Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin "Başbakan Erdoğan'ın son hezeyanları" hakkında yaptığı yazılı basın açıklaması.21 Temmuz 2010

Başbakan Erdoğan’ın 20 Temmuz 2010 günü AKP Meclis Grup toplantısında yaptığı konuşma siyasi tarihimize kara bir ilkesizlik, riyakârlık, siyasi sahtekârlık ve münafıklık örneği olarak geçecektir.
Türk milleti yalan gözyaşları döken Başbakan’ın siyasi tükenişinin hazin tablosunu ibretle izlemiştir.
Türkiye’yi etnik temelde bölmeyi amaçlayan “PKK açılımı”nın ve AKP’nin sekiz yıllık yıkım dönemindeki yolsuzluk ve hırsızlıklarının hesabının yargı önünde görüleceği siyasi mahşer günü çok yakındır.
Siyasi ihtiras ve korkuların ruhunda yarattığı kasırgaların etkisi altındaki Başbakan’ın marazi ruh halinin nedeni budur.
Bu hezeyanlar Başbakan’ın son çırpınışlarıdır.
Başbakan’ın Anayasa değişikliği konusundaki gizli amacı ve niyeti “etnik bölücülüğün önünü açmak ve yolsuzlukların hesabını vermekten kaçmak”tır.
Bu nedenle bütün ümidini Türk milletini son bir kez aldatarak referandumda evet çıkmasını sağlamaya ve kendisini koruma altına alacağını hesapladığı yandaş yargı düzenlemesini yaparak hazin akıbetten kurtulmaya bağlamıştır.
Bunun için hiçbir ahlaki ve vicdani ölçü tanımadan bütün yalan ve riya malzemesini bu son çırpınışında cepheye sürmüştür.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökmesi bu tiyatronun yeni bir sahnesidir.
Grup konuşmasında “trajik bir siyasi tarihi önünüze getireceğim, bu dram olacak” diyen Başbakan aslında kendi dramını sahneye koymuştur.
12 Eylül 1980 askeri darbesinde darağaçlarında ve işkencelerde hayatlarını kaybedenlerin hatıralarına sığınan Başbakan’ın hem ülkücü hem de devrimci özelliklerini bugüne kadar içinde gizlediği bu vesileyle anlaşılmıştır.
Ancak, bunu otuz yıl nasıl sakladığı, bu bastırılmış duyguların ruhunda nasıl bir tahribata yol açtığını tam olarak anlaşılamamıştır.
Psikiyatrinin alanına giren bu ilginç durumun konunun uzmanlarınca incelenmesi yararlı olabilecektir.
Ülkücü şehidimiz Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektubunu bazı pasajları atlayarak kürsüde okuyan Başbakan’ın senaryo gereği sahte gözyaşı dökmesi riyakârlığın ve ilkesizliğin zirvesi, son noktası olmuştur.
Başbakan bu konuda da kendisini aşmış, bilinen riya ve takiye özelliklerinin ötesine geçerek bir siyasi sahtekârlık tiyatrosunun aktörü olarak Türk milletinin karşısına çıkmıştır.
Başbakan’a okurken kürsüde ağladığı ülkücü şehidimizin son veda mektubunda atladığı şu satırları hatırlatmak istiyorum.
“Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Sizden ricam ağlamayın.”
Başbakan’ın aynı gün Hakkâri Çukurca ve Van’da PKK terör saldırıları sonrası toprağa düşen yedi şehidimiz karşısında bu kadar duygulanmaması, gerçek niyetlerin ne olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Buradan ağlayan Başbakan’a seslenmek istiyorum:
Dün Meclis’te Ülkücü şehitler için döktüğünüz sahte gözyaşlarının bir damlası ile aynı gün ocaklarına ateş düşen yedi şehidimizin muhterem annelerinin döktüğü gözyaşlarının bir damlasının vicdan laboratuarında samimiyet testinden geçirilmesi sonucu ortaya çıkacak ahlak ve dürüstlük raporu karşısında yüzünüz kızaracak mıdır?
Türk milleti Başbakan’ın Anayasa değişikliğini pazarlamak için utanmadan sergilediği bu siyaset kalpazanlığının, bu milli irade dolandırıcılığının gerçek nedenlerini ve arkasındaki çirkin yüzü elbette görecek ve hükmünü verecektir.
Ülkücü şehitler için sahte gözyaşları dökerek siyasi münafıklığın şahikasına çıkan Başbakan’ın ve kahraman Özel Harekât mensuplarını milliyetçi oldukları için bıyıklarından hareketle aşağılamaya yeltenen yardımcısının başını çektiği “AKP Yalan Kumpanyası”nı bekleyen akıbet 12 Eylül 2010 günü milli irade duvarına çarpmaktır.
Türk milliyetçileri ve ülkücü camia, şerefli hatıralarını ebediyete kadar yüreklerinde yaşatacağı aziz şehitlerimizin ruhları ile birlikte 12 Eylül 2010 günü Başbakan’ı referandum sandığı başında bekliyor olacaktır.

