Santiago'da Apoguindo Caddesi Novigod Parkı'ndaki anıt

''Türkiye; Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e..."
DANIEL DUMOULIN

Şili'nin başkenti Santiago'da belediye, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için bir parka, Atatürk'ün sözlerinin yer aldığı rölyefini yaptırdığı bildirildi.
Söz konusu rölyef Aynur Kasabalı'nın seyahatlerden birinde ortaya çıktı.
Geçen yıl bir Güney Amerika ülkesi olan Şili'ye yaptığı seyahatte ilişkin izlenimlerini, şöyle anlattı:
"Şili'nin başkenti Santiago kentinin Belediye Başkanının, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için Apoguindo Caddesi'ndeki Novigod Parkı'na, Atatürk'ün, üzerinde bazı sözlerin de yer aldığı rölyefini yaptırdığını fark ettim. O an kendim ve Türklüğümle gurur duydum. O anı kelimelere dökmem imkansız. Zamanım kısıtlı olduğu için Belediye Başkanı ile görüşemedim.
Ancak tercümanım aracıyla yetkililere sorduğumda, Atatürk'ün kentte örnek alındığı, herkesin örnek alması için de bir parka Atatürk rölyefinin konulduğunu öğrendim."
YAZININ TERCÜMESİ

Rölyef ve rölyefin bulunduğu anıt duvarın üzerindeki yazının ise kendisini daha da şaşırttığını ifade eden Kasabalı, yazıda İspanyolca, "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, vatanının fedakar ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan kahraman, insanlık idealinin canlı emsali... Bütün hayatını Türk Milletine vakfetmiş, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası milletinin ruhunu ateşli tutan sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır" sözlerinin yazılı olduğunu belirtti.

Kaynak : E-posta kanalıyla Sn. Veysel Dinler


ATATÜRKÇÜLER OLARAK NEREDE HATA YAPTIK?

Gönderen SABİH SAMUR | 10:52 ÖS | 0 yorum »



Bu yazı yakında yayımlanacak "ALLAH KURTARSIN" adlı kitabımda yer alacak.
Sizlerle şimdiden paylaşmak istedim.
Sabih Samur

Atatürkçüler Olarak Nerede Hata Yaptık?



Metris Konaklama Tesislerimize yeni komşularımız geldi. Tolon Paşa ve Eruygur Paşa. Ergenekon Davası tutuklusu olarak, geçici bir süre aynı tesisleri paylaşacağız.
Hayat çok enteresan.
Yaklaşık iki hafta önce Şener Eruygur’ un “Elit olduk halka inelim” başlıklı sözünden oluşan bir haberi kesip saklamıştım. Haber aynen şöyle: Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur, çalışmalarına yeni bir yön verdiklerini belirterek, “Şimdiye kadar belli elit grubun, aydınların, kendi aralarında konuşup, Atatürk sevgisini, Atatürk düşüncesine olan bağlılığını ifade eden bir çalışma yöntemi içerisinde kaldık. Bugün anlıyoruz ki halkımıza derdimizi anlatmamız lazım” dedi.
Ağzına sağlık paşam. Ne güzel özetlemiş ve öz eleştiri yapmış. Hani bar köşelerinde, rakı sofralarında, çay içerken, kahvede ve bilumum yerlerde, “Bu memleket nasıl kurtulur?” muhabbeti yapan bizler yani halk ve halka derdini anlatmaya çalışan paşam.
Sn. Paşam, gönül isterdi ki sizle ve Tolon Paşamla 40 saat kaldığınız Metris’te yüz yüze görüşebilsek, Atatürkçüler olarak nerede hata yaptığımızı, karşılıklı tartışabilseydik, kısmet değilmiş.
Sizler şu an Kandıra’da cezaevindeki koğuşunuzda dinlenirken, bende kendi koğuşumda(Metris’te) bu yazıyı yazıyorum.
Cumhuriyete karşı tehlike olarak gördüğümüz Erbakan serisi partiler; MSP, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve onların türevi olan bağrından kopup çıkan AKP, bizler için irticai faaliyet gösteren ve sonu şeriat temelleri üzerine kurulacak olan bir İslâm Cumhuriyetine kadar uzanan bir süreç olarak algılandı.
Bizler bu süreci halk ve elit paşalar olarak izleyip, kendi kendimize ahlayıp, oflanırken, eleştirdiğimiz kesim, gençlik kollarından başlayan disiplinle çok ciddi anlamda çalıştılar ve yapılandılar.
Kendilerini her türlü yetiştirdiler ve cumhuriyetin tüm kurumlarında söz sahibi oldular. Atatürkçüler ise Mustafa Kemal Atatürk’ü bir otomobil gibi restore ederek, şekilden şekle sokmaktan öteye gidemediler.
Allah aşkına, elinizi vicdanınıza koyun. En son Cumhuriyet Mitinglerinde, Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafını, Türk Bayrağı üzerine basmadık mı? Burada verilmek istenen şekilci mesaj ne idi? Atatürk kalpaklı olursa “Ulusalcı” yani soldan soldan, eğer kalpaksız, başı açık ve sivil kıyafetli bir Atatürk fotoğrafı görürsek, “Milliyetçi” yani sağdan sağdan.
Ne kadar geç kalınmış olursa olsun, yapılması gereken tek şey var. Sabih Samur olarak şahsi kanaatim, bir an önce “Ulusalcı ve Milliyetçi” kelimelerinin birleştirildiği, şekilcilikten ziyade Mustafa Kemal Atatürk’ün ve arkadaşlarının 1923–1933 arasında gerçekleştirdiği mucizevî 10 yılı, yeniden tahlil ederek ve günümüz şartlarına uygulayarak, 2008–2028 projeksiyonu hazırlamak gerekiyor.
Bu projeksiyonun hayata geçirilebilmesi için şu an ilköğretimde okuyan 10.000 başarılı ve gelecek vaat eden öğrenci seçilerek, tüm devlet imkânları seferber edilerek, yurtiçi ve yurtdışı eğitimle, geleceğin Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, Atatürk ilkelerine bağlı ve gönülden inanan kadronun, ülke yönetiminde olması sağlanmalıdır.
Bu kötü günler ama öyle ama böyle geçecek.
Geleceğe bakalım.



Aylardır konuşulan "demokratik açılım"ın içeriği netleşti.
8 bakanlık, atacağı adımları tek tek belirleyip Başbakan'a sundu.
MGK üyesi bakanlar da maddeleri tartıştı.
İşte o maddeler:
1. Suça karışmayanlar 3 ay rehabilitasyonla serbest kalacak.
2. Suça karışıp pişman olan 5 yıl gözetim altında tutulacak.
3. Kürtçe ilköğretim ve lisede seçmeli ders olacak.
4. Q,W,x alfabeye dahil edilecek.
5. Mahmur kampındaki Türkler getirilecek.
6. Kürtçe yer isimleri iade edilecek.
7. Devlet, Kürtçe yayınları destekleyecek.
8. Devlet Tiyatroları "Mem u Zin"i oynayacak.
9. Kütçe Kuran mealini devlet bastıracak.
10. Devlet dairelerinde Kürtçe tercüman bulunacak.
11. "Ne mutlu Türk'üm diyene" yazıları yenilenmeyecek.
12. İlköğretim andı kaldırılacak.
13. Karayollarına Kürtçe levhalar konulacak.

Yorumu sizlere bırakıyorum.
Hayırlı bayramlar diliyorum.


Not: Günde 3 defa,sabah, öğle ve akşam aç karnına Atatürk'ün Bursa Nutku'nu okuyun. Faydasını göreceksiniz. Ne açılım kalır ne de İrtica. Rahat olun!

Sabih Samur

VATAN BÖLÜNMEZ

Gönderen SABİH SAMUR | 11:42 ÖS | 0 yorum »



BAYRAK İNMEZ

EZAN DİNMEZ

VATAN BÖLÜNMEZ

Herkes bir Açılım'dır tutturmuş gidiyor.

Bizde açılım yapanların açıkta kalacak yerlerini örtmek ve üşütmelerini

engellemek için teyakkuz halindeyiz.

Saygılarımızla

KIRMIZI-BEYAZ

SABİH BEY MERHABALAR,

BAZI TEKNİK AKSAKLIKLAR NEDENİYLE YAZILARINIZ BİRAZ GEÇ YAYINLANDI. SON YAZINIZ DA YAYINLANDI. ANCAK BU SİTEM YAZINIZI TAKDİR EDERSİNİZ Kİ GAZETEMİZDE YAYINLAYAMAYIZ. MÜMKÜNSE SİZDEN YENİ YAZILAR BEKLİYORUZ. BUNDAN SONRA YAZILARINIZ, GÖNDERDİĞİNİZ GÜNÜN ERTESİ, YA DA EN GEÇ BİR GÜN SONRA GAZETEMİZDE YAYINLANACAKTIR.

SELAM VE SAYGILARIMLA
FERİT KESEN
Genel Yayın Müdürü


Gönderme tarihi:
07 Eylül 2009 Pazartesi 15:55:36

İnsan hiç kendisine fikirlerini okuyucularla paylaşması için köşe açan gazetesine ve onun yönetimine ve yazı işlerine sitem eder mi? Ve ya hangi şartlarda eder?
Sn. Mehmet Ali Dim fırsat bulup da okuduğunda eminim çok şaşıracak ve her zaman ki gibi bu yazımı da sansürsüz yayımlatacaktır.
2006 yılında Sn. Dim ve onun aracığıyla Sn. Altemur Kılıç büyüğümüz ile tanıştırılmamızın ardından, çok büyük kesiklik olmadan 3. yıldır zevkle ve gurur duyarak sizlere Yeni Alanya Gazetesi’ndeki köşemden ulaşıyorum.
Bu ulaşma maalesef gecikmeli oluyor(!)
Heyecanla ve gerçekten gündemi yakaladığıma inandığım yazımı, yaklaşık 3.(Üçüncü) hafta sonunda ve en son Sn. Dim’i cep telefonundan, olur olmaz bir saatte (her hangi önemli bir toplantısına, tabiri caizse bodoslama girerek) arıyorum.
Neden yazımın çıkmadığını sorduktan sonra sağ olsun her zamanki nezaketi ile (amatör heyecanımı ve vatan sevgimi bildiği ve anladığı için) “İlgileneceğim Sabih’ciğim” diyor.
Ve yazı ertesi gün yayımlanıyor.
“Ajda Pekkan, Sezen Aksu ve Kürtçülük Nağmeleri” başlıklı bir yazıyı yine yaklaşık 20 gün önce göndermeme rağmen ancak C.tesi günü yayımlandı!
Ha çok mu önemliydi?
Evet bence önemliydi!
Çünkü bu yazı yazılıp, e-posta olarak yazı işlerine gönderildikten iki hafta sonra Sezen Aksu gündeme bomba gibi düştü ve Sn. Başbakan ile açılım konusunda telefon trafiğine girdi.
Zeki bir gazete yönetimi köşe yazarını sahiplenerek bu konuyu gerekirse ön sayfaya taşır ve hatta manşete dahi çıkararak Alanya’daki yöresel bir gazetenin gündemi nasıl ve oluşumu takip ederek önceden yakalayabildiğini bütün Türkiye’ye ispat edebilirdi.
Bugün sadece 12-15.000 adet gibi gözüken tiraj genel ağ (internet) sayesinde inanılmaz boyutlara ulaşmakta konu Alanya’dan çıkmaktadır. (Çağ büyük düşünebilenlerin çağı olacak).
Sonuç olarak her şey vatan için.
Birileri kalkmış gözümüzün içine baka baka Federasyona doğru giden “Kürt Açılımı” adlı sürece sıcak bakmamızı isterken,
Askerin anlam veremediğim sessizliğini buruk bir şekilde izlerken,
Defalarca eleştirdiğim Sn. Devlet Bahçeli Memleketin Umudu ve tek tutanağı haline gelmişken,
Sn. CHP’nin Deniz Baykal’ı dik bir duruş sergiler gibi yaparken,
DTP ve Ahmet Türk zafer şarhoşluğu içinde; yakın gelecekte kurulacağından emin oldukları Kürdistan’ın başına Osman Baydemir’i mi yoksa Teröristbaşı Abdullah Efendi’yi mi? Getirmeliyiz diye düşünürken,
Bizde yazılarımızın neden zamanında çıkmadığını sorgulaya duralım.
Sorgulayalım ki bir NEFES daha bunlarla mücadele edebilsin!
İşiniz zor Sn. Mehmet Ali Dim!
Siz kalkın kişiye köşe verin sonrada köşenizi işgal eden bu kişiden sitem kabul edin.
İşte Yeni Alanya Gazetesi’nin ve Sn. Mehmet Ali Dim’in farkı !
En içten sevgi ve saygılarımla
Türkçe Kalın!

Sabih Samur 23 Ağustos 2009 Pazar 08:00


Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen bağımsızlık mücadelesinin son halkası olan Büyük Zafer'in 87'nci yıl dönümünü kutlamanın coşkusunu yaşıyoruz.
Zafer Haftası, 26 Ağustos 1922 günü sabahı KOCATEPE'den yapılan topçu ateşleriyle başlar ve 9 Eylül günü Türk Ordularının İzmir'e girişi ve İzmir'in kurtuluşu ile sona erer.
ATATÜRK, Büyük Taarruz'u ve Büyük Zafer'i şu şekilde anlatır:
"Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin neticeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yön vermekte kesin tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı."
Büyük Taarruz ve Büyük Zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve gelişimine yol açan devrimin başlangıcıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün yoksul bir halktan hem bir ordu hem de bir millet yaratarak gerçekleştirdiği bu inanılmaz devrim, Türkiye Cumhuriyeti'ne laik, sosyal, demokratik ve hukuk devleti niteliklerini kazandıran bir devrimdir.
Bu eşsiz zaferi kazandıran ve devrimi geçekleştiren başta Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK ve kahraman silah arkadaşları olmak üzere bu mücadelede hayatlarını kaybeden ve bugün o eşsiz zaferin kazanımlarını yurdumuzun her karış toprağında canlarını vererek koruyan aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Anayasa'nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3'üncü maddesinde ifade edildiği gibi "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir." Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa'nın 3'üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.
Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.
Bugüne kadar bölücü terör örgütü ile mücadelesinde 5003 evladını şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalar çerçevesinde, bölücü terör örgütüne karşı bugüne kadar dünyada eşine hiç rastlanmayan bir başarı ve özveriyle yürüttüğü mücadeleye bundan sonra da artan bir kararlılıkla devam edecektir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konularla ilgili görüşleri bilinmekle birlikte, emsalsiz Büyük Zaferi kutladığımız bu hafta münasebetiyle, bu konulara ilişkin düşünce ve duruşumuzun bir kez daha ifade edilmesinde yarar görülmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri;
- Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
- Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
- Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
- Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
- Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
- Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.
Şüphesiz ki; "Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye'dir."
Türkiye Cumhuriyeti, bulunduğu hassas coğrafyada birlik ve ülkesine sadakat içinde vatanını ve milletini seven insanlarıyla çağdaş toplumlar arasında hak ettiği yeri almalıdır.
Aziz Türk milletinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensuplarının Zafer Haftasını en içten dileklerimle kutlarım.
KAYNAK : Genel Kurmay Başkanlığı Sitesi


BİR GECE ANSIZIN GELEBİLİRİZ!


Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı

Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. O'na millet olarak özür borçluyuz.

Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa Türk Milleti ile sorunu olan malum çevrelerin hala bir numaralı boy hedeflerinden birisidir.

Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır Türkiye'nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir?

1882 yılında Muğla'da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi. Balkan savaşına katıldı.. 1. dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı'nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa'da çalıştı, Onun devamı niteliğindeki Zabitan Grubu'nun kurucuları arasında yer aldı. Zabitin Grubu'nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirdiği anlaşılmaktadır.

Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922'de Albay 1927'de Tümgeneral oldu Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.

23 Aralık 1930'da Menemen'de devlete karşı ayaklanıp genç Asteğmen Kubilay'ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının Başkanlığını yaptı. Bir kısım Medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin reisliğini yapması yatmaktadır.

1931–1939 yıllarında 1. ordu komutanlığı, iki kez yüksek askeri Şura üyeliği ve 1943–1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Mustafa Muğlalı'nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkûm edilmesine yol açan olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.

1940'lı yıllar... İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk yaşanıyor. İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor. Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır. Yabancı ülkeler lehine casusluk iddiaları her gün ilgili makamlara ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor. Casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar ve kendilerine kucak açan Irak ile İran'a kaçıp bir süre saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı.

Bu çeteler, Türkiye'den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda fiilen Rusların kontrolünde olan İran'a götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu.Bu eşkıya genelde iki nüfus kâğıdı taşıyordu. İran'da İran, Türkiye'de Türk vatandaşı gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacaklarını bilemedikleri için orduya ve askere sığınıyorlardı...Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir. Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar, canilere karşı amansız bir mücadele başlatır ve birtakım tedbirler alır. Bu tedbirler arasında; Siirt'teki gezici Jandarma Taburu'nun bu bölgeye kaydırılması, çobanlar silahlandırılması, gezici ekipler kurulması da vardı. Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de emrindeki birliklere Irak ve İran'a kaçan eşkıyayı takip ve "gerekirse vur" emri verir.1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır. Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan Kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür…

Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükûn sağlanır. Bölge halkı Paşa'ya minnettar. Bölge huzur ve sükûn içinde... İçişleri Bakanlığınca, bölgede sükûn sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları yazılır.20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkûm, TBMM'ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının söz konusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak kurtulup İran'da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder.Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığından kanunun adli takibinin yapılmasını ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak'ın verdiği yanıt yiğitçedir, Türk'çedir: "Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır. Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır. Görevini yerine getiren bir komutanı mahkemeye veremem. Böyle Şey olamaz."
Fevzi Çakmak'tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım Orbay'da aynı tavrı sürdürür.

1945 yılında 2. dünya savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür.

1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen siyasetçiler bu olayı saptırırlar. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktır.

İkinci dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı yeniden kaşınarak olay oya tahvil edilecek, Atatürk'ün yakın bir silah arkadaşı zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına dayanan aşağılık duygusu tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici çevrelere menemenin rövanşının alındığının mesajı verilecektir.

1946 seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia şudur: "Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler..."


Kıyamet kopar...


Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar.

İktidar ise Demokrat Parti'nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy toplamak olduğunu söyler.

Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma komisyonu kurulur.

Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o olay sayesinde sağlanan huzur ortamını, 33 eşkiyanın ülkeye zararlarını, Mustafa Muğlalı'nın ülke sevgisini, hiç dikkate almaz.

Kin ve intikam duyguları içerisinde hareket eder.

Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye, hiçbir bürokrata suç yüklemez.

Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.
Meclis Araştırma komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında emekli olan kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır.

Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil 1948 yılının normal şartlarının havasına göre yürür. Muğlalı Paşa,yargılama boyunca bir Türk komutanına yaraşır şekilde bütün sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz. "Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek suçlu benim" der. Hâkimin "Ya emrinizi yerine getirmeseydiler" sorusuna "O zaman şakileri kendim vururdum." Yanıtını verir.

33 şakinin yok edilmesi sırasında oh diyenler, Muğlalı Paşa'yı takdir edenler, alkışlayanlar, başka bir havanın, başka hesapların insanı olmuşlardır.

Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir.

Mustafa Muğlalı Paşa Atatürk'ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay karşısında parmağını bile kıpırdatmaz.

Ve mahkeme sonucu gerçekten çok hazindir: Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa Muğlalı Paşa "33 masum(!) insanı öldürmek suçundan" idam cezasına çarptırılır....

Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir.

33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur.

Türk yargısının siyasi kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkûmiyet Mustafa Muğlalı içindir. Başka hiçbir kimse ceza almaz...

Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini Türk Askerinin ifadesine tercih etmiştir.

Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı bozar.

İkinci bir mahkeme dönemi başlar ama bu sırada kahraman Türk Ordusu'nun bir neferi olan, bütün ömrünü Türk Yurdu'nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu hazmedemez; bulunduğu cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında vefat eder.

Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı Paşa'nın naaşını Devlet Mezarlığına naklettirdi ve kahraman Türk komutanlarının heykellerinin yer aldığı Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu'na O'nun heykelini diktirdi.

58 yıldan sonra "garp cephesinde yeni bir şey yok".

Şimdi de "PKK artıkları"nın, "çakma haham"ların iftiraları şerefli komutanlarımızın sözlerinden daha değerli bulunuyor.

Alıntıdır









Şu metrisin önü...
Ticaret durmuş!
İçerde borcunu ödeyemediği için yatan binlerce insan.
Tutuklanmayı bekleyen ve ya tutuklanmamak için kaçan binlerce esnaf.
Herkesin gözü Meclis'te beklenen Karşılıksız Çek Yasası'nda.

Bizler sanırım yirmili yaşlarda iken içki olarak Malibu modası vardı. Süt katılarak içiliyordu.
Viskinin ve cinin tahtını sallar olmuştu. Sert ağabeyler bile tatmadan geçemiyorlardı,
Malibu’yu.
Gel zaman git zaman tavernalar yerini türkü barlara bıraktı. Tekrar türkülerimiz moda oldu.
Ama eski tadında değil. Daha bir isyankâr!
Türkülerde TC’ye küfretmek moda oldu.
Et edebildiğin kadar!
Yetmedi, Türkçe küfür etmek sıktı. Modernleşen ve demokratikleşen Türkiye’de yöresel dillerle küfür etme arzusu pekişti ve dile geldi.
Nasılsa demokrasi vardı; yapıştır türküyü. Gitsin gidebildiği kadar.
Artık Malibu yerini Votka ve Enerji içeceğine bırakmıştı.
Çek votkayı, sarıl sazın tellerine, çek zıgıtını, gelsin Şammami…
Halkların kardeşliğinden, açılımlardan dem vurma zamanıydı.
Bir vatanda kaç tane halk oluyorsa?
Gün geldi zamanın hanımefendileri, bu vatanda ekmek yiyenler,su içenler baktılar ki trend denen bir şey var bu diyarda.
Ve bu trend; Kürtçülük edebiyatı yapmak, Kürdistan geyiği, Federal kardeşlik…
Gün geldi “Aman Petrol” parçasını söyleyen bacı kalktı modaya uydu ve Kürtçe parçasını patlattı. Bir anda yaşamından varlığı dahi olmayan gençler tarafından hayran kitlelerine sahip oldu. Tozlanmış raflarda yer alan CD’lerde satışlar görüldü.
Kod adı: “Minik Serçe” olan ve bir zamanlar Halit Kıvanç tarafından duru Türkçesinden dolayı yere göğe sığdırılamayan “Sen Anlama”nın mimarı Sezen Aksu’da durur mu?
O da Kürtçe söylemenin dayanılmaz hafifliğini keşfetti. Yaşasın Kürtçe okuyanlar!
Geçenlerde İlham Gencer’in mahkeme kararıyla “Bozkurt” adını alışını okudum Yeniçağ Gazetesi’nde. Bozkurt İlham Gencer, Bora Gencer’in babası.
İkisi de sözüyle, duruşuyla birer Türk Milliyetçisi.
Türk oğlu Türk.
Ticari kaygıları aşmış, trend peşinde koşmayan gerçek sanatçılar.
Bu Memleketin Evlatları…
Ne diyelim Votka-Enerji karışımını yudumlarken, yarın kimlere kandil mesajı çekeceğinin hesabını yapan, bir taraftan da Kürtçe ezgisini mırıldanan, trend kovalayan sanatçılarımıza, Büyük Üstâd Altemur Kılıç büyüğümün mesajına kulak vermelerini, salık veriyorum.
“süperliği, starlığı” mazide kalmış, “minikliği, serçeliği” kalmamış şarkıcılar zamana uymak için Kürtçe şarkılar söyler oldular…
Kürtlerin Kürtçe konuşmaları ve Kürtçe şarkı söylemeleri iyi de, bu kadınlar neden, şimdi bu şovları yapıyorlar?
Yeni moda -bu- zaman ve zemin, çok müsait!”


Hoşça kalın
Türkçe kalın

Sabih Samur

Prof. Emre Kongar, Cumhuriyet Gazetesi’nde 4 Ağustos Salı günü yazdığı yazıyla bana destek verdi.
Kendisine teşekkür ederim. Yüreklendirici bir yazı yazdı, “unutmayalım” çağrısı yaptı.
Bugün 55 gün oldu.
Belgenin gerçeği bulunamadı.
Sahteyi yazan da yakalanmadı.
Orduya çamur atılmış oldu.
“Kim yazdı sahte belgeyi?”
55 gün önce sorulan bu sorunun cevabını; sivil savcılar arayacaklar, tarayacaklar; çabalayıp uğraşacaklar, her türlü engeli aşarak bulacaklardı.
Bulmak zorundaydılar.
Hepimiz bekliyorduk.
TC ordusunda darbeciler var mıydı? Varsa kimlerdi? Albay Dursun Çiçek ve diğer albaylar, gerçekten Genelkurmay’ın görevli oldukları dairelerinde “iktidar partisi AKP ile Gülen Cemaatini bitirme” adı altında bir darbe planı hazırlamışlar mıydı?
Askeri savcı, 12 gün araştırdı.
Bu belge sahte dedi.
Görev sivil savcılara geçti.
Ülkenin Başbakanı Tayyip Erdoğan da olayı şimdi sivil savcıların araştıracağı, belgenin aslının bulunacağı, davanın peşini bırakmayacakları sözünü verdi.
Bugün 55 gün doldu.
Belgenin gerçeği bulunamadı.
Sahteyi yazan yakalanamadı.
Başbakan da sözünü unuttu.
Belgenin aslını ne arayan, ne soran, ne takip eden kaldı. 55 gün içinde Yüksek Askeri Şûra’nın her yıl yapmakta olduğu “terfi toplantı günü” de çıkıp geldi. Bunun üzerine “yalana dalkavukluk katmayı” gazetecilik, aydın kişi olma, demokrat diye çağırılma sananlar hep bir ağızdan yine yazdılar:
Terfi edemedi!
Albaydı, albay kaldı.
Dursun Çiçek’in albaylıktan, deniz piyade amiralliğine terfi edememesinin nedenini “belge dedikleri sahte kâğıt parçasının altında imzası olmasına” bağladılar.
Yine yalan yazdılar.
Halkı aldattılar.
Albay Çiçek’in rütbe alamamasının nedenini Genelkurmay, internet sitesine bilgi notu olarak koymuş, şunu yazmıştı: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda “sadece 1 adet deniz piyade amiral kadrosu” vardır ve buraya da atama geçen yıl yapıldı.
İktidar yandaşı gazete ve TV’lerde köşe, itibar, mevki, makam ve para bulanların ağızlarında büyüyen yalan lokmasının CIA sosu ile lezzetlendirildiğine, her geçen gün, biraz daha fazla inanıyorum.
Çünkü bugün 55 gün doldu.
Belgenin gerçeği bulunamadı.
Sahteyi yazan yakalanamadı.
Başbakan verdiği sözü unuttu.
Belgenin aslını ne arayan, ne soran, ne takip eden kaldı. Ağızlarında CIA soslu yalan lokması büyüyor!
Unutmayın!
Hep sorun!
Kim yazdı sahte belgeyi?
Rejisor kim?
O rejisör mü şimdi “Kürt ile Türk’ü barıştırma açılımları” yaptırıyor? Bu demokrasi açılımlarını; CIA soslu yalan lokması hazırlayan o rejisör yaptırıyorsa; bu lokmayı ne Kürt yutar, ne Türk! Bu CIA soslu yalan lokmayı; ne Kürt yutmalı, ne Türk!

Necati Doğru
Kaynak : İlk Kurşun Gazetesi

Ayrıştırmak isteyenler

BU ÜLKE ŞU AN YANLIŞ ELLERDE OLABİLİR!
BU ELLER TC'Yİ YÖNETTİĞİNİ ZANNEDEBİLİR!
TC SAHİPSİZ DEĞİL!
BU VATAN SAHİPSİZ DEĞİL!
BU ÜLKEDE DEMOKRATİK SÖYLEMLER ADI ALTINDA;
FEDERATİF YAPILANMA İÇİN TUĞLALAR KOYUP BİNA
İNŞA ETMEYE BU MİLLET İZİN VERMEZ!


KÜRT ÇALIŞTAYI çalışanlarına takdimimdir!
Düşüncemin kayda alınmasını rica ederim.
Zaten kayıtlar da varız ya...


Yürek aynı yürek
Üniforma dolapta hazır!
..................
Tek Vatan
Tek Bayrak dışında beklentisi olanların bilgi ve ilgilerine...
Sabih Samur
......................
Yorum: Ayhan Güneş
Asteğmen Güneş
Ocaklı Karakol Komutanı 1990
Bu can bu VATAN uğruna herzaman feda
Üzerimizden çıkmadı ki o ÜNİFORMA!
Tek VATAN
Tek BAYRAK
Aksini düşünene dar gelecek bu TOPRAK

Ergenekon destanı, adı üstünde destan...
Geçmiş yüzyıllarda, tarihin derinliklerinde, Çin-i Maçin’de yaşanıp ağızdan ağıza tevatürle beslenen bu destan, biz Türkler için önemli mi önemli bir anlam taşıyor...
Neden?..
Çünkü Ergenekon’un bozkurt olduğu üzerine geçmişten bugüne bir fikir birliği var...
Söylenceye göre bir çıkmaza saplanan Türklerin önüne bir bozkurt düşüyor...
Yol gösteriyor...
Daha başka deyişle kurtarıcımız, rehberimiz, kılavuzumuz bozkurt...
Ergenekon yalnız eski zamanlarda Çin-i Maçin’de mi yaşandı?..
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Türklere kim yol gösterdi?..
Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti nasıl kuruldu?..
Atatürk’le ikinci Ergenekon destanını tarihimize yazdık...
Doğrusu ya ulusların destanlara gereksinmesi var dır...
Yalnız biz de değil başka ülkelerde de toplumların geçmişini güzelleştirip insanları bütünleştiren masalsı öykülerin işlevi büyüktür;
bu efsanelerde düş ile gerçek, tarih ile hayat birbirine karışır, kuşaktan kuşağa aktarılan bilincin zincirleme mirasında insanlar birbirlerine bağlanır;
ulusal istenç elle tutulacak kadar somutlaşır, onurlu birlikteliğin gücünde geleceğe dönük el ele yürüyüşün ayak sesleri bugünden duyulur...
Ergenekon’un da Türklerin tarihinde ve bilincindeki işlevi buydu...
Ama, ne oldu?..
Kim Ergenekon’a düşmanlaştı?..
Kim Ergenekon destanını geçmişimizden söküp güncel politikanın pisliğine, rezilliğine, haksızlığına, hırsızlığına alet etmek için yaşadığımız iğrenç tertibi tezgâhladı?..
Ergenekon bugün neyi vurguluyor?..
Bozkurtu mu?..
Tilkiyi mi?..
Çakalı mı?..
Sırtlanı mı?..
Yılanı mı?..
Kertenkeleyi mi?..
El ele, onurlu bir toplum gibi geleceğe yürüyüşü mü?..
Yoksa kutsal İslamı kullanıp Türklüğün köküne kibrit suyu ekmek isteyen bir güruhun Türkiye’yi parçalamak isteyen dış kökenli tezgâhını mı?..
Tarihimize kara çalarak, destanlarımızı kirleterek, hırsızlık, dolandırıcılık, üçkâğıtçılık, sahtekârlık üzerine yükseltilen deniz feneri rejiminin iktidar tezgâhı Türkiye’yi hiçbir yere taşıyamaz, çukura gömer...
Ne kadar kirletip pisletmeye çalışsalar da Ergenekon destanı bugün de ulusun var oluşunda gerekli işlevini yerine getirecektir...

İlhan Selçuk/Cumhuriyet

İnsanların vazgeçilmezleri vardır; tuttuğu takım, kullandığı araba markası, okuduğu günlük gazete gibi.
Gün gelir o vazgeçemediğin, kendini bildin bileli okuduğun ve inandığın gazetenin kaptanının
Senin vatan, bayrak ve devlet anlayışınla ilgili tamamen zıt düşüncelere sahip olduğunu geçte
olsa fark edersin.
Evet, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sn. Ertuğrul Özkök’ten bahsediyorum.
Bizi “İmralı’da Hareket Var” başlıklı yazısıyla aydınlatan Yüce İnsan…
Yüce İnsan Ertuğrul Özkök’ün köşesinden bize ilettiklerine göre;
12 ve ya 19 Ağustos tarihlerinden birinde İmralı’daki konutunda istirahat eden Abdullah Öcalan tarafından 4 bölümden oluşacak bir “Çözüm Planı” , diğer adı ile “yol haritası”
açıklanacakmış.
Eski adı “Terörist başı” olan ama bu adını unutmamız gerektiğini bize hatırlatan Ertuğrul’a göre, Yol Haritası Sunucusu Abdullah Öcalan, Avukatlarının anlattığına göre bu güne kadar 1.000’e yakın kitap okumuş.
Bunlar arasında Hegel ve Derida gibi düşünürler de varmış.
Sağlık durumu iyiymiş.
Devrimci testislerinde prostat sorunu ve kulaklarında çınlama varmış.
Günde bir saat havalandırmaya çıkma hakkına sahipmiş.
Ancak çıktığı avlu çok darmış.
Duvarları çok yüksek olduğu için sadece biraz gökyüzünü görebiliyormuş.
Kaldığı bölmede küçük bir pencere varmış.
Ancak bu pencere de havalandırmaya bakıyormuş.
Yahu inanın kahrımdan bir büyük şarap açıp Ertuğrul’u da karşıma alıp Abdullah’a olan üzüntümden içeceğim.
Ah be sevgili Apocan kimler koydu seni oralara? Neden koydular?
Biz ne unutkan milletiz? Hatırlayamıyorum!
30–35 bin şehitten bahsediyorlar, herhalde onlar intihar filan etti yani senle alakası yok sanırım.
Az kalsın bu devlet seni yanlışlıkla asıp kahraman yapacaktı.
Sonra birileri, seni gününde açılmak üzere İmralı adlı kutuya koydu. Şimdi gününün geldiğini düşünenler seni bu kutudan çıkararak Nobel ödülü de alacak olan bir Özgürlük Savaşçısı yarattıklarını düşünüyorlar.
Ertuğrul diyor ki;
Ben Öcalan’ın yaptığı açıklamayı merakla bekliyorum.
Çünkü hâlâ şuna inanıyorum.
Kürt sorununun çözümünde onun çok önemli bir rolü vardır.
Türkiye’nin bugüne kadar Öcalan’la gerçekçi bir ilişki kurmaya çalışmamasını tarihi bir yanlışlık olarak görüyorum.
Biliyorum şehitlerin, gazilerin acısını unutmak, unutulmasını istemek insanın içine sindirebileceği bir duygu değil.
Ama “hatırlamakla” “unutmamak” arasında çok önemli bir fark var.
Acıları hatırlayalım, ama bazı şeyleri de unutalım
.”
Bu beyin yıkama propagandasından etkilenebilecek Türk Evladı olduğunu zannetmiyorum.
Türkiye, Ertuğrul Özkök’e rağmen ve aynen başında bulunduğu Hürriyet Gazetesi’nin logosunun hemen sol tarafında yer alan spotta belirtildiği gibi Türklerindir.
“Türkiye Türklerindir”.
Bu Türkler ki şu an yapılan ve yapılmak istenen her türlü tezgâhın farkındadırlar.

Amerika’nın BOP adı altında uygulamaya çalıştığı ve sahibinin sesi sıfatıyla Terörist başı ve bebek katili Aponun ağzı ile önümüze konulacak olan çözümün kibar adı “DEMOKRATİK ÖZERKLİK”tir.
Yeni Osmanlılar gazı ile sanki Ortadoğu’da daha güçlü ve büyük bir Türkiye hayali önümüze koyulurken, perdenin arkasında ise “Birleşik Kürdistan Cumhuriyeti” yatmaktadır.
Bunu temel taşı ise Özerklik ve Federal yapılanmadan geçmektedir.
Özetle Sevgili Ertuğrul Özkök bu vatan sahipsiz değil ve bu vatanın sahipleri uyumuyorlar.
Eğer TC bir vatan haininden medet umuyor gösterilmeye çalışılıyorsa ve birileri bunun basın sözcülüğünü yapıyorsa, TC’nin gerekli birimleri devreye girecektir.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Saygılarımla
Sabih Samur

Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…

“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi.

Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.

Faruk,
"Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya."
diyor.

Teşekkürler,
Facebook Ekibi”

Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur

Saadet Partisi, Müslüman Doğu Türkistan halkına uygulanan katliam ve zulmü protesto etmek için 12 Temmuz Pazar günü Saat 17:00’de Çağlayan Meydanında, Doğu Türkistan Vakıf ve Dernekleri ile sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla,
“DOĞU TÜRKİSTANA DESTEK, ÇİN ZULMÜNÜ TEL’İN MİTİNGİ” yapacaktır.

Bütün vatandaşları mitinge katılmaya ve Doğu Türkistan Halkına destek vermeye davet etmektedir.

Vahşet Doğu Türkistan’da
Acısı yüreğimizde …

Kaynak: Mustafa EROL (mustafaeroll2008@gmail.com) adına yenidenturkiyem@googlegroups.com


Güne her uyandığımda, dünya gündeminde değişik bir durumla karşılaşıyorum.
Zalimlik, insanlık dışı yapılan olaylar bu sefer de Çin'de cereyan ediyor. Ancak haber Türk-i Cumhuriyetlerinde daha güçlü duyuluyor. Maalesef İnsan Hakları ve dünya devletleri Doğu Türkistan davasına oldukça uzak kalmakla yetiniyor. Bu insanlık suçuna her nedense Müslüman-Türk aleminde hunharca, alçakça uygulanmaya devam ediliyor. Doğu Türkistan'da uygulanan soykırım beni derinden yaralayıp, derinden üzdü sevgili okurlar. Endişe içinde tv, radyo, İnternette takip ediyorum. Daha evvel Filistin,Bosna Kosova,Irak. Şimdi ise daha evvelden soykırıma mağdur kalan ve dünya basınında yer bulmayan, toprakları gasp edilen Doğru Türkistan'a kulak vermek, el vermek, yürek vermek gerekiyor.
Şimdi Dünya acaba? biz sözde Kürdistan federe devletini tanımadığımız için midir nedir? Doğu Türkistan'a kulak kesilmiyor, anlamak gerekli, meseleyi özünden kavramak gerek. Doğru Türkistan’da Genç, ihtiyar, yaşlı, kadın demeden katledilmekte, bunun adı savaş mı yoksa soykırım mı sorarım sizlere sevgili dostlar. Onlara göre savaş ama mazlum Müslümanları katletmek, soykırıma uğratmak, nasıl bir savaş ben bunu anlayamıyorum…
Sonuç olarak bütün Türk siyasetçilerini, Türk Halkını, dernek, vakıf, yaza,r çizer,vicdanlı insanları, toplum mühendislerini, bu kanı durdurmak adına Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi adına sağ duyuya çağırıyorum. Necip Türk Halkını ve (Türk aydınlarını) sömürgeci Çin mallarına ambargo koyma noktasında birlikte hareket etmeye çağırıyorum. Çağrımız Türk İslam birliğine, dirilişedir. Bu kanı durdurmazsak yarın,hiç acımadan katledilen kandaşlarımızın kan kardeşlerimizin durumuna düşeceğimizden endişe ederim. Bu anlamda sayın başbakanımızdan çok samimi ve ciddi anlamda çıkışlar beklemekte ve bir “one minute” daha duymak istemekteyiz.
Kimimiz internette facebookta, kimimiz msnde, kimimiz haber sitelerinde, kimimiz kahvede, kimimiz camide, kimimiz dışarıda, arkadaş ortamlarında bu sıkıntılarımızı,
Doğu Türkistan davamızı anlatmakla yükümlü olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
Artık öbek öbek olmaktan vazgeçip bir bütün olma zamanı gelmiş geçmiştir sevgili arkadaşlar. Türk birliğine ne kadar ihtiyacımız olduğunu, bunun sancılarını dünyanın dört bir yanından görsel biçimde görmekteyiz.

Arkadaşlar yapılan soykırımı kınama noktasında bir protesto gerçekleştirilecektir. Bana gelen iletiyi sizinle paylaşıp yazımı bu anlamda noktalamak istiyorum..
Sağlıcakla, mutlu kalın, ancak duyarsız tepkisiz kalmayın...

Cuma Beyazıt Camisinde Protesto İSTANBUL, 10 TEMMUZ CUMA BEYAZIT CAMİİ CUMA NAMAZI ÇIKIŞI BEYAZIT MEYDANINDA DOĞU TÜRKİSTAN DERNEĞİNİN DÜZELEMİŞ OLDUĞU PROTESTO EYLEMİNİ TÜM HALKIMIZ DAVETLİDİR!!!

Bir millet unutuldu, Kızıl Çin’de.Bu yara durmaz, kanar içimde.Dünya, gözünü açsın da görsün.Doğu Türkistan, hangi biçimde?

yasinkaragozlu@hotmail.com

Yazan: Sami Çaycoşar
Yeni Alanya Gazetesi




Sabih Samur’un 55 yaşla ilgili yazısını okuyunca çok duygulandım. Bu vesileyle, gavurcasının çok iyi olduğunu, çok daha önemlisi Montaigne’nin “Denemeler” eseri gibi dünya klasiklerini de okuduğunu öğrenip çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Oğlu Yiğit’ten sonra Defne’si dünyaya gelip ikinci defa baba olunca, belli bir sorumluluk duygusu içinde, ileriye dönük kaygılar duymaya başlayıp, hepimiz gibi o da bir sürü konuda olduğu gibi, kendi ömrü ile ilgili olarak yaşam sürecine bir sınır çizmeye kalkıp, 55 yaşa bir nokta koyma saçmalığını sergilemiş!
Bunu hangi koşullarda niçin yaptığını bilmemiz mümkün değil ama belli dönemlerde hepimiz, eşimize ya da çocuklarımıza kapris yapma, kendimizi ne kadar sevip sevmediklerini anlama adına, öleceğimizden söz ederek, onların tepkisini ölçmeye kalkarak, kendi kendimizi tatmine çalışırız.
Sanırım Sayın Samur da böyle bir cinlik içine girmiş! Yazılarının içeriğinden de anlaşıldığı üzere Sayın Samur, oldukça inançlı ve muhafazakar birisi olduğundan, ikinci çocuğu dünyaya gelince, biraz daha hayata sarılmak zorunda olduğunu düşünerek, geçmişte kendisine biçmeye kalktığı yaşı yeterli bulmayıp, içinden geçirdiği 55 yaş düşüncesini, Yaradan’ın yerine getireceği korkusuyla, Kur’an’dan bazı ayetleri örnek göstererek, kaderin değişmeyeceğini, kendisine biçilen ömrün de ne uzamasının ne de kısalmasının mümkün olmadığını ortaya koyarak, bir bakıma, 55 yaş saptamasına, Allah’ın itibar etmemesi dileğinde bulunmuş gibi bir izlenim edindim. Hani bazen belli bir kızgınlıkla, ona buna hatta sevdiklerimize beddua eder sonra da, aklımız başımıza gelince, bu bedduadan vazgeçeriz ya!
Sayın Samur’da böyle bir anlayış içinde, 55 yaşın kendisi için yeterli olmadığını, çocuklarının mürüvvetini görebilmek için, biraz daha uzun bir süre talebinde bulunuyor gibi geldi bana!
Sayın Samur kırklı yaşlarda olmalı! Bu yaşlar andropoz, hatta yaşlanma ve ölüm korkusunun tavan yaptığı dönemler. Gençliğimizde ölüm aklımızın ucundan bile geçmez. Öğrendiğimiz her şeye balıklama dalar, her şeyi bildiğimizi sanırız. Kırklı yaşlardan sonra ölümü hatırlamaya, öğrendiklerimizin de doğru ya da yanlış olduğunu anlamaya başlarız.
İnsan gençliğinde, ne yaşlanma ne de ölüm korkusu yaşar! Genç beyinlerin ayaklarının yere basmadığı, havalarda uçtuğu dönemlerde, kırkın üzerindeki yakınlarını gidici gibi görmeleri, bir bakıma, kendilerine ve gençliklerine olan güvenden hatta belli bir bencillik kompleksinden kaynaklanıyor olabilir! Ama insan yaşlandıkça, kırkın üzerindeki yaşta olan insanların hiç de öyle acınacak bir durumda olmasalar da, bir ömür denen o kısacık sürecin hızla sonuna yaklaşıldığı anlaşıldığındandır ki, ölüm korkusu yavaş, yavaş insanın benliğini sarmaya başlar. Aslında, insanın en dinamik ve de verimli dönemi, otuz beş yaşlarından başlayıp, yetmişli yaşlara kadar uzanan bir dönemi kapsar. Tabii bu sağlıklı bir bünyeye sahip olan insanlar için geçerli. Sağlıksız bir bireyin yaşı ne olursa olsun, zaten mutlu olması mümkün değildir! Bu yüzden de, sürekli demiyor muyuz “Her şeyin başı sağlık.”
Ben, insan için, en verimli çağı 35 yaşında başlatıp, yetmişlerde bitirirken, yaşımın 68 olması ve bu süreci her boyutuyla doya, doya yaşamamdan kaynaklanıyor. Sonrasını henüz denemediğimden, “Yaş yetmiş iş bitmiş.” sözünün de etkisiyle olacak, verimliliği yetmiş yaşla sınırlandırarak bir bakıma kendime de haksızlık yapmış olabilirim!
Aslında yetmiş yaş sonrasını da, Altemur ustaya sormak gerekir.
Benim tanıdığım ve gözlediğim kadarıyla Altemur usta seksenli yaşlarda da her bakımdan çok aktif ve dinamikti. Seksen sonrası pek görüşemediğimiz için, bu konuda bir tahmin yürütmem mümkün değil ama, inşallah, doksan yaşına merdiven dayayan Usta hala taş gibidir..
Bunu bütün benliğimle istememin nedeni, onu çok düşündüğümden değil, ben de merdiveni yani çıtayı 90 yaşlarına dayama gayretinde olduğumdan, böyle bir temennide bulundum!
Benim pederin doksanı da solladığı halde, hala yeni bir hanım arayışına girmesi, beni sevindirmekten çok endişeye sevk ediyor!
Babamın biraz çizgi dışına çıktığı kanısındayım.Bu çizgi dışına çıkıştan endişe etmemin nedeni, aynı performansı sergilemek güzel de, performansı sergileyecek alan bulmadaki zorluk...
Bizim pederi teneşir bile paklayamaz gibi geliyor bana!.
Arkasından konuştuğumu falan sanmayın, bana “Beni ever” dediğinde, aynı şeyleri yüzüne karşı söyledim. “Gözünü toprak doyursun” dedim.
Babam epeyce hanım eskitti. Legal olarak dört, illegal olarak sayının kaça vardığını ise benim bilmem mümkün değil!
Şair 35 yaşı yolun yarısı olarak değerlendirmiş.
Bir bakma bu tespit doğru gibi gözükse de, ömür giderek uzadığına göre, yolun yarısı kırkı solladı gibi!
Kadınlar belli yaşa gelince menopoza girerler. Yani, hormonlar sıfırı tüketir.
Erkeklerin ise, andropoz döneminden söz edilse de hormonların yok olması söz konusu olmuyor ama, bedenin önemli bölümlerinde belli erozyonların başladığını herkes bilir. Özellikle de bizim yaşa gelmiş olanlar!
İnsan bedenindeki bütün yapılar belli bir yaşa kadar kendini sürekli geliştirip yenilerken, beli yaştan sonra tüm yapılarda belli deformasyonlar ve çöküntülerle birlikte bir geriye gidiş var.
Doğum ve ölüm arası bu ince ve de kısa süreçten herkes bir biçimde geçmekte.Kimi çok kısa bir dönem, kimi de uzun yıllar bu dünya ile iç içe oluyor.
40’lı yaşlarda 50-55, 50-55 yaşlarına geldiğimizde de, 70-80 yaşlarına kadar yaşayıp yaşayamayacağımızı sorgulamaya başlarız!
Ölümle ilgili olarak sayın Samur bazı surelerdeki ayetlerden söz etmiş.Ben de, Ali İmran suresi 145. ayet. Nisa 78, En’am 2, Yunus 49, Hicr 23, Nahi 70, Enbiya 30, Anhebut 57, Secde 11, Zümer 42, Duhan 8, Kaort 19, Yakıa 60-61, Münafikun 11, Mülk 2, Kıyamet 26, Zuner 42 ve Nebe suresinin 9. ayetinde Allah’ın biçtiği ömrün uazalıp kısalmayacağı hatta hiç dışarı çıkmayıp, bir kaleye kapansan bile ecelin gelip seni bulacağı net bir biçimde yazıyor. ( Nihayet İlahiyatçıların alanına da el attık!)
Ama İslam dininde eceli kaza, eceli müsemma diye de bir şey var.Çok daha önemlisi, kader konusu, mezhep farklılıklarına da neden olmuş. Kaderi mezhebine mensup olanlar, eğer her şeyi Allah yazdıysa, yaptıklarımızdan biz sorumlu olmayız derlerken, Suniler ise, Levhi Mahvuz’dan yola çıkarak, yazılanlar bizim ne yapacağımızı göstermez. Allah bizim yaşamımız boyunca ne yapacağımızı bildiğinden oraya yazmıştır.
Örneğin, Takvimler Ay’ın şu tarihte ve saatte tutulacağını yazar.Ay takvim yazdığı için mi tutuluyor, yoksa Ay’ın tutulacağı saat ve gün bilindiğinden mi takvime yazıyor?
Tabii ki Ay tutulacağı için takvim yazıyor.
Allah’da her şeye kadir olduğuna göre, dünyada bizim ne haltlar karıştıracağımızı bildiğinden, alnımıza o yazıyı yazmış.
Ben de kaderi bu şekilde yorumlayanlardanım.
Özetle, Sayın Samur ömrünün en verimli çağını, hiç ölmeyecek gibi geçirip, hem dünyalı hem de iyi bir insan olmaya çalışıp, bilgi küpünü biraz daha doldurma gayretini sürdürse, bana göre çok daha mutlu olur gibi geliyor.
Sayın Samur’a, eşi ve çocuklarıyla birlikte, nice uzun yıllar, sağlıklı ve mutlu bir biçimde, bir arada yaşamalarını ve bizim gibi dinozorların torunlarıyla yaşadığı gibi yaşamasını en içten duygularla temenni ediyorum.
Özel not: Sayın Samur, kendi yazısından yola çıkarak, kendi adını da kullanarak, biraz mizah, biraz felsefe ağırlıklı yazımdan dolayı inşallah bana kırılmamıştır...

Kimden: AİTEMUR KIİIÇ (altemurkilic@ttmail.com)
Gönderme tarihi: 21 Haziran 2009 Pazar 07:20:34
Kime: sabihsamur735@hotmail.com


yazdıklarınız bana cesaret veriyor sevgili ikiz kardeşim

----- Original Message -----
From: sabihsamur735@hotmail.com
To: altemurkilic@ttmail.com
Cc: Yeniçağ Gazetesi
Sent: Sunday, June 21, 2009 12:29 AM
Subject: sabih samur kullanıcısının yazdığı yorum

Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum. Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin.
Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...
Sabih Samur
www.kirmizi-beyaz.blogspot.com

“Belge” konusu tıpkı “Ergenekon” davası gibi ve bu davayla birlikte, iddianamedeki kayıtlar, delil diye konulanlar “sahtedir-değildir” safhasını çoktan aştı, T.C. ve TSK için bir ölüm-kalım meselesi oldu; Ya “bizler”, Atatürk’ün Cumhuriyetini korumaya ant içmiş olanlar, ya da “onlar”, bu Cumhuriyeti yıkmak Orta Çağlara geri götürmek isteyen tüm şer kuvvetleri!...
Tuhaf olmaktan da öte akılları zorlayan bir şey var: Atatürk Cumhuriyetini korumaya ant içenleri, O’nun Cumhuriyetini yıkmaya ahdetmiş olanlar suçluyor ve yargılıyorlar... Bu, gözleri dönmüş “delilerin”, tımarhane haline getirdikleri ülkeyi ele geçirmeleri gibi bir fars, bir komedi değilse nedir?
“Genç Subayların” rahatsız oldukları söyleniyor... Gerçeği, neden gizlemeli.
Evet, sadece gençler değil bütün muvazzaf- emekli -yedeksubay ve askerler, hem de çok rahatsızlar! Ben, ölümün eşiğinde, yaşlı bir yedek subayım ve tarifsiz acılar içindeyim; Cumhuriyetin, bir “şeytan üçgeni” içinde, göz göre göre yutulmakta olduğunu gördükçe, uykularım kaçıyor, kâbuslarımda Mustafa Kemal’den ve babamdan, amcamdan fırça yiyorum; “Bu memleketi, bu hainlere iç ve dış düşmanların ellerine düşsün diye mi kurtardık?
Cumhuriyeti sağdan, soldan, birileri kendi bilmem kaçıncı Cumhuriyetlerini kursunlar diye mi kurduk?” diyesiler... Dramatize etmiyorum, aynen böyle!
Ordu düşmanları
TSK’ya, kendi ordularına düşman olanlar, her yeri her kesimi ve kurumu sarmışlar. TV programlarını işgal etmişler; Orduya ve Komutanlarına, boyuna kin kusuyorlar. Çok merak ediyorum; bu sönmez kinin sebebi ne? İnsan, kendi ordusuna neden, bu kadar husumet besler? Genetik mi? “Entel şıklık” modası gereği mi? Bazılarının babaları, büyük babaları askermiş; acaba bunun için mi karmaşık hisler duyuyorlar? “12 Mart-12 Eylül” hatıraları mı tepiyor? Ben bunların daha kötüsünü yaşadım ama kendi orduma düşman olmadım!
Bu, Türk Ordusu düşmanlarını temsil eden bir Ali Bayramoğlu var. “Belge” patlak verdikten sonra, daha fazla kin kusmak fırsatını buldu... Son yazılarının şu başlıklarına bakın:
“Asker ya değişecek ya değişecek- Başbuğ istifa etmeli-Askerin rengi açılıyor.”
Pekâlâ; Asker nasıl değişecek veya değiştirilecek? Fatih Altaylı cevabı, tabii cinasla veriyor: “Yapacak tek bir şey var. Silahlı kuvvetleri toptan kovalım... Genelkurmay Başkanı’ndan, yeni mezun teğmenine kadar tümünün işine son verelim!”
Bu, kara mizah değil. Bu adamlar gerçekten Ordudan ve komutanlarından kurtulmak isterler ve TSK’yı lağvedip yerine kendi işlerine yarayacak “lejyoner” veya “gurka” bir Asakir-i mensura, bir “Nizam-ı atika” ordusu kurmayı çok isterler... “Nizam-ı cedit”, yeni tarz demek. “Nizam-ı Atika”da, eski-geri nizam demek... İran’da bu yapıldı. İran generalleri, irtica çiçekleri, gözleri önünde büyürken fark etmediler ve işte bugünkü İran ordusu bambaşka. Komutanları top sakallı bir ordu! Şimdi İran halkının çoğunluğu, bu generallerden ve rejimden, kurtulmak için mücadele ediyorlar!
Evet; şimdi “Durum”, belgenin sahte olup olmadığı meselesini, çoktan aştı. Sahte veya tahrif edildiği, bilimsel olarak tespit edilse bile, inanmayacaklar, kulplar takacaklar... Zaten bunun işaretlerini de veriyorlar!
Dobra dobra sorarım; bugün, TC’ye karşı laik-üniter ulus devlete, Atatürk’e karşı gittikçe artan bir tehlike var mı yok mu? Ve bu tehdit ve tehlikelere karşı önlemler almak TSK’nın Genelkurmayının, yasal görevi değil mi? Ve Orduyu bu görevi yapamaz hale getirmiyorlar mı? Öyleyse ne yapmalı? Asker, bu “çoğunluk tramvayı demokrasisine”, “sizin-bizim” diye bölünmüş yargıya güvenip alanı, boyuna kıvıran politikacılara bırakıp, “kışlasında yan gelip yatmalı mı?” Belki akademik olarak öyle, ama ya gerçekte? Eğer askerler, tehditler karşısında, görevlerini ihmal etmişlerse, o zaman görevlerini, ihmal ettikleri için, cezalandırılmaları gerekir.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi, Altemur Kılıç

Sabih Samur Yorumu: Altemur Kılıç'ı ruh ikizim olarak görüyorum.Düşünceler birebir bu kadar mı örtüşür? Allah kendisine sağlık dolu nice seneler versin. Örnek alabileceğimiz, dönek ve kaypak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen sayılı insanlardan biri...
Bazı aptallar bu yazıyı darbe çığırtkanlığı olarak yorumlayabilirler, o onların aptallığıdır.
Burada bu vatanı korumak ve kollamak için yemin etmiş bir yedek subayın vatan sevgisi yatıyor.
Anlayana...

Binlerle ifade edilen, karşılıksız çekten sanık durumunda olan esnaf, tüccar, işadamı…
Kulağı TBMM’de, çıkacak olan yasayı bekleye dursun, günler su gibi akıp geçiyor.
Geçen Kurban Bayramı’na çıkar denen yasa, Haziran 2009 sonu mutlaka çıkacak söylem ve öngörülerini de geri de bıraktı.
Erzurumlu Ahmet adlı arkadaşımızdan bugün aldığımız sözde istihbarata göre; ölüm kalım olmadığı sürece, adı geçen yasa kısmetse Meclis açılır açılmaz gündeme alınacakmış.
Mış mış mış…
Ateş düştüğü yeri yakıyor! Çeki suiistimal ederek kullanan, art niyetli kişileri ayrı tutarsak,
Mevcut piyasa koşulları ve global krizinde etkisi ile çeki yazılarak mağdur duruma düşen ve dolayısıyla çeki verdiği kişileri de silsile yolu ile mağdur eden kişiler, dört göz ile bu yasayı bekliyorlar.
Neden bekliyorlar? Tutuklanıp, hapis yatmamak için.
Çünkü mevcut yasaya göre, örneğin 5.000 TL’lik bir çekin yazıldıysa ve bu rakamı ödeyemiyorsan günlüğü 100 TL’den cezaevinde 50 gün yatarak devlete olan borcunu ödüyorsun. Şahsa veya firmaya olan borcun ise duruyor ve icra takibi yolu açık.
Hâl böyle iken sen yattığınla, karşı taraf parasını alamadığıyla kalıyor.
Yeni yasa ise hapis cezası yerine para cezası getiriyor. Burada bir caydırıcılık söz konusu.
Tüccar olarak iş yapmaya devam edip para kazanarak borcunu ödemen olası.
Cezaevinde yatarak ise ancak kantine ödeme yaparsın ihtiyaçlarını karşılamak için.
Umarım Erzurumlu Ahmet’in istihbaratı doğru çıkar da bu memleketin esnafı tekrar işinin gücünün başına geçerek tekrar üretime katkıda bulunur.
Diğer taraftan alacak-verecek ilişkilerinde eski de KADI dediğimiz olgu bugün yerini
BARTER denen kısaca takas anlamına gelen sisteme bırakmaya başladı.
Barter , üye firmaların bir araya gelerek oluşturduğu bir pazardır. Kelime anlamı ile barter takas demektir. Satın alınan mal ve hizmetin bedelinin üretilen mal ve hizmet ile ödendiği bir finans ve ticaret sistemidir; Finansal Takas olarak da adlandırılabilir. Barter Sistemi , barter pazarını oluşturan firmaların arzları ve talepleri ile işler. Barter Sistemi ile çalışan bir firma, Barter Sisteminden satın aldığı malların ve hizmetlerin bedelini, ürettiği veya ticaretini yaptığı ürünleri Barter pazarında satarak öder. Barter pazarına ürün satan firma, bedelini, Barter pazarında satışa sunulmuş mallar ve hizmetler listesinden istediğini satın alarak tahsil eder. Barter Sistemi, üye firmaların arzlarının satışı ve taleplerinin karşılanması esasına göre çalışır. Derinliği ve genişliği çalıştıkça artan bir Ortak Pazardır.
Bugün piyasada Milyon TL’lerle ifade edilen borco olan firmalar Barter Sistemine dahil olup, borçlarını Barter üzerinden ödeyerek önlerini açmakta tabiri caiz ise hayata yeniden başlamaktadırlar.
Sıkıntıyı veren Allah çözümünü de vermektedir.
Herkese borcunu ödeyebilmesi için önce Allah’tan rızk temenni ediyor, sonrasında ise tutuksuz, özgür bir ortamda çalışarak bol kazançlar diliyorum.
Sabih Samur

Kredi Kartlarına AF Geliyor!

Gönderen SABİH SAMUR | 12:09 ÖÖ | , | 0 yorum »



Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 31 Mayıs 2009 tarihi itibariyle ödeme ihtarı çekilmiş, icra takibi başlatılmış ya da bankalarca takibe alınmış kredi kartı borçları için yeni bir ödeme planının uygulamaya konulacağını bildirdi.


Babacan, düzenlediği basın toplantısında, kredi kartının bir nakit kullanım ve ödeme aracı olduğunu, bu kartların borcu borçla çevirme ve borcu öteleme aracı olmadığını belirtti.


Kredi kartı kullanımının daha da yaygınlaşmasının genel ekonomik çerçevede uygun olacağını ve bu doğrultuda kart kullanımını teşvik ettiklerini kaydeden Babacan, ''Kredi kartlarının daha rasyonel kullanımını sağlayacak uygulamaları hayata geçirmek ve takipteki kredi kartı sorununa çözüm getirmek için yeni düzenlemelere ihtiyaç var'' dedi.


Bu çerçevede yeni bir düzenlemeye gidileceğini ifade eden Babacan, kredi kartı borçlarına yeni bir ödeme planı getiren düzenlemeden 874 bin 657 vatandaşın yararlanacağını söyledi. Babacan, 30 Nisan 2009 itibariyle 874 bin 657 kişinin kullandığı 1 milyon 301 bin 302 kredi kartında tahsili gecikmiş ve takibe alınmış kredi miktarının 3 milyar 107 milyon lira olarak belirlendiğini vurguladı.


Babacan'ın kredi kartları ile düzenlemeler konusunda şöyle konuştu: “Tüketici kredilerinde kart faizi en yüksek faize sahip. Bir konut, bir taşıt kredisinde çok daha düşük faizler söz konusu. Vatandaşların ihtiyaç kredisi sistemine yönelmesini öneriyorum. Oradaki faiz oranları kredi kartı faizine oranla çok daha düşük. Kredi kartlarıyla ilgili üç önemli ayak var. Düzenlemeyle kart veren kuruluşlar yıllık kart kullanım bedelini 3.500 liraya kadar olan kartlarda 35 lira, 3500 ve daha fazla olan kartlar için limitin yüzde 1'ini geçmeyecek şekilde belirleyecekler. Kart hamili iptal ettirmek istediği zaman borcunu 90 gün içinde ödemek kaydıyla iptal edebilecek. Asgari ödeme tutarını yüzde 30'a kadar artırmaya ve yüzde 10'a kadar azaltmaya BDDK yetkili olacak. Şu an bu oran yüzde 20. 31 Mayıs 2009 tarihi itibariyle ödeme ihtarı çekilmiş, icra takibi başlamış ya da banka tarafından takibe uğramış kredi kartı borçları için yeni bir ödeme planı uygulanacak. Kanun çıktıktan sonra 60 gün içinde bu imkandan yararlanabilecekler. 31 Mayıs 2009 tarihine kadar geçen sürede ödemeye esas borç tutarı hesaplanacak. Ödemeye esas borcun 30 gün içinde ödenmesi durumunda herhangi bir faiz hesaplanmayacak. Taksitle ödeme olursa borcun tutarı 6 aylık vade için 1,04, 12 ay için 1,28 katsayıyla çarpılacak. Oranlar belirlenirken tüketici kredi faiz oranlarına yakın oranlar alınarak ödeme sıkıntısına girilmesi engellenecek."


Saadet Partisi lideri Numan Kurtulmuş, Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin yap-işlet-devret yöntemiyle yabancıların kullanımına açılmasına sert tepki gösterdi.

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, partisinin İstanbul İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında, mayınlı arazilerin temizlenmesi konusunda çıkartılan kanunu eleştirdi.

Kurtulmuş, mayınlı arazilerin temizlenmesi ile ilgili TBMM Başkanı Köksal Toptan’ı ziyaret ederek konu hakkındaki görüşlerini paylaştıklarını belirterek, “Hükümet, kendi topraklarından 650 bin dönümlük bir kısmı 44 yıllığına başka ülkelerden gelecek firmalara açarak ihale edeceğimiz bir konuyu, hiç tartıştırmadan gündeme getirdi.

Parlamentoda yapılan muhalefet ve bizim yapmış olduğumuz yüksek sesli ve ölçülü muhalefet sonucunda da hükümet geri adım atmak durumunda kaldı” dedi.

Siyonizme karşıyız

Şanlıurfa’da yaptıkları mitingden de bahseden Kurtulmuş, şunları söyledi: “Sayın Ahmet Eşref Fakıbaba’nın dediği bir şey var: Sınır topraklarını vermek bir evin yatak odasının camını kiraya vermek gibidir. Bu iş bu kadar net tartışılırken Milli Savunma Bakanlığından daha açık ve net ifadeler beklerdik. Kamuoyu bir açıklama beklemektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin böyle bir iş için elinde teknik yeterliliği yok mudur? Kamuoyunun aydınlatılması gerekmektedir.” Kurtulmuş, bir gazetecinin “Erbakan ile aranızda herhangi bir anlaşmazlık var mı?” sorusuna ise şu karşılığı verdi: “Erbakan’ın bizlerle arasındaki ilişki sadece resmi ilişkiden ibaret değildir, bir fikir, gönül ilişkisi vardır. Benim yaşım kadar siyaset yapmış bir değerden istifade etmek akıllı siyasetin gereğidir ancak 26 Ekim 2008’den bu yana Erbakan, hiçbir konuda ima yoluyla da olsa ’bu konu da şöyle olsa daha iyi olur’ şeklinde en ufak söz dahi söylememiştir.”

Gül: Dosya henüz önüme gelmedi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, mayınlı arazilerin temizlenmesine ilişkin 5903 sayılı kanunun Cumhurbaşkanlığı hukuk bürosu tarafından incelenmesinin sürdürdüğünü söyledi. Gül, “İşin siyasi yanı ayrı. Bir de teknik yanı vardır. Anayasamıza olan uygunluğu... Bütün bunlar değerlendirilmektedir. Değerlendirilince benim önüme gelecektir, henüz o bitmemiştir. Dosya henüz önüme gelmedi benim” dedi.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

Bizi yönetenler veya şimdilik yönettiğini zannedenler!
Vatan toprağındaki mayınları kime temizletsek diye düşüne dursunlar,birileri hem meclisten hem meclis dışından güzel gelişmeler müjdesi vererek,adeta Federasyona doğru dikensiz bir gül bahçesinde yürüdüklerini zannederken, bizde boş durmayalım, bu ortama fon müziği tadında bir şiir dinletisi arz edelim istedik.
Selamlar
Sabih Samur

Bu Vatan Bizim

Burası Türkiye, biz de Türk'üz, Türk!
Bu memleket bizim, bu vatan bizim,
Bu toprakta doğduk, burda büyüdük,
Bu memleket bizim, bu vatan bizim.

...

Laz' da benim, Çerkez' de ben, Kürt' te ben,
Bunlar aza, bunlar el kol, Türk beden,
Ağzı olan konuşmasın bilmeden,
Bu memleket bizim, bu vatan bizim.

...

Kimse şaşırmasın, kimse şaşmasın,
Bağrımda barınan yılanlaşmasın,
Türkiye' de Türk' ün sabrı taşmasın,
Bu memleket bizim, bu vatan bizim.

...

Ozan Arif


Yargıtay, dinlemeye elverişli suçlarda, sanıkların telefon görüşmelerinden elde edilen bilgilerin maddi kanıtlarla desteklenmemesi halinde ”belirti kanıtlarını” cezalandırma için yeterli bulmadı.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 11 sanık hakkında ‘’suç işlemek için örgüt kurma, örgüte üye olma, yardımda bulunma, parada sahtecilik, kıymetli damgada sahtecilik, mühürde sahtecilik, belgede sahtecilik” suçlarından verilen hapis cezalarının temyiz incelemesinde, son günlerde tartışılan telefon dinleme kayıtlarının hangi durumlarda delil olarak kullanılacağına ilişkin tespitlerde bulundu.

Daire, 3 sanık hakkındaki temyiz incelemesini yaparken, dosya içeriğine göre bu sanıklar hakkında mahkeme kararıyla dinlemeye elverişli suçlardan dinleme yapıldığına işaret etti.Kararda, şöyle denildi:

”Bu sanıkların yaptıkları telefon görüşmelerinden elde edilen bilgilere ilişkin maddi kanıtlarla desteklenmeyen belirti kanıtların cezalandırılmalarına yeterli kesin ve inandırıcı olmaması, sanıkların üzerlerinde ve evlerinde yapılan aramalarda herhangi bir suç unsuruna rastlanmaması karşısında, sanıklar hakkında beraat yerine mahkumiyet kararı verilmesi hükmün bozulmasını gerektirmiştir.”

Yargıtay kaynakları, karardaki ”belirti kanıt” ifadesiyle ‘’sanığın ikrarına dayanmayan, maddi niteliği olmayan” kanıtların kastedildiğini bildirdi.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, daha önce de ”içeriği maddi bulgularla desteklenemeyen telefon görüşmelerine dayalı iletişim kayıtlarını” delil olarak kabul etmemişti.

Rahmi TURAN rturan@hurriyet.com.tr

HALEN Güneydoğu’da yüzbaşı olarak görev yaptığını belirten bir asker okurumdan her satırı acı dolu bir mektup aldım. "Kürt sorununda tarihi bir fırsat diye edebiyat yapılıp hain PKK’ya af hazırlığı tezgáhlanırken biz ölmeye devam ediyoruz" diyor ve ekliyor:

"Vahşi dağlarda aylarca çatışmalara giriyor, vuruyor, vuruluyoruz. Birliğimize döndüğümüz vakit aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamaz hale geliyoruz.
Eşim ve çocuklarım yanımda yok. Fakat yanıma gelmek için ısrar ediyorlar. Gelmelerini istemiyorum, çünkü güvenli bir bölgede bulunmuyoruz.
* * *
Okulların yarıyıl tatilinde dayanamadım ’Kısa bir süre için gelin’ dedim. Onlar gelmeden, oturduğum ev baskına uğrarsa ne olur, diye bir deneme yaptım. Duvarlar nasıl, sağlam mı, dayanıklı mı, ailemi korur mu?
Ateş ettim, duvarlar delindi! Mermi bir yandan girdi, öbür yandan çıktı! Basit bir piyade tüfeği mermisine dayanamayan bu duvarlar, daha ağır silahlarla yapılacak bir saldırıda ailemi nasıl korur?
Odaya yatakları serdim, etraflarına kum torbaları yerleştirdim.
Ailem geldiği vakit ’Burası senin, şurası bizim’ diye yer gösterirken onların gözlerine bakamadım. Hem korkuyor, hem de bana acıyor gibiydiler! Çocuklarım aylardır göremedikleri babaları ile iki hafta kaldıktan sonra dönecekler ama sonra ne olacak? Babalarının bu durumunu düşünürlerken, derslerinde nasıl başarılı olacaklar?
* * *
Yalnız benim değil, tüm silah arkadaşlarımın evleri de birer sığınak gibi kum torbalarıyla dolu. Bir baskın anında çocuklar kum torbalarından yapılan siperlere sığınacak.
İnanılmaz güçlükler içindeyiz. Dağlarda da, kentlerde de bizleri kan ve ölüm bekliyor. Yılmıyoruz ’Canımız bu vatana feda olsun’ diyoruz ama bazı olaylar moralimizi etkiliyor.
Mesela Kayseri Jandarma Alay Komutanı neden tutuklandı? Kimdi bu komutan?
Ben onu tanıyorum. Askerlik hayatının büyük bölümünü vatanın bütünlüğü için çarpışmakla geçirmiş, canı pahasına eşkıya ile savaşmış bir albay... O ve onun gibiler, doğal bir mezarlık olan tarlalardan çıkan, ne olduğu belirsiz, çoğu hayvan kemikleri nedeniyle tutuklanıyor. İhbarı kim yapıyor? PKK itirafçıları! Kendi yaptıklarını başkalarına yüklüyorlar!
Peki, fedakárca görev yapan bizler bundan sonra PKK’lı canilere ateş etmeyelim mi? Onların bizi öldürmelerini mi bekleyelim? Yurdu savunmayalım mı?
* * *
İtirafçılara bir bakın! Hepsi PKK’lı... Hepsinin eli kanlı! Sen onlara inanırsan, senin kahramanların küsmez mi?
İtirafçıların gerçek kimlikleri nedir? Bir karakol basılıyor, çatışma sabaha kadar sürüyor, şehitler veriliyor. Gün ağarırken teröristler kaçıyor, leşleri kalıyor. Leşin biri, askeri birliğe malzeme satan bir esnaf... Geceleri terörist oluyormuş! Üzerinde birliğin planı var. Nöbet kuleleri dahil tüm ayrıntılar işaretli. Herkes şaşırıyor. Bunlar hain kişiler!
Çatışmalarda vurulmayıp sağ olarak ele geçirilenler, affedilmek ya da az ceza görmek için ’itirafçı’ oluyor. Sonra bizler tutuklanıyoruz! Söyler misiniz, hiçbirimizde moral kalır mı?
PKK’yı affedecek olanlar için şu tek kelimeyi söyleyebiliriz: Hainler!
Bunları size, gerçeklerin bilinmesi için yazdım. Bizim maddi ve manevi sancılarımızın dinmesi söz konusu değil. Yaralı ruhlarımızın acısı devam edecek! Saygılarımla."
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11672965.asp?yazarid=228&gid=61