkanı olduğunu anlattım. Azerbaycan ise bize çok yakındır ve onunla biz çok daha yakın olabiliriz, onu anlattım. Bir de siz Azerbaycan’ı küstürdünüz, gidip barışmalısınız dedim. Ne yaptım dedi. 1990 Ocak ayında Rus tankları batıya girdiği zaman, ‘onlar Şii’dir, biz suniyiz. Bize ne, İran ilgilensin’ demediniz mi dedim. Kıpkırmızı oldu. ‘orada bir Ermeni gazeteci sordu onu. Ben de ona söyledim. Ben nereden bileyim bizimkilerin de yazacağını” dedi. Herkes böyle şeyler yapar, niyetiniz iyi ama gidip barışmalısınız dedim. Gittik, barıştı. Bir iki konuşmayla, Azerbaycan’ın sevgilisi haline geldi. Bu arada bir resmi yemekte, önce o konuştu sonra Azerbaycan Cumhurbaşkanı konuştu. Sonra bana ‘iki şiir oku, Semra’nın yaş gününde Azerbaycan Türkçesinden iki şiir okumuştun ya, onları burada oku’ dedi. Resmi konuşmaların yapıldığını söyleyince ‘ben hallederim’ dedi. Ayağa kalktı ve ‘bizim kültür bakanı sizin sanatçılara teşekkür konuşması yapacak’ dedi, sonra kulağıma ‘geniş tut, rahat ol ’ diye fısıldadı. 45 dakika konuştum.
Azerbaycan Türkçesinde iki şiir okudum orada ve yer yerinden oynadı. Türk cumhuriyetleri Allah’ın Türkiye’ye büyük bir hediyesidir. Ama bu değerlendirilmelidir, gecikmeden onu söyleyeyim ve geçeyim. Ahmet Yesevi Üniversitesi’ne gelince; evet Sayın Demirel’den aldığımız güçle destekle Kazakistan’ın Türkistan şehrinde. Şehrin adı Türkistan. Neden Türkistan? Çünkü; Hoca Ahmet Yesevi’nin şehri. O yüzden, ‘Şehr-i Piri Türkistan’ denilmiş ve Türkistan olarak kalmış adı. Şu anda 120 bin insan yaşıyor. Orada bir üniversiteye ortak olarak girdik. Ben kurdum ve 14 yıl yönettim o üniversiteyi. 30 bin öğrenci yetiştirdik. Şu anda Türkiye Türkçesini çok iyi, ya da az bilen, ama bilen 30 bin öğrencimiz Türk dünyasına yayılmış durumda. Bir ara fetret dönemi yaşadı. Çünkü Balyoz’cu diye bilinen bir generali eski Cumhurbaşkanı Sezer ki, o Sezer’i oraya getirenler, bir vicdan muhasebesi yapmalıdırlar, sayın Sezer’i o makama getirenler, nasıl bir tahribata yol açtığını düşünerek, vicdanlarında bunun muhasebesini yapmalıdırlar, o kadar söyleyeyim geçeyim.
“Dünya ile bütünleşeceğiz.”
RAHMİ VARDI: Şimdi gelelim Demokrat Parti Genel Başkanlığı’na, 3 gün içerisinde hazırlık yaptınız, Tansu Çiller’in aday olmaması üzerine Demokrat Parti Genel Başkanlığına aday oldunuz. Kazandığınız gün benim başbakan olmam lazım diyerek, sahaya çıktınız. Bu arada eski genel başkan Sayın Cindoruk, açıklamalarında “Demokrat Parti eksen kaymasına gidiyor” dedi. Demokrat Parti 5 ay gibi kısa bir zaman içerisinde toparlanabilecek mi? 5 aydan sonra barajı aşamazsanız Genel Başkanlığa devam edip mücadele edecek misiniz? Seçimlerden sonra Sayın Tansu Çiller ve Demirel sizi arayıp tebrik etmişler. Sayın Çiller’i 5 aylık süreç içerisinde mitinglerde görebilecek miyiz, sizi destekleyecek mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Önce şunu söyleyeyim. Elhamdurillah, Menderes’in Demokrat Partisi’nde, o ruh içerisinde yeniden diriltmek üzere ve rahmetli Menderes’in, Demirel’in Özal’ın aldığı oyları yeniden almak amacıyla ve hizmetleri çağa uygun şekilde aynı anlayışla sürdürmek üzere genel başkanlık makamını Allah bize nasip etti. Bu işler biraz da nasip meselesi.
Şöyle bir söz var; hazırlık ve fırsat. Elbette ki, benim hazırlığım sizin de baştan beri konuştuğumuz gibi, hayat beni hizmete hazırladı. Ben başbakanlığa bugün ortada olan genel başkanların tamamından daha fazla hazır olduğumu düşünüyorum. Şu anda adı çok geçen genel başkanların hayat tecrübesinin tamamını bir yere koysanız, benimkini de sağa koysanız benimki onları tartar. Bunu herkes biliyor. Bunu asla böbürlenmek amacıyla değil, herkesin bildiği gerçeği hatırlatmak için söylüyorum. Ben başbakanlığa hazırım ve başbakanlığı istiyorum. Türkiye için doğrusu benim başbakanlığımdır ve Demokrat Parti’nin iktidarıdır.
Eksen kayması diyorlar. Eksen nedir? Eğer eksen Demokrat Parti’den ayrılıp Hürriyet Partisi’ni kurmaksa, hayır bizim için eksen Demokrat Parti’dir. Eksen, 28 Şubat’ta Şemsiye Partisi’ni kurmak ve 28 Şubat’çılık yapmaksa, hayır bizim eksenimiz Demokrat Parti’dir. Biz o eksenleri kabul etmiyoruz. Bizim eksenimiz, cumhuriyet değerlerine bağlı kalarak, olabildiğince demokrasi, dolayısıyla bu partide hiçbir şekilde darbecilerin avukatlığı yapılamaz, yapılırsa bu eksen kayması olur. Darbeci kuşkusu olanlarla ilgili de avukatlığa soyunulamaz. Avukatlık yapmak isteyenler, gider yaparlar. Bu dev gibi hareketi hiç kimse herhangi bir davanın avukatlık bürosu haline getiremez. Getirirse sonuçlarına katlanır, sonuçlar da ortaya çıkmıştır.
Kongrede kalktım şunu söyledim; ben Menderes’in Demokrasisini hedefliyorum. Cumhuriyet değerleri ile en ileri demokrasi arasındaki dengedir eksen. Ben tabandan başlayan kalkınma ile, yani işçinin, çiftçinin, memurun, alt gelir gruplarının hakkını vererek, kaynakları oraya aktararak ilan ettim; memurlara, işçilere ve emeklilere yüzde 50 zam yapacağım. Bunun hesabını yaptım. Bu para var çok kolay. Bunu rakam olarak söyledim. Bunun dışında yeniden çiftçiye destekleme yapacağız. Terk edilmiş olan desteklemeler. Hem, üretmek için gerekli olan girdilerde, mazotta vesairede ucuzluk yaparak destekleyeceğiz. Hem de, ürünleri destekleyerek. Çiftçiliği dirilteceğiz, çiftçiliği diriltmezsek aç kalırız. Yarın yeniden süpürge tohumu yeriz. Gıdadan daha önemli bir şey yok, en temel ihtiyaç gıdadır. Esnafımızı dirilteceğiz dedik vesaire. Ama bununla birlikte üreterek dışa açılacağız. Bu dengeyi kuracağız. Milli bağımsızlığımızdan asla vazgeçmeden, dünya ile bütünleşeceğiz. Biz bu dengeler için milli, manevi ve insani değerlere bağlı, demokrat bir partiyiz, eksen budur. Doğru eksen budur. Kim aksini söylüyorsa o kendi eksenini söylüyor.
Dolayısıyla bizim yapacaklarımız ana hatlarıyla bunlardır. Başaracağız ve inşallah başaracağız. Biz şunu söylüyoruz, gayret bizden. Bütün gücümüzle çalışacağız, bize bir yer kapanırsa başka bir yerden yol bulacağız. İçimizde görev duygusu var, bir görev duygusuyla bu işe girdik. Meselemiz genel başkanlık koltuğunda oturup onun imkânlarından yararlanmak değil, o imkânlar bizde zaten vardı. Meselemiz başbakan olmak, Demokrat Parti’yi iktidar getirmek. Türkiye’nin iktidar ve muhalefet tarafından bozulan dengelerini yerli yerine oturtmak. Ana gövde budur, bu yolda gideceğiz.
Seçime az kaldı, 4 ay. 4 ay diyoruz ama zaman çok hızlı geçiyor, 4 ay içinde ne yapabilirsek yapacağız ve inşallah seçimden sonra iktidarı, hükümeti biz kuracağız. Hükümeti biz kuracağız sözünü doğru anlayacağız. Biz nasıl bir hükümet kurulmasını istiyorsak, öyle bir hükümet kuracağız. Bugünkü iktidar partisi ile kurarsak onu kendi çizgimize çekeceğiz, muhalefet partileri ile kurarsak onları kendi çizgimize çekeceğiz. Hangi çizgiye? Hem cumhuriyet, hem demokrasi. Hem tabandan kalkınma, hem dışa açılma. Hem bağımsızlık ve hem de dünya ile bütünleşme. Doğru çizgi bu, bunu yapacağız. Ondan sonra hiç kimsenin kuşkusu olmasın, sonraki seçimlerde Demokrat Parti Allah can sağlığı verirse yeniden tek başına iktidar olacak.
“Biz Levh-i Mahfuz’dan geldik”
RAHMİ VARDI: Türkiye’nin en büyük medya grubunun sahibi olan Doğan Medya grubunun sahibiyle bir akrabalık bağınız da var. Bunu herkes dezavantaj olarak önünüze çıkarıyor ama siz bunun avantajını hiç yakalayamıyor musunuz? Bu avantajları Doğan Medya grubunu kullanarak sizi göremedik. Bu dezavantajı, avantaja döndürebilecek misiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Niye yapıyorlar biliyor musunuz? Aydın Doğan, benim ağabeyimdir, severim ve sayarım. Bunda hiç kimseye öyle değildir diye söz söyleyecek bir durumum yok. Tabii bir durumdur, akrabalık ilişkisidir ama aynı zamanda zaman içerisinde dostluğa dönüşmüştür. Aydın Doğan ayrı bir şahsiyet, Namık Kemal Zeybek ayrı bir şahsiyettir. Yani kıyaslamak gerekirse, Namık Kemal Zeybek Türkiye’de müsteşarken, daha çok tanınmışken, değerli ağabeyimiz Sirkeci’de orta çaplı bir tüccardı. O zaman Aydın Doğan’dan bahsederken hiç kimse Namık Kemal Zeybek’in bacanağı diye bahsetmedi. Bunu bilerek yapıyorlar. Neden yapıyorlar biliyor musunuz? Biliyorsunuz ki, Allah’ın verdiği ifade gücü ile biz bir televizyona çıktığımız zaman o televizyonda izlenme gücü artar. Yani tabii olarak zaten Aydın Doğan Bey’in basını ve televizyonları bana yer verirlerdi. Şimdi böyle bir hava meydana getiriliyor ki, Aydın Doğan’ın bacanağı filan amaç bu. Herkes biliyor ki, Namık Kemal Zeybek, Namık Kemal Zeybek’tir. Herkes biliyor ki, benim aday olmama karar vermemde ne Aydın Doğan’ın, ne değerli büyüğüm Süleyman Demirel’in, ne Tansu Çiller’in, ne hürmet ettiğim ve Türkiye’ye hizmet eden, bugün yapılan bazı yanlışlardan ötürü Amerika’da yaşamak zorunda kalan değerli Fetullah Gülen’in ne başka bir cemaatin hiç kimsenin katkısı yoktur. Ben teşkilatımın isteği ile aday oldum ve Allah takdir etti geldim buraya oturdum.
Bu işleri bilmeyenler nasıl olurda üç günde genel başkan olur diye soruyorlar. Onlara sorulmalıdır, üç gün önce çıkan bir insana nasıl oldu da genel başkanlığı kaptırdınız? Kendinizi bir yoklayın, nerede yanlış yaptınız? Efendim Ufo’yla mı geldi? diyorlar. Siz, Namık Kemal Zeybek’i tanımıyorsanız kendinizi bir sorgulayın acaba doğru mu söylüyorsunuz yoksa sizde sıkıntılı bir durumlar mı oluşmuş. Neler oluşmuş ki, tanımıyorsunuz? Biz Levh-i Mahfuz’dan geldik. İşin esası budur.
“Benim meselem MHP değil.”
RAHMİ VARDI: Milliyetçi bir kökenden geliyorsunuz. MHP’ye de zarar vereceğiniz söyleniyor, bununla ilgili ne söyleyeceksiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bir de böyle çocuksu, her şeyi komploya bağlamak istenen iddialar söylenir. Kimileri diyor ki, MHP’ye zarar vermek için çıktı, kimileri diyor ki, MHP’ye barajı aştırtmak için çıktı. MHP barajın altında onunla ittifak yapıp aştırtacak. Kimisi diyor ki, Aydın Doğan getirdi ki, AKP’nin oylarını alsın. Kimisi diyor ki, oradan geldi ki bunu yapsın. Kimsenin aklına gelmiyor mu ki, bu adam ortaya çıktı kaderinde vardı, bir hayat çizgisinde kaç defa Türkiye’de genel başkan olacak denilmişti ama nasibi bu güneymiş, bütün bu birikiminden sonra bir fırsat doğdu, o fırsatı değerlendirdi, teşkilatın teveccühü ile genel başkan oldu. Niye başka şeyler düşünüyorlar? Demokrat Parti gibi bir parti bir başka partiye zarar vermek için gelmez. MHP’nin bütün oylarını alsam ben ne yapacağım. Başarılar diliyorum. Benim meselem MHP değil. MHP’nin bütün oylarını alsam bana yetmez, onunla iktidar olunmaz ki, ben iktidar olmak istiyorum. Partimizi iktidar yapmak ve başbakan olmak istiyorum. Türkiye için hayırlı olan bu. Buna inanıyorum, bunu söylüyorum, doğrusu da budur.
RAHMİ VARDI: Sayın Bakanım çok teşekkür ederim. Bundan sonraki seçim çalışmalarınızda başarılar diyorum, Allah yardımcınız olsun.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sağolun, Allah hayırlısını versin.
Kaynak: DP
Evet, asker AKP’ye yenilmiştir!
Gönderen SABİH SAMUR | 1:31 ÖÖ | 12 Eylül, AKP, Çevik Bir, Hilmi Özkök, İlker Başbuğ, Kemal Kılıçdaroğlu, Sabahattin Önkibar, Tayyip Erdoğan, TSK, Yaşar Büyükanıt, Yeniçağ Gazetesi | 0 yorum »
Hikâyeyi, bahaneyi, bildiriyi geçiniz! AKP, askeri yere sermiştir.
Tamam bunu CIA ve Pentagon’un sınırsız desteğiyle yapmıştır ama sonuç budur!
Bunu söylemekten ızdırap duyuyorum, lakin her şey
ortada!
Sakın bu ifademi hiç kimse Süheyl Batum örneği misali TSK’ya darbe yapmadığı için kızıyor diye tercüme etmesin!
Hep söyledim bir kere daha söyliyeyim.
Allah korusun asker yarın darbe yapsa denge olsun diye ilk içeri atılacaklardan biri yine bizim gibiler olur.
12 Eylül’de böyle olmadı mı?
Dolayısı ile en kötü sivil iktidarı bile en iyi askeri yönetime tercih ederiz.
Asker yenilmiştirden kastımız şudur:
Türk Silahlı Kuvvetlerinin diğer ülke ordularından bir farkı var.
Birincisi binlerce yıldır biz Türkler için ordu eşittir devlet demektir.
İkinci husus 1923’de batan bir imparatorluktan bir millet yaratan kurum ya da irade asker veya TSK’dır.
Türk Silahlı Kuvvetleri Anadolu’da hür ve birlikte yaşamanın ifadesi ve teminatıdır.
Bu ülkede yaşayan herkesin bilinç altında “İyi ki ordumuz var” bakışı ve dudaklarında “Allah askerimize zeval vermesin” duası var.
Asker ya da ordu bizde; inancımızın, iffetimizin ve hatta geleceğimizin teminatıdır.
Öyle olduğu içindir ki bizde TSK’ya Peygamber Ocağı
deniliyor.
Peki bu asker AKP’ye nasıl mı yenilmiştir?
Kendine rezilce komplolar kurulurken susarak!
Mensuplarına alçakça tezgâhlar işletilirken idare-i maslahat yaparak!
Bizatihi kurumsal kimliği açıktan hedef alınırken görmezden-duymazdan gelerek!
Mahremine, yani Kozmik Odasına fütursuzca girilirken hiçbir şey olmamış gibi davranarak!
Ne mi yapabilirdi?
Karşı psikolojik operasyonlar düzenlenebilirdi!
Hadi onu beceremediler,TSK’ya saldıranlar ve amaçları tek tek ortaya konup milletle paylaşılabilirdi.
Bunların hiç birini yapmadıkları gibi AKP’ye mağduriyet bahşettiler!
Bir ordu düşününüz ki yüzlerce mensubu hâlâ darbe yapmakla yargılanır iken amir konumunda olan ve dönemlerinde bu iddialar için yasal gerekleri yerine getirmeyen Birinci (Hilmi Özkök), ikinci (Aytaç Yalman) ve üçüncü (İker Başbuğ) derecede sorumluluk sahibi isimler bu ithamlardan muaf tutulup ayrıcalıklı konumdadır...Yahu TSK’da ve diğer dünya ordularında esas olan emir-komuta değil midir? Öyle ise emretme mevkiine oturanlar niçin sorumlu tutulmazlar?
Sadece bu tablo bile AKP’nin TSK’da işbirlikçiler bulduğunu gösteriyor!
Hiç kimse beni Çevik Bir’in, Hilmi Özkök’ün ve Yaşar Büyükanıt’ın yaptıklarını bir projeye hizmetin dışında olduğuna ikna edemez.
Lafı dolandırmıyorum, son
8 yıldır TSK’yı yönetenler cihan ordumuzu Mustafa Kemal’den rövanş almak isteyen AKP’ye ve onun ardındaki irade olan Paxamericana’ya peşkeş çekmişlerdir. Hiç kuşkunuz olmasın tarih bu rezilliği kaydedecektir.
ÇİFTE STANDART
Şivan’la Arınç değil de Kılıçdaroğlu görüşse bunlar olurdu?
1) Kürtçü ses sanatçısı Şivan Perver’i Almanya’da kaldığı otele davet eden Bülent Arınç değil de kazara CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu olsaydı bütün yandaş medya Kemal Bey’i manşete oturtur ve “gizli gündem” başlıklarını atardı.
2) Evet Şirvan ile Kılıçdaroğlu buluşsaydı, “PKK’ya affı görüştüler” gibi yakıştırmalar yapılırdı.
3) Dahası, Kılıçdaroğlu’nun Şivan Perver aracılığı ile Abdullah Öcalan’a selam gönderdiği bile manşetlere taşınırdı.
4) Oysa aynı görüşmeyi Arınç yapınca olan sadece Kürt mes’elesine çözüm arayışı ve AKP’nin özgürlüklere nasıl sevecen baktığıdır....
5) Bu ülkede Bülent Arınç gibilerden olmak ne büyük bahtiyarlıktır.
UYDURMALAR...
Can Dündar, Tayyip Bey’e yalancı mı dedi!
Tayyip Erdoğan ziyaretine gelen Cumartesi Annelerine “1979’da ben de işkence gördüm” diyerek gözaltı sürecinde güya gördüğü muameleyi
aktardı.
Derken Can Dündür belgeselci olduğunu kanıtlayarak Başbakan’ın iddia ettiği gibi işkence görmediğini yazılan kitaplarla ortaya koydu.
Hayır kitapları yazan Tayyip Bey’in muhalifleri değil; biri eski basın danışmanı olan ve mebus yaptırdığı Hüseyin Besli, diğeri de kankası Star yazarı Mehmet Metiner’dir...
Evet bu kitaplarda değil işkence yapılması, bahsedilen olayda Erdoğan’ın görevli komutanla şakalaştığı bile yazılıyor. Dahası güya işkence gören gençler o süreçte müsabaka yaparcasına eğlenmek için güreş bile tutmuşlar, yani ona bile izin verilmiş.
Tayyip Bey’in çok çok yakınlarının yazdığı kitaplara göre Erdoğan hiç olmayan şeyi yani işkenceyi var ve olmuş gibi anlatıyor.
Sorarım size bir Başbakan’ın yapılmayan bir işkenceyi acındırmak ve siyaseten istismar için durduk yerde uydurmasını nasıl izah etmeliyiz!
Böyle bir şeye tevessül eden bir kişilik siyasi amaçları için
neler yapmaz!
GELİŞMENİN BÖYLESİ!..
Kaç para Tarhan Erdem, kaç para!
Adam aslında ODA TV’nin tespitine göre inşaat
mühendisi.
Milliyet’te tamirat, sıva ve badana işlerinden sorumlu imiş! Sonra dönemin etkili ismi ağabeyi Kaya Erdem’in ittirmesi ile 1987’de tanıtım ajansı Konda’yı kurmuş.
Derken 1999’de tesadüfen Altan Öymen’in CHP’ye Genel Başkan olduğu süreçte yani geçiş döneminde Genel Sekreter olmuş.
Aaa o da ne?..
O gün bugün kimseleri beğenmiyor.
Ecevit’ten Baykal’a herkese hücum etti.
Sadece onlar değil, şimdi Kılıçdaroğlu’nu dövüyor.
Sanırsınız ki siyasette allame ya da bulunmaz hind kumaşı!
Derken dün önemli bir isimden aldığım telefonda şu iddia yansıdı ahızeye:
- “Tarhan Bey Kılıçdaroğlu’ndan CHP’nin tanıtım işini şirketi KONDA için istedi, alamayınca şimdi hücum ediyor.”
Bana söylenen kesin doğru mu bilmiyorum -ki Tarhan Bey hayır derse sütunumda yayınlayacağım- ama doğru ise yazıklar olsun dememiz
gerekmiyor mu?
Sabahattin ÖNKİBAR sonkibar@gmail.com
Memleketimden İnsan Manzaraları ve İktidar Arayışı
Gönderen SABİH SAMUR | 10:45 ÖS | DP, Kariyer Gazetesi, Kod Adı: TC, MHP, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »
Partiler üstü çizgide, köşe yazarlığı yaparak, birilerinin sesi olmayalım düşüncesi ile particilik anlamında tarafsız ve fakat ülkemin meselelerinde, çıkarlarında, Cumhuriyet ilkelerinin korunmasında sonuna kadar taraf olarak yürümeye devam ediyoruz.
Lâkin kazın ayağının öyle olmadığını gördük. İster istemez siyasetin alfabesinden başladık.
Facebook sayesinde önce Heparlı arkadaşlarla tanıştık. Fikren yakın gibi geldik. Uzun solukta baktık ki söylemden öteye gidilmesi mümkün gözükmüyor, koskoca Kadıköy meydanına sadece 750 kişi toplanabiliyorsa ve bu konunun parti yönetimi tarafından görmemezlikten gelinmesini bırak, bir de başarı gibi gösteriliyorsa; bu partiye fikren ve fiilen bir destek vermenin ülkeye ne faydası olacak sorusu bizde yanıtsız kalınca yolumuz ayrıldı.
Bu esnada arkadaş grubumuzda yer alan CHP, MHP ve DP’lilerle de bu talihsiz tecrübeden sonra genel boyutta bakma konusunda kalmaya özen gösterdik.
Fakat bayramda Sn. Başbakan ile Sn CHP Genel Başkanı’nın birbiriyle yarışırcasına Ahmet Kaya isimli vatanseveri(!) sahiplenmeleri, CHP’nin Kürtçülük benzeri söylemleri ve Atatürk’ün CHP’sinden yol ayrımına doğru gidişi CHP ile değil şu an için CHP’yi yönetme erkini elinde bulunduranlara karşı mesafe yarattı.
MHP ile ise gönül bağım Sn. Devlet Bahçeli’nin suya sabuna dokunmayan politikasına rağmen devam etmekte.
AKP’yi iktidardan indirmenin tek yolunun MHP iktidarı ile mümkün olabileceğine inanmak istiyorken kendimi birden DP’nin tam göbeğinde buluverdim. Yine facebook’tan bir arkadaşımız DP ile ilgili bir sayfaya beni dahil etmiş. Kurucu Başkanlığını yorgun bir demokratın yaptığı ve büyük emek harcayarak oluşturulan bu grupta, siyasetin kimlerin elinde olduğunu, klavye bilgelerinin ve klavye kabadayılarının ve klavye basın sözcülerinin kimler olduğunu, omurgasızlık kelimesinin derin anlamını bizzat izleyerek gördüm.
O iyi niyetli çabanın onlarca politika esnafına kendini pazarlama arenası olmasını üzüntüyle izledim.
İnsanların bir rüzgâr gibi Çillerciler, Kesiciler, A.Özalcılar falancılar, filancılar kitleleri oluşturarak, ölümüne bu liderleri savunduklarını gördüm.
Hatta bazıları ile yazışarak, telefonda konuşarak; “yahu yapmayın aziz kardeşim bugün Çiller diye bağırıyorsun, yarın bu hanım gelmez, bak bağırdığınla kalırsın, komik olursun, Çillerci yaftası sırtına, alnına ve vücudunun bilumum yerlerine yapışır” dedik, dinletemedik.
Çiller’in kapısında mermer heykel gibi kaldılar. “Hayırlı Olsun İlhan Kesici artık başımızdadır” diye naralar atanları uyardık, bakın gelmez, yapmayın, etmeyin diye…
Sonuç Zeybek başkan oldu. Ne Çiller kaldı, ne Kesici ne de diğerleri.
Bu destekçi kardeşlerimizden “kusura bakmayın yanılmışız” gibi bir açıklama beklerken baktık ki onlar da almışlar ellerine Zeybek’in fotoğraflarını, vücutlarının bir yerlerine zarar verircesine “Zeybek, Zeybek” diye yırtınıyorlar.
Yahu kardeşim bu siyaset nasıl bir şey?
Bu küçük hedefleri olan insanları bir kenara bıraktığımızda geldiğimiz nokta şu:
DP ve MHP’nin üzerinde, omuzlarında tarihi bir yük vardır.
Bu iki güzide parti Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası için,
Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü idame ettirmek için,
İşsizliğe çözüm bulmak için,
Halka reva görülen, yardımla yaşamaktan kurtarmak için,
Karnı toktan öte, işi, gücü, aşı olan,
Mutlu, huzurlu, geleceğe umutla bakabilen,
Bir Türk Milleti tekrar oluşturabilmek için iktidara gelmek zorundadır.
Bizler yani Türk Milleti, olaya particilik boyutunda bakmadan,
12 Eylül öncesi Solcu, Sağcı söylemlerine takılmadan,
Ulusalcı, Milliyetçi, Ülkücü suni ayrımına girmeden
Vatan için,
Bayrak için,
T.C. için bu birlikteliği inşa etmeliyiz.
Gerekirse partilere ve liderlerine rağmen.
Gün Milli Hükümetin oluşturulma günüdür.
Bu birlikteliğe CHP’nin eksene dönmesi de sağlanarak katkı da bulunması ise olayı mükemmellik boyutuna taşıyacaktır.
Sabih Samur
http://www.kariyergazetesi.net/hbr/haberdetay.asp?ID=1178
KIRMIZI-BEYAZ
Gönderen SABİH SAMUR | 12:49 ÖS | Facebook, Kırmızı Beyaz, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »ÇEK MAĞDURLARININ ACİL SORUNLARI VE ÇÖZÜM
Gönderen SABİH SAMUR | 1:18 ÖS | Av. Rahmi Ofluoğlu, Çek kanunu, Çek Yasası, Karşılıksız Çek, Kod Adı: TC, Sabih Samur (kolay yetişmiyor), Yargıtay | 0 yorum »
Başlıkta ÇÖZÜMLER değil ÇÖZÜM dememizin nedeni çek mağdurlarının sorunları değil bir sorunu vardır ve bu sorun da sonuçta hapis cezasına çevrilen ADLİ PARA cezasıdır. Adli para cezasına karşı verilecek mücadelenin iki cephesi vardır, SİYASİ MÜCADELE VE HUKUKİ mücadele. Her iki mücadele de sonuçta politik bir mücadeledir ve bu mücadelede tek lazım olmayan şey AVUKATLARDIR. Bu mücadelede avukatlara ihtiyaç yoktur, ama dünya görüşü ile bu mücadeleye gönül vermiş hukukçulara kesinlikle ihtiyaç vardır. Hukukçuların bu mücadeleye katkıları profesyonel ve mesleki bir katkı değildir, bu mücadelede böyle bir katkıya hiç ama hiç ihtiyaç yoktur. Ayrıca çek mağdurları da kendilerine avukat bulma aczi içerisinde değillerdir. Bu nedenlerle avukatların internet sitelerinde “ en iyi çözüm ben de” gibi çek mağdurlarına çözüm reçeteleri sunmalarını ben yadırgıyorum. Bu tür yaklaşımlar mücadeleye zarar veriyor.
MÜCADELENİN SİYASİ CEPHESİ
Mücadelenin siyasi cephesi TBMM’ne yöneliktir. Bu mücadelenin başarıya ulaşması yaratılacak toplumsal muhalefetin gücüne bağlıdır. Özellikle önümüzde genel seçimlerin olması bu mücadelenin başarı şansını artırmaktadır. Siyasi mucadele muhalefete ve iktidara yönelik verilmelidir. Muhalefetin harekete vereceği destek iktidarı uyaracaktır, çünkü muhalefetin her kazanacağı oy iktidar hanesine eksi olarak yansıyacaktır. Bu aşamada muhalefetin tam desteği çek mağdurları için çok önemlidir. Bildiğiniz gibi ana muhalefet partisi CHP bu harekete genel başkan düzeyinde açık bir destek henüz vermemiştir. Geçmişte eski genel başkan Deniz Baykal çok muğlak tartışmalı bir açıklama yapmıştı ve biz kendisini buradan eleştirmiştik. Kılıçdaroğlu’nun açık desteğini almak bu hareket için çok önemlidir. Aynı şekilde MHP, BDP ve DSP’nin vereceği açık destek de çok önemlidir. Bilindiği gibi bu partilerinde açık, net bir destekleri henüz yoktur.
MÜCADELENİN HUKUK CEPHESİ
Mücadelenin hukuk cephesinin yukarda söylediğim gibi hukukçulara ihtiyacı vardır ama AVUKATLARA hiç ihtiyacı yoktur. HUKUKİ CEPHE çok önemlidir. Hukuki cephe neden çok önemlidir? Çünkü çek yasasından adli para cezasının çıkarılması veya idari para cezasına çevirilmesi kısa sürede başarılamayabilir. Bu takdirde infazları gelen çek mağdurları çok zor duruma düşeceklerdir.
OYSA HUKUKİ ÇÖZÜM SİYASİ ÇÖZÜME GÖRE DAHA KOLAY VE DAHA BASİT. ŞÖYLE Kİ:
Yargıtay 10. Ceza Dairesinin “ karşılıksız çek suçunun oluşması için KAST’ın varlığı gereklidir” demesi işi çözecektir. Herhangi bir dosyada bu doğrultuda verilecek bir karar acil sorunlar için kesin bir çözüm olacaktır. Hukuki mücadelede bizim çek suçlarında KAST uygulamasını talep etmemiz çok haklı bir taleptir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi 5941 Sayılı Yasanın yürürlük tarihinden sonra verdiği bozma kararlarında 5237 sayılı yasanın 7/2 sine dayandı, neden? Çünkü Türk Ceza Yasasının genel hükümleri özel ceza yasalarını da kapsar. 5237 Sayılı TCK’nın 5. Maddesi şöyle diyor:
MADDE 5. – (1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.
5941 Sayılı Yasa da bir ceza yasasıdır. O halde TCK’nın genel hükümleri 5941 sayılı yasayı da kapsar. Ceza Yasasını genel hükümleri 75 maddeden oluşmaktadır. TCK 21. Madde suçun oluşması için KAST‘ın varlığı kaçınılmazdır demektedir.
Bu cephede bu talebimiz yüksek sesle haykırmalıyız. Adliyelerde aynı günlerde başvurular yapabiliriz, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığına, Adalet Bakanlığına başvurabiliriz. Bütün bunlar Kanun Yollarıdır. Bu mücadelede AVUKATA ihtiyaç yok. Hazırlanacak tek bir dilekçe bütün mağdurlarca ilgili mercilere kararlaştırılan zamanlarda ve şekilde verilir.
BÜTÜN KANUN YOLLARI HAZIRLANACAK TEK TİP DİLEKÇE İLE BASIN ÖNÜNDE İLGİLİ MERCİLERE SUNULUR, SESİMİZ BÖYLE YÜKSELİR..
HUKUKİ MÜCADELE
KANUN YOLLARI
Ceza Muhakemeleri Yasasında yasa yolları belirtilmiştir. CMY bu yolları açıkça belirtmiştir. CMY’nin belirttiği yasal yollara biz yeni yollar katamayız. Bu nedenle bu yasa yollarını bileceğiz, böylece haklı taleplerimizi doğru yöntemlerle doğru mercilere ileteceğiz. CMY’ deki yasal yollara değinmeden önce bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum. Bu hukuki mücadele bireysel verildiği zaman hiçbir anlamı olmayacaktır. Bireysel verilen dilekçelerin sayısı on binleri bile bulsa mahkemelerin dosyaları arasında kaybolup gidecek, mahkemeler alışılmış yöntemlerle bu dilekçelere klasik, bilinen yanıtları vereceklerdir. Oysa bir önderlik altında, organize bir biçimde yapılacak başvurular ses getirecektir. Bu önderliğin nasıl oluşturulacağını önümüzdeki günlerde bu blog’da, admin’in blog’unda ve yeni açılacak blog’da duyuracağız.
KANUN YOLLARI
OLAĞAN KANUN YOLLARI
CMY olağan kanun yollarını 267-307.maddelerinde sıralamıştır. Bu kanun yolları itiraz ve temyizdir. İtiraz bizim vereceğimiz mücadelede istisnayı olarak takip edeceğimiz bir kanun yoludur. Temyiz ise ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlara karşı başvurulacak en önemli kanun yoludur. İstinaf mahkemeleri kurulmadığı için halen 1412 sayılı yasanın temyiz hükümleri yürürlüktedir.
OLAĞAN ÜSTÜ KANUN YOLLARI
Bizi en fazla ilgilendiren ve sesimizi yükselteceğimiz alan bu alandır.
Olağan üstü kanun yollarına kimler nasıl başvurabilir.
Olağan üstü kanun yoluna:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Adalet Bakanlığı başvurabilir. Bu kanun yolu CMY’ nin 308,309 ve 310.maddelerinde düzenlenmiştir.
Biz organize bir şekilde, tek tip dilekçelerle Adalet Bakanlığı’na yüzlerce dilekçe verebiliriz, aynı şekilde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına da başvurabiliriz. Bunlar bizim Anayasa’dan ve Yasalardan kaynaklanan en doğal hakkımızdır. Olağan üstü kanun yolu neden bizi en fazla ilgilendiren kanun yoludur. Çünkü bu kanun yoluna iki şekilde başvurulmaktadır. Birisi kesinleşmiş hükümler için, diğeri de Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından.
YARGILANMANIN YENİLENMESİ
Bu kanun yolu da bizim en fazla başvurabileceğimiz kanun yollarından birisidir. Yargılanmanın yenilenmesi CMY’nin 311-323.maddelerinde düzenlenmiştir. Kesinleşen hükümlerle ilgili olarak bu yasa yoluna gidilebilir. Ancak bu yasa yoluna lehe olan yeni yasa nedeni ile gidilemez. Yasa maddesinin tanımında lehe yasa yoktur.
LEHE YASA HÜKMÜ
5275 sayılı yasanın 98.maddesinin 1.fıkrası yeni kanun nedeniyle kararı veren mahkemece mahkûmiyet hükmünün yeniden değerlendirilmesini düzenlemektedir. Bu yasa hükmü bizim hukuki mücadelemizde en çok başvuracağımız hükümlerden birisidir.
BİREYSEL MÜCADELE İLE BAŞARIYA ULAŞMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Artık örgütlenerek sesimizi duyurmanın zamanı gelmiştir.
Bir avukatın hukuk sitesinden alınmış bir AVUKAT fıkrası:
SİZ MUTLAKA BİR AVUKATSINIZ
Balonla dünya seyahatine çıkan adam günlerce seyahat ettikten sonra nerede olduğunu merak eder ve yere 100 metre yaklaşana kadar alçalır ve ilk gördüğü adama seslenir:
-Ben nerdeyim bayım?
-Yerden 100 metre yüksektesiniz,
Bu cevap üzerine balondaki adam aşağıdaki adama:
- Siz avukat olmalısınız,
-Evet doğru, nasıl anladınız?
Balondaki adamın ilginç cevabı:
-Verdiğiniz bilgi doğru, ama işe yaramaz da ondan….
Kaynak: http://rahmiofluoglu.wordpress.com/2010/12/28/cek-magdurlarinin-acil-sorunlari-ve-cozum/
Süleyman Demirel-Hüsamettin Cindoruk Diyalog Canlandırması
Gönderen SABİH SAMUR | 1:11 ÖS | DP, Hüsamettin Cindoruk, Kariyer Gazetesi, Sabih Samur, Süleyman Demirel | 0 yorum »
-Değerli Kardeşim Hüsamettin Bey,
Dün İstanbul 3. Bölge Ar-Ge ve Koordinasyon Merkezi'nin açılış töreninde yapmış olduğun konuşmada;
“ Evimiz Türkiye, başka evimiz yok”
“Ağrı'dan Edirne'ye, Diyarbakır'dan Samsun'a bütün Türkiye bizim evimiz. Bu evin bütün sahipleri gelsinler, bizimle bir olsunlar. Hiçbir ayrım yapmadan, h...erkesi kucaklayan Cumhuriyeti sahipleniyoruz. Evimiz, demokrasi evidir; bu evde, kimseyi ayırmıyoruz”
diyerek beni o kadar mutlu ettin ki anlatamam.
-Sağolun Sn. Demirel.
-Bu mutluluğun yanında bakma güldüğüme sevgili kardeşim. İçim kan ağlıyor.
Bu memleketin her karış toprağında benim de rahmetli Ecevit'in de emeği var.
Yaptığımız her bir tuğla ya yakılıyor ya da satılıyor...
Bunlara üzülürken bu defa da memleketim için BÜYÜK TÜRKİYE hedefi koymuşken şu an parçalanmak üzere olan bir Türkiye ile karşı karşıya kalmış benim memleketim.
Sen zaten partimiz için elinden geleni fazlası ile yaptın farkındayım.
Ve bana içten içe kırgın olduğunun da farkındayım.
Sana bir şey açıklamak istiyorum.
Cumhurbaşkanlığı sürecimde ve sonrasında almış olduğum karar partiler üstü kalmaktı ve bunu da başardığımı biliyorsun.
Gel gör ki bunu yaparken ben de hata yaptım. DP'yi senle beraber tekrar yeniden yapılandırarak, tüm taşları yerine oturtmalı ve seçime iktidar adayı olarak hazırlamalıydım.
Fakat biliyorsun ki sağlık sebeplerim buna müsaade etmedi.
Lâkin dün senin konuşma yaptığın esnada çekilen video kayıtlarına baktığımda gördüm ki eksik bir şeyler var.
Partililerim bir arayıştalar...
Kulağıma gelen fısıltılar ve facebook denen paylaşım sitesinde ki yazışmaları önüme koyduklarında gördüm ki ben hatalıyım.
Ben bu partiyi sahipsiz bırakmışım. Partililerim olmayacak kişilere umut bağlamışlar. Ve bunun haricinde ahde vefa bitmiş, saygısızlık diz boyu.
Dünkü çocuklar adamcık olmuşlar, ağızlarından büyük laflar ediyorlar.
Başlar köşelere çekilmiş, ayaklar baş olma sevdasında...
Oturalım kardeşim ve bir karar verelim.
Bu Kır atı tekrar şahlandırmak için belli bir süre tekrar yollara düşmem gerekiyorsa düşeceğiz. Var mı bunun başka bir izahı?
Neyse gün doğmadan neler doğar.
-Nazmiye Hn. lütfen bize birer çay koyuver.
-Efendim geç oldu.
-İşimiz çok! Gece uzun olacak!
Süleyman Demirel-Hüsamettin Cindoruk Diyalog Canlandırması
Sabih Samur
Devlet-Kamyon, Hükümet-Şoför
Gönderen SABİH SAMUR | 2:18 ÖS | AKP, Kod Adı: TC, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »
Devlet ağır tonajlı bir kamyondur.
Hükümet ise seçilmiş bir şofördür.
Şoförün kazaya sebebiyet vereceği kusurlar birikim olarak had aşamasına geldiği an kamyonun elektronik izleme sistemleri kendini korumak ve kollamak anlamında devreye girer ve şoför elinde direksiyon olduğu halde devre dışı kalır.
Böylece kamyon kendini ve yükünü bu tehlikeli şoförden korumuş olur.
Sabih Samur
Tabelalarda Kürtçe de olsa ne olur ki? diyenlere...
Gönderen SABİH SAMUR | 11:17 ÖS | AKP, CHP, DP, Kod Adı: TC, Kürt Açılımı, Kürtçe, Kürtçü, MHP, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »
Lafı döndürüp dolaştırmadan bize yakışan şekilde açıklamada bulunmak istiyorum.
Partiler üstü bir çizgide kalmak istesemde samimi dostlar beni kendi özel gruplarına davet ederek fikir alışverişinde bulunuyor, bulunmamı sağlıyorlar.
Ve bu ortamlarda söylediğimiz bazı sözler yüzünden müslüman mahallesinde salyangoz satan durumuna düştüğümüzde oluyor :)
Hâl böyle iken genel bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim.
Şahsi fikirlerimdir sadece beni bağlar.
CHP: Çizdikleri yol haritası, arzu ve istekler mantık dahilinde. Şu an ki ivme ile iktidar ortaklığında emin adımlarla yürüyor.
MHP: Gecikmiş ama güzel bir çıkışla aynı şekilde iktidar ortaklığına doğru yürüyor.
DP: % 2'ler de gözüken bir parti. Uyuyan bir dev. AKP'nin en büyük rakibi olması söz konusu. Böyle olmasına rağmen kuvvetle muhtemel AKP tarafından parti içine yerleştirilmiş elemanlarla rüzgâr gülü durumunda. İlhan Kesiciler mi ararsın, Bacıcılar mı, A. Özalcılar mı? Kimler yok ki?
Bu üç parti de benim memleketimin partisi.
Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne karşı olan, Tek bayrak, Tek vatan'ı dile getiren.
Farkındaysanız Tek'ler de azalma var!
Tek Millet (Halk),
Tek Dil nerede?
İşte bu noktalarda kimi liderler sessiz kalmaya ve "halk ne isterse" diye söze başlayan, yuvarlak laflarla ortadan ortadan gidiyorlar.
Sonuç?
Naçizane fikrim; hangi parti ve lideri bu diğer iki TEK'i de gönülden, kalben söylemlerine ve parti programlarına dahil edecekler, işte o zaman iktidar onların olacak!
Kim ki;
Memlekette demokrasi var,
Halkların kardeşliği var,
Tabelalarda Kürtçe de olsa ne olur ki?,
Kürt halkı özgürlük ve federasyon istiyor!
söylemlerine sıcak bakıyorsa benim o kişi ve o parti ile hiçbir bağlantım olamaz.
Ben Kürt kökenli TÜRK VATANDAŞIYIM diyenle ben Kürdüm, Türkiyeliyim diyen arasında nüans farkı değil Km vardır.
Ben Kürt kökenli TÜRK VATANDAŞIYIM diyen baştacımdır!
Saygılarımla
Sabih Samur
Türkiye Cumhuriyeti MOZAİK değil HORASAN HARCI'dır !
Gönderen SABİH SAMUR | 8:14 ÖÖ | Horasan Harcı, Kırmızı Beyaz, Kod Adı: TC, Mozaik, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »Yargıtay 160 bin ‘çek dosyasına’ isyan etti çözüm için yasa istedi
Gönderen SABİH SAMUR | 10:04 ÖÖ | Çek kanunu, Çek Yasası, Facebook, Karşılıksız Çek, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor), Yargıtay | 0 yorum »
Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının 1 milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını üç yılda zor bitirebileceklerini söyledi. Gül, “Bu davaların çoğu zamanaşımına uğrayacak. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.
ÇEK davalarına bakan Yargıtay 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, mahkemelerdeki çek dosyalarının bir milyonu aştığını, temyizdeki 160 bin çek davasını ise üç yılda zor biterebileceklerini ve bu davalarının çoğunun zamanaşımına uğrayacağını bildirdi. Gül, Hürriyet’e, “Yeni Çek Yasası lehe hükümler getirdiği için zorunlu yasa bozması yapıyoruz. Zamanaşımının sorumlusu biz değiliz, çıkarılan yeni yasa” dedi.
Çözüm bulunmalı
Başkan Gül, dosyaların zamanaşımına uğramasının ve çek mağduriyetlerinin önlenmesi için karşılıksız çek vermenin idari yaptırıma bağlanmasını ya da Yargıtay’da sadece çek suçlarına bakacak ayrı bir daire kurulmasını önerdi. Gül, medyadaki, “Geciken adalet iflas ettiriyor” haberlerinin kendilerini çok üzdüğünü, bunların haksız değerlendirmeler olduğunu savunarak, şunları söyledi:
Bir haftada bir yıllık iş
Çok değerli 18 tetkik hakimi ve 7 Yargıtay üyesiyiz. Bu yıl 25 bin davayı sonuçlandırdı. Haftada 600-700 karar veriyoruz. Bu rakam çoğu Avrupa ülkesindeki yüksek mahkemelerin yıllık iş ortalamasının bile üzerinde. Yeni Çek Yasası’nda eskisine kıyasla, ‘suç unsurlarında, yaptırımlarında ve sorumluluklarında’ daha lehe düzenlemeler olduğu için zorunlu olarak her iki yasanın karşılaştırılması ve lehe olan yasanın uygulanması için ‘yasa bozması’ yapıyoruz.
Zamanaşımı kaçınılmaz
Yerel mahkemelerdeki çek dosyası sayısı bir milyonu aştı. 50 bini dairemizde, 110 bini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda sadece 160 bin çek dosyamız bulunuyor. Karar bozulduğunda da yeni karar verilmesi ve tekrar temyiz edileceği düşünüldüğünde mağduriyetler olacağı ve kararların zamanaşımına uğrayacağı kaçınılmazdır.
Suç olmaktan çıkarılsın, para cezası uygulansın
YARGITAY 10. Ceza Dairesi Başkanı Mahmut Gül, “Dairemizin öncelikli önerisi, çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk suç olmaktan çıkarılarak, idari para cezasını veya idari tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir” dedi. Gül, mevcut uygulama devam edecekse, dosyaların zamanaşımına uğramaması isteniyorsa, Yargıtay’da bunun için ayrı bir Daire kurulmasını da önerdi.
ATO: Bankalar lahana yaprağı gibi çek defteri veriyor
ANKARA Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, bankaların çek defteri verme konusunda hiçbir sorumlulukları bulunmamasını eleştirerek, “Bankalar çek yaprağını, lahana yaprağına dönüştürdü” dedi. Sivrihisar’dan Ankara’ya yürüyen çek mağdurlarını temsilen bir grup, Sinan Aygün’ü ziyaret ederek, destek olmasını istedi. Ceza mahkemelerinde 3167 sayılı Çek Kanunu ile ilgili açılan davalar konusunda bilgi veren Aygün, 2002-2008 dönemini kapsayan 7 yılda karşılıksız çek konusunda 991 bin 697 dava açıldığını belirterek, bu davalarda toplam 1 milyon 104 bin 926 kişinin sanık olduğunu kaydetti. Aygün, bu dönemde karşılıksız çek suçundan 712 bin 807 kişinin mahkum olduğunu bildirdi. Bu konuda hükümetin de açmazda kaldığını bildiğini belirten Aygün, parası olmadığı için çekini ödeyemeyen kişilerden devletin ayrıca para cezası almasını da eleştirdi. Aygün’ü ziyaret gelen çek mağdurları ise son yaşanan ekonomik kriz sonucunda karşılıksız çek nedeniyle adli para cezası mağduru binlerce kişi oluştuğunu belirterek, bu konunun asıl mağdurlarının sokağa ve evlerinden dışarıya çıkamayan ve kaçak durumunda bulunanlar olduğunu anlattı.
Ankara’ya yürüdüler
Karşılıksız çekler konusunda yaşananları protesto etmek için Ankara’ya yürüyen arkadaşlarının yarın saat 10.00’da Abdi İpekçi Parkı’nda bir basın açıklaması yapacağını anlatan mağdurlar, mahkemelerde verilen farklı kararları da eleştirdi. Kimi mahkemelerin berat verirken, kimilerinin hapis cezası kararı vermelerinden yakınan mağdurlar, 3167 sayılı çek yasasının yeniden düzenlenmesini ve adli para cezasının hapse dönüştürülmesinin önüne geçilmesini istedi.
Günümüzün Ali Kemalleri ve Tren
Gönderen SABİH SAMUR | 11:44 ÖS | Ali Kemal, Facebook, İstiklâl Mahkemeleri, Kuvayı Milliye, Kürt Açılımı, Osman Baydemir, Sabih Samur, Sabih Samur (kolay yetişmiyor) | 0 yorum »
Gazeteciler Cemiyeti’nde, Basın Şehitleri bölümünde Ali Kemal adlı gazetecinin resmi bulunmaktadır. Kimdir Ali Kemal?
Kurtuluş savaşı sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşları memleketi kurtarmak için mücadele verirken aralarında Adnan Menderes’in babası, Sait Molla ve Ali Kemal gibilerin bulunduğu bir grup ‘İngiliz muhipleri (sevenleri) derneğini kurmuş ve Kuvvayi-milliye ve Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarını eleştirmiş, Aznavur çetelerini destekleyen ve öven yazılar yazmış bir gazetecidir. Mütareke basınının mütareke gazeteciliğini yapmış bir gazetecidir.
Kurtuluş savaşı kazanılıp İngilizler memleketlerine dönerken, ülkeye ihanet edenler teker teker toplanmaya başlamıştır. Gazeteci Ali Kemal de tutuklanan bu hainler arasındadır. Tutuklananlar İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmak üzere Ankara’ya sevk edilirken Tren İzmit’te durduğu sırada Menzil Komutanı Nurettin Paşa kendisini görmek istemiş ve kendisine şu soruyu sormuştur:
‘Memleket işgal altındayken, Yunan mezalimi, padişahçı kuvvetlerin, çetelerin saldırıları devam ederken vatanı kurtarmak için canını dişine takmış vatanseverlerin binlerce şehit ve gazi vererek sürdürdükleri Kurtuluş Savaşı ve başta Mustafa Kemal olmak üzere, millî kuvvetlerin yönetim kadroları ve kurtuluş savaşı aleyhine nasıl bu kadar hainane yazılar yazarsınız?’
Ali Kemal’in verdiği cevap ilginçtir.
Ali Kemal “ bütün medeni memleketlerde basın hürdür, yazar fikrini serbestçe söyler, ben görevimi yaptım” demiştir.
Bunun üzerine Nurettin Paşa “O zaman bu fikirlerini, vatan için binlerce şehit vermiş dışarıdaki ahalinin kendisine söyle “ diyerek Ali Kemal’i halkın arasına göndermiştir. Halk ta onu linç etmiştir.
Tarafsız gibi gözüküp taraf olmak Ülkenin Kutsal Çıkarlarına aykırı olabilir.
Var olma savaşının yaşandığı bu günlerde;
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Hükümet tarafından etkisizleştirildiğini düşünen ve bu nedenle kendilerine müdahale etmesinin söz konusu dahi olmayacağını düşünme gafletinde bulunan, Osman Baydemir’in Federal Kürt Devleti’ni resmen açıklamak için uygun zaman beklediği,
T.C’nin Askerine ve Polisine taş atıldığı ve taş atanların artık iktidar gücü ile kanun önünde suçsuz sayıldığı ve bölücüler tarafından “küçük generaller” diye adlandırıldığı ülkemde, herkes söylediği lafı tartarak söylemelidir.
Bu bir ulusal görevdir.
Günü geldiğinde ki o gün çok yaklaşmıştır;
Bu sözleri sarf edenler, tarafsızlık ve demokrasi adı altında, kalemi ile onları destekleyen kalemşörler, Ali Kemaller trenden indirileceklerdir.
Sabih Samur
Karşılıksız Çek Üzerine Yazılar 01
Gönderen SABİH SAMUR | 11:03 ÖS | Çek kanunu, Çek Yasası, Karşılıksız Çek, Metris Cezaevi, Metris Tutukevi | 0 yorum »
DAMDAN DÜŞENİN HALİNİ DAMDAN DÜŞEN ANLAR...
Bu cümleyi ve damı algılayabilmeniz için ne olur, çek kullanıyorsanız;
karşılıksız duruma düşüp,
çekinizi yazdırtmadan,
cezaevine düşmeden önce “adam sende banane!” demeyiniz
ve bu yazı serisini nefes almadan okuyunuz.
Bugün benim başıma gelen yarın senin başına gelebilir; Burası Türkiye.
Aşağıda yer alan yazı çaresizsizliğin ve çırpınışın, bir dala, bir ümide el uzatışın sesidir. Bu yazı çek mağdurları adlı siteden alınarak sizlerin bilgisine sunulmuştur.
Bir sonraki yazımda ise sizlerle naçizane çözüm önerimi paylaşacağım.
Saygılarımla
Sabih Samur
“ÇEK MAĞDURLUĞU
5941 sayılı yasadan bu yana tam on ay geçti. Çek mağdurların çoğu taahhütte bulundu. Hapiste yatan mağdurların çoğu kısa süreliğine de olsa özgürlüklerine kavuştular. Kaçak yaşamak zorunda bırakılan mağdurlarda aynı şekilde şu an rahatlar. Ne zamana kadar taahhütte bulundukları süre bitene kadar.
Tüm malvarlıklarını yitirmiş elinde avucunda parası olmayan bizlerin bırakın taahhütte bulunduğumuz çek miktarlarını ödemeyi dışarı çıkıp bir çay parası bulamadığımız günlerimiz oldu.
Aradan koskoca 10 ay geçti şimdi özeleştiri zamanımız kimse kimseye kızmasın sorgulamasın ve lütfen hep beraber bu boşlukta ne yaptığımızın bir muhasebesini yapalım. İyi hatırlanırsa bu yasa çıkmadan önce küçük büyük herkesin bu yasanın bir an evvel çıkması için verdiği çabalar ve emekler nasıl çabuk unutulduğu görülür. Kimimiz sabahlara kadar bulduğu her mail adresine mail yağdırırken kimimiz milletvekilleriyle telefonda görüşmek için neler yaptı. Meclise milletvekilleriyle görüşülmeye gidildi çok kere. Ve o kadar kararlıydık ki Emre kardeşimiz sadece 1 dakikalığına da olsa başbakanla bile görüşüp mağduriyetimizi anlatmayı başardı. Evet şimdi düşündüğümüzde o kadar imkansızlıklar içinde bile bunları yapabiliyorduk. Çocuklarımıza süt alamazken sağdan soldan bulabildiğimiz ufak paralarla meclise gidecek arkadaşlarımıza destek oluyorduk. Milletvekilleriyle telefonda görüşen konuşan mağdurlara kontör transfer ediyorduk. Bir bakanın milletvekilinin savcının telefonu veya mail adresini bulduğumuzda hemen o adrese yönelir ve bıktırana kadar arardık ya da mail atardık. İyi hatırlıyorum yasa çıkana kadar kimse o parti bu parti ayırımı yapmadan ulaşabildiği sesimizi duyurabildiği her noktaya ulaşmak için elinden geleni yaptı. Sonuç 2007 seçimlerinden beri hükümet sadece bir elin parmakları kadar yasa çıkarttı. Bu nokta çok önemli bizler bu yasayı yenide meclis gündemine getirmeyi başardık. Bundan 2 sene öncesine kadar hiç sesi çıkmayan her yerde dolandırıcı olarak bakılan bir kitle artık ÇEK MAĞDURLARI olarak bilinmeye başlandı. Ana haberler artık dolandırıcı yerine çek mağdurları diyordu bizim için.
Yasa çıktıktan sonra neler yaptık diye bakıyoruz HİÇ koca bir HİÇ. Sanki kanun bizim lehimize çıkmış sanki yeniden kaçak yaşayacak olan bizler değilmiş gibi sadece ve sadece birbirimizle uğraşıyoruz. Başka yaptığımız bir şey yok. Yok sen AKP’ liymişsin yok ben MHP’ liymişim yok onlar CHP’ liymiş. Ne geçti elimize koskoca bir HİÇ.
Şimdi yumurta sona dayandı. Referandum geçti. İktidarın eli iyice kuvvetlendi.
Bizim ne o partimiz kaldı nede bu partimiz yine mağdurluğumuza geri dönüş için gün saymaya başladık. Hep birbirimizi eleştirdik. Elimize çok büyük bir fırsat geçmişken bunu değerlendiremedik. Birbirimizi rant peşinde koşmakla suçladık. Ve geriye dönüp baktığımızda da en çok birbirimizi küstürdük. Bunun sonuçlarını yine biz çekmeyecekmişiz gibi devam ettik. Bu arada aramıza yeni mağdurlar katılmaya devam etti. Onlarla daha da güçleneceğimize geriye gittik. Hep bir sorumlu arayışında olmayı ihmal etmedik. Ahmet’i suçladık Mehmet’i suçladık. İşin açığı yan gelip yattık. Hükümet yeni yasayla ağzımıza bir parmak bal çaldı bizde bu balı yedik.
Şimdi önümüzde iki yol var ya kaderimize razı olacağız ve kaçmaya devam edeceğiz Ya da gerçek gücümüzün farkına varıp mücadeleye devam edeceğiz. Seçim bizim. Kimseyi eleştirmeden kırmadan küstürmeden toparlanma vakti gelmiştir. Kişisel sorunlarımızı bir kenara atacağız. Ve bu beladan nasıl kurtuluruz onun için mücadele edeceğiz. Bu ülkede kaçak yaşamanın bir polis görünce köşe bucak kaçmanın kapı çaldığında yüreği hop hop atmanın ne demek olduğunu bizlerden daha iyi anlayacak yoktur herhalde. Şimdi öneriler bekliyoruz. Ne yapmalı nasıl yapmalı
Lütfen ama lütfen kimse için değil sadece kendiniz için biraz çaba istiyoruz. Unutmayın :
DAMDAN DÜŞENİN HALİNİ DAMDAN DÜŞEN ANLAR...”
Wikileaks-Pentagon İsrail İşbirliği
Gönderen SABİH SAMUR | 2:22 ÖS | ABD, Güneş Gazetesi, İsrail, Rıza Zelyut, Tayyip Erdoğan, Wikileaks | 0 yorum »Kaç gündür, ‘geldi, geliyor!’ denilen WikiLeaks belgeleri sonunda ortalığa saçıldı.
Öncesinde dikkatimiz; ABD ile Türkiye ilişkisini gerebilecek olan ‘Amerika, PKK’ya yardım yaptı!’ iddiasına yönelmişti.
Belgeler yayımlanınca gördük ki olay, öyle masum bir iş değil.
Bu belgelerin sunulması ve belgelerin içeriği bir şeyi gösteriyor: Birleşik Amerika, dünyaya, özellikle de Ortadoğu’ya düzen verme hareketinin bir parçası olarak WikiLeaks internet aracını kullandı.
Yani; ABD ile WikiLeaks el ele vererek İsrail’i de kayıracak biçimde bir belge sızdırması yaptılar.
Batıda demokrasi varmış da Birleşik Amerika bu yüzden kıytırık bir internet sitesine güç yetiremiyormuş da, İngiltere WikiLeaks’ı koruyormuş da…
Ve ABD tarafı çok tedirginmiş de…
Bütün bunlar; sızdırılan belgelerin etkisini güçlendirmek için düzenlenmiş oyundur. Hele hele işine gelmediğini inkar etmekte usta olan Amerikan tarafının bu belgelerin gerçek olduğunu kabul etmesi, işin etkisini daha da artırmaya yöneliktir.
HEDEFTE AKP VAR GİBİWikiLeaks’in yayımladığı belgelerin sayısal olarak ABD dışında en fazla Türkiye ile ilgili olması da dikkat çekici. Demek ki karşımızdaki ittfak; yani WikiLeaks-Pentagon-İsrail; bu belge operasyonu ile Türkiye’ye bir çekidüzen vermeyi düşünmüş. Erken hedef veya ilk hedef bu gözüküyor.
Türkiye’ye yönelik belgelerin niteliği ortada: AKP hükümetini etkileyerek, kıstırırarak yönlendirmek…
Dikkat çeken iki husus bulunuyor: Birincisi; Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini kıracak biçimde bölgede ve hükümet içinde bunalım çıkartmak. İkincisi de hükümetin İsrail politikasını değiştirmesi için baskı yapmak.
Hedefteki isimler Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi gözükse de hükümeti oluşturan ayakların birbirlerine düşürülme gayreti açıkça hissediliyor.
Yani; WikiLeaks-Amerika-İsrail işbirliği ile AKP içinde bir bunalım yaratılması ve sonrasında da hükümetin yularının ABD tarafından ele alınması amaçlanmış gibi bir izlenim veriyor belgelerde söylenenler.
Burada iken hükümeti öven ve destek olan Amerikan elçilerinin daha sonra AKP aleyhinde görüş belirtmesi ve bunu da WikiLeaks’ın yayımlaması; başka türlü anlaşılamaz.
Askeri kışkırtmaya yönelik öğeler; Ergenekon soruşturmasında hükümetin karşısında imiş gibi alınan tavır da tamamen hükümeti kıstırma amaçlı bilgi sızdırmaktan ibarettir.
BAŞBAKAN’A İŞARETBelgelerde; Amerikan Elçisi Edelman, ‘İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgilere göre Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı var. Bu servetin düğünden gelen hediyelerle ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığı, yüzeysel bir açıklamadır’ diyor.
Ve belgeler bu atış ile de Başbakan Erdoğan’ı tam 12′den vurmuş gibi oluyor.
Çünkü; öbür iddialar siyasal niteliklidir. İç kamuoyunu ve askeri etkilemeye yönelik o görüşlerin pek etkisi olamaz. Lakin Başbakan Erdoğan’ın İsviçre bankalarında 8 ayrı gizli hesabının olduğunu söylemek ve bunu yaymak; öldürücü darbedir.
WikiLeaks saldırısının bu boyutu; Başbakan Erdoğan’a verilmiş bir işarettir.
Yani; ‘Böyle devam edersen; seninle ilgili başka şeyler de söyleyeceğiz’ deniliyor.
Peki; Başbakan Erdoğan; ikide bir ABD’ye giderek; kendi yetmediği zaman adamlarını göndererek ABD politikası ile uyuşumlu olduğunu göstermiyor mu?
Öyleyse bu tehdidin anlamı nedir?
İşte tam burada İsrail olgusu devreye giriyor…
Başbakan’ın İsrail karşıtı tutumunun artık rahatsızlık vermeye başladığı görülmüştür ki, işaret verilmiştir…
Bu İsviçre bankalarında gizli hesap işi; ileride tartışılmaya açılır ise; o zaman Başbakan Erdoğan çok zorlanacaktır. Bu yüzden sanıyorum ki bizim başbakan artık İsrail’e de van minut çekemeyecektir.
Tabii Başbakan’ı zayıflatmak için servis edilen bilgiler bununla da sınırlı değil. Eski ABD Elçisi Edelman’ın aktardığı şu cümleye bakınız: ‘Emine Erdoğan’ın da söylediği gibi Tayyip Bey Allah’a inanıyor ama ona güvenmiyor.’
Bu iddianın içeriğine inanmak mümkün değil. Hele hele; Tayyip Bey’in Allah’a güvenmediğini onun eşinin söyleyeceğine inanmak tam bir safdilliktir. Buna karşın; bu iddia, belge olarak piyasaya verilmiş ise; sebebi Türkiye’de iç siyasete ve Ortadoğu’daki etkinliğimize bir sınırlama getirmek olmalıdır.
Bu Amerika yaman bir devlettir. Zaafını bile zafere çevirmekteki ustalığına da şapka çıkartıyorum.
Rıza Zelyut 30 Kasım 2010 Güneş Gazetesi