Kaynak : http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=2850&cat=50



17 Temmuz 2010
Sabih Samur
Haftalarca tüm iletişim araçlarıyla bu buluşma şişirildi, şişirildi, sanırsınız ikisi bir araya geldiği an tüm sorunlar çözülecek.Başbakan “Biz gidelim o halde” dedi ve aldı birkaç korumasını (yaklaşık 20 kişiden oluşan) düştü yola.
Malum yollar tehlikeli ve uzun.Meclisin Okmeydanı bölgesi yolunu tercih etmedi ve Gazi Mahallesi koridorundan gelerek; yolda pusu ve mayına karşı gerekli tedbirleri öncü ve artçı korumalarla(ne de olsa meclis koridoru burası, her şey olabilir) zorlu intikâli başarıyla tamamlayarak, Mavi Birliklerin olduğu tepeye ulaştı.
Kılıçdaroğlu ile Recep Bey nihayet bir araya gelmişti.
İntikâlin başarı ile tamamlanması üzerine Kılıçdaroğlu kıta yükü erzağında bulunan sıcak çorbadan servis yapmak istedi fakat Recep Bey deplâsmanda olduğunu hatırlattı.
İntikâli birlikte geçirdiği kadrosunda yer alan uzman ve profesyonel çaycısından –kişiye özel- kodlu çayını istedi.
Güzel geçen görüşme sonrası kapı çıkışında Kılıçdaroğlu Recep Bey’den her nedense Sn. Başbakan diye bahsetmeyi uygun gördü.
Çok faydalı bir görüşme olduğunu ve bazı devlet sırrı niteliğindeki bilgileri Sn. Başbakanın kendisi ile paylaştığını söyledi.
Bu bilgileri kamuoyuyla paylaşmasının mümkün olamayacağını ve ikisinin arasında sır olarak kalacağını iletti.
Bu faydalı görüşmenin ardından odasına çekilen ve yalnız kalmak isteyen Kılıçdaroğlu hâlâ Recep Bey’in, çaycısının göğsünden çıkartarak masaya bıraktırdığı Pembe dosyada kendisine ait çok özel bilgilere nasıl ulaşılabildiğini yarı kızgınlık yarı hayranlıkla düşünüyordu.
Artık bu çok özel bilginin onun tarafından biliniyor olması hırçın muhalefetini engelleyecekti.
O da susturulanlar arasına katılmıştı.Recep Bey’e seve seve Sn. Başbakanım demek zorundaydı.
Sonra dosyada yazan o çok özel bilginin yaşandığı günlere dalıp gitti.
7 yaşında ve Malatya’daydı. Arkadaşları ile beraber sıcak ve bunaltıcı bir yaz günü komşularının kayısı bahçesinden birer avuç kayısı aşırmışlar, bir güzel yemişler ve çekirdeklerini yine komşularının bahçesine dikmişlerdi.
Fakat geçimsiz ve hoşgörüsüz olan Melahat teyze onları yakalamış ve kulaklarını çekmişti.
İşte şu an 90 yaşında olan bu yaşlı teyzeyi bulmuşlar konuşturmuşlar ve bu konuşmayı ıslak imza ile kayıt altına almışlar…
Bir avuç kayısı başıma neler açtı diye düşünürken içi geçti, uyuyakaldı…


TUNCAY ÖZKAN
Bugün Tayyip Erdoğan İçin Ne Yaptınız?
"Hükümdar" Tayyip Erdoğan'ı dinledim gözlerim kapalı.
Silivri'de sıcak,rutubet, zindan bir de Recep Tayyip Erdoğan...
Ulu hükümdara gözü açıkkatlanamadım. Diyor ki;"Ben her şeyi yapıyorum, siz de ey muhalefet ne düşünüyorsanız getirin bana söyleyin, ne öyle televizyonda orada burada boş boş konuşuyorsunuz. Konuşturuyorsunuz...
"Gerçi Erdoğan'ın ardından ne demek istediğini anlatmak için onlarca"Erdoğan'ı anlama kılavuzu" devreye girip; "Aslında", "Kastı", "Demek istedi ki" gibi başlangıçlarla her şeyi bilen hükümdarı bize anlatıyorlar.
Yoksa anlamak mümkün değil.
Muhalifi olduğum için Recep Tayyip Erdoğan tarafından zindanda, Silivri esir kampında tutulan biri olarak, bundan sonra iktidarın başına katkımı her sabah sorgulayacağım.
Silivri'de onun zulmüyle yattığımı unutup, ayna karşısına geçip soracağım kendime:"Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım?
Terör sorununu çözmesi içinproje ürettim mi?
Ekonomik bataklıktan hükümdarı çıkarmak için ne yapacağız?
İşsizlik için önerim ne?
Finansman açığını nasıl kapatacak?
Et, süt, tahıl,ziraat, çiftçi, işçi, memur, açlık, yokluk, yoksulluk sorunları nasıl çözülecek? Yolsuzluk ve çürümüşlükten nasıl sıyıracaklar?
Dış politika bataklığından ne yapıp çıkacaklar?
Dokunulmazlıkları ömür boyu nasıl devam edebilir?
Bu ve benzeri konularda Tayyip Erdoğan'ı kurtarmak için ne yaptım?
"Hazret öyle istiyor. Bütün muhalifleri; onun, partisinin, iktidarının danışma kolları gibi olacağız. Bu rejimin adı da demokrasi olacak!
Tayyip Erdoğan, 12 Eylül referandumunda "Evet" diyeceksiniz, böylece daha özgür ve demokrat olacaksınız, diyor.
Yani topluca her sabah ayna karşısında kendimize "Bugün Recep Tayyip Erdoğan için ne yaptım" diye sorma, projelerinizi kendisine sunma özgürlüğü ve demokrasisi içinde yaşayacaksınız.
Ama "Hayır" derseniz, muhalefet ederseniz Ergenekon'a dâhil olursunuz.
Cehennemlik olursunuz.
Yarışma meşhur. Eskiden iki kelime ile yapılıyordu: "Evet" ve "Hayır".
12 Eylül'de sandık ortaya konunca; hükümdar oyundan "Hayır" kelimesini çıkarmak istiyor. Soruyor:-AKP iktidarının ve böylece istikrarın korunmasına büyük Türkiye'nin yaratılmasına 12 Eylül'de ne diyeceksiniz?AKP'li yüksek zevat bağırıyor: "EVET"-Daha özgür, demokrat, millet iradesinin emrindeki hukuk yapılanmasına 12Eylül'de ne diyeceksiniz? "EVET"-12 Eylül'de "Evet" demezseniz bunca yaptığımız yüzünüze, gözünüze dursun.
"EVET"Türkiye'nin dinamosu muhalefeti olmuştur. Bugün bir yere geldiysek Cumhuriyet'in muhalefet etme, "Hayır" deme, karşı çıkma hakkı sayesinde geldik.
Şimdi hayır demeyi yok eden, iktidara hep evet diyen, danışman muhalefeti yaratmaya çalışanları alkışlayacağız. Onlara "Evet" diyeceğiz.
İktidarın başının istediği herkesin salla baş olması.
Topluca "Evet"diyeceğiz. Baş efendi rahatlayacak.
Toplumun aklı, vicdanı, sorumluluğu,bilgeliği; cehaletin iktidarına ve cüretine teslim edilecek ve Türkiye, Anadolu buna "Evet" diyecek! Öyle mi?
Türkiye 12 Eylül 1980'de itildiği karanlığa da, bugün sürüklendiği bataklığa da var gücüyle en büyük çığlığıyla "Hayır" diyecektir.
Herkes, "Bugün Türkiye için ne yaptım?" diye soracak, kapı kapı dolaşacak, AKP'ye oy veren değerli yurttaşımıza gidecek, felaketi anlatacak, onlarla kucaklaşıp 12 Eylül'de "Hayır" diyerek 13 Eylül'de, Hayırlı günlerin gelmesine, başlamasına neden olacaktır.
Bugün birlik, güven ve dayanışma içinde cehaletin karanlığının yenilmesi için çalışma günüdür. Türkiye Aşkı ile vicdan sahibi yurttaşlar el ele, gönül gönüle 12 Eylül'de Hayırlı günleri getirecektir.
13 Eylül günü Hayırlı günlerin aydınlığı, Türkiye'nin üzerinde bir sevda güneşi gibi parlayacaktır.
Tuncay Özkan
Yeni Parti Genel Başkanı



İSTANBUL BAROSU YÖNETİM KURULU''NUN KAMUOYUNA DUYURUSU

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu'nun T.B.M.M.'nin 04/06/2003 tarihli oturumda kabul edilen ve Sayın Cumhurbaşkanının onayına sunulan

4867 ve 4868 no.lu Yasalar hakkındaki

13.06.2003 tarihli yazılı açıklamasıdır.

04/06/2003 tarihli oturumda T.B.M.M.'de 4867 ve 4868 no.lu iki yasa kabul edilmiş

ve Sayın Cumhurbaşkanının onayına sunulmuştur.
İçtüzüğün 52. maddesi uyarınca öncelikle görüşülerek yangından mal kaçırılırcasına çıkartılan bu yasaları, aşağıda belirttiğimiz nedenlerle Türkiye'nin menfaatlerine uygun olmadığını saptıyoruz.
Bundan 37 yıl önce 1966 yılında kabul edilen ve 1976 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmeler, daha önce de Türkiye'nin önüne konulmuş, ancak ulus devlete yönelik tehditler oluşturacağı düşüncesiyle onaylanmamıştır.

Her iki sözleşmenin 1. maddesi kelimesi kelimesine aynı olup aynen;
1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.
2. Bütün halklar, ........, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.
3. ...... bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.
denmektedir.

İkiz sözleşmeler olarak anılan bu sözleşmelerin bu maddeleri ÇEKİNCESİZ kabul edilmiştir.
Sözleşmelerin 2. maddeleri ile de devlet bu hakları güvence altına alır. Bu haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.
Devletin saygı göstermeyi taahhüt ettiği bu maddelerde "ayrılmayı" da kapsayacak şekilde "kendi kaderini tayin hakkı tanınan" "uluslar" değil, "halklar"dır. Böylece, ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemler "uluslararası güvenceye" kavuşturulmuştur.
Her iki sözleşmenin 1. maddesinin 2.bendine göre de Türkiye halklara göre ekonomik parçalara bölünecektir.
Burada söz konusu olan sıradan bir yasama faaliyeti değildir. Anayasa'nın 90. maddesi karşısında, TBMM kararıyla onaylanan bu sözleşmelerin "Türk kanunlarını değiştirici" özellikleri olacak, "iç hukukun bir parçası" kabul edilecek ve diğer yasalardan farklı olarak "Anayasa'ya aykırılıktan dahi ileri sürülemeyecek"tir.
Nitekim, onaylanan bu sözleşmelerin 2. maddesine göre; "Sözleşmede tanınan hakları kendi mevzuatında veya uygulamasında henüz tanımamış olup da bu sözleşmeye taraf olan devletler, kendi anayasal usullerine ve sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, sözleşmede tanınan hakları uygulamaya geçirmek için gerekli olan tedbirleri ve diğer önlemleri almayı taahhüt ederler".
Üstelik, bu sözleşmeleri onaylayan TBMM'nin daha sonra bu sözleşmelerin içeriğini değiştirme olanağı da yoktur.
Ayrıca, Anayasanın 15. maddesinde; savaş, seferberlik, sıkıyönetim gibi olağanüstü hallerde dahi bu sözleşmelerde yer alan "hakların" kısıtlanamayacağı öngörülmüştür.
Bu sözleşmelerde yer alan ortak hükümle, BM bünyesinde oluşturulacak komisyon ve komiteler, Türkiye'de denetim yapma ve iç işlerimize doğrudan müdahale etme olanağına kavuşuyorlar.
Özetle, onaylanan "İkiz Sözleşmeler", ulus devletimizi ve egemenliğimizi tehdit eden yasalardır.
Bu yasalarla anılan sözleşmelerin uygulanmasının bağlayıcılık kazanmasının önlenmesi konusunda Sayın Cumhurbaşkanımızın gerekli duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI



"
BİLGİ NOTLARI
TARİH : 19 Haziran 2010
SAAT : 10:00
NO : BN - 73 / 10

1. Hakkâri / Şemdinli bölgesinde, Türkiye / Irak hudut hattında görevli bir sınır bölüğüne; bir grup terörist tarafından 19 Haziran 2010 günü saat 02:00'de saldırıda bulunulmuştur.

2. Çatışmada sekiz asker şehit olmuş, ondört asker de yaralanmıştır. Yaralılar hastanelere tahliye edilmiştir.

3. Bölge takviye edilmiş ve gece süresince çatışma bölgesine, silahlı helikopter ve topçu ateş desteği sağlanmıştır. Ayrıca, Irak'ın kuzeyi bölgesinde tespit edilen hedefler de Hava Kuvvetleri tarafından ateş altına alınmıştır.

4. İlk tespitlere göre; çatışmada oniki terörist etkisiz hale getirilmiştir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Bu yazı maalesef rutin olarak Genel Kurmay Başkanlığı tarafından hazırlanmakta ve kamuoyuna saygı ile duyurulmaktadır.
İçeriğinde şehit sayısı, baskın yapılan yerin konumu dışında herşey klişe olarak aynıdır.
İnanmayan daha önceki bilgi notlarına bakabilir.
Ve akabinde ya eski dönem arkadaşları ile Anıtkabir'de ya Askeri bir okulun açılışında ve ya kapanışında ve/ ve ya herhangi müsait bir yerde gelsin KARARLILIK NUTUKLARI!
Bu Büyükanıt Paşa öncesinde de böyle oldu, şu an da böyle ama inşaallah Başbuş Paşa sonrası böyle olmaz.

Bunlar çok acı gelişmeler. Gözbebeğimiz olan bu saygın kurum neden yapması gerekenleri yapmıyor?

Engel hükümet mi?

10 tane tankla Sincan'da hükümet titreten ordu (doğru yanlış başka bir konu), bugün hükümet yüzünden mi Kandil Dağı'na giremiyor ve bizden buna inanmamız mı bekleniyor?
Kandil'e kara kuvvetlerimizle bir kaç Tugay düzeyinde girmediğimiz ve orada kalıcı birliklerimizi teşkil etmediğimiz sürece bu Türk evlâdının kanlarının akmaya devam edeceğini paşamız bilmiyor mu?
Neyi ve neden bekliyorsun Başbuğ Paşa?
Büyükanıt sonrası geldiğinde kurtarıcı gibi karşılamıştık oysa seni.
Bizim yaptığımız zaten kendi kendine yazıp çizmek.
Size emeklilik yaşamınızda bol neşeli ve huzur dolu günler temenni ediyorum.
Ve ben eğer bir Türk vatandaşı olarak bir hakkım varsa size helâl etmiyorum.
Ve lütfen yarın öbür gün ne siz ne hükümetin başı, şehit cenazelerimize katılmayınız.
Ve ya siz bilirsiniz, katılınız sonrasında da şunu söyleyiniz:

TERÖRLE MÜCADELEMİZ TÜM KARARLILIĞIMIZLA DEVAM EDECEKTİR!




Sabih Samur

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.







" Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna Kuvayı Milliye diyoruz...”

Mustafa Kemal Paşa



-Bu bir Sabih Samur rüyasıdır.-


Game Over ( Oyun bitti)
Başbakan akşam yemeğini yemiş evindeki diz üstü bilgisayarında günün stresini atmak için oyun oynuyordur. Ekrana "game over" yazısı gelince bir anda alnında terler birikir. Abdullah Gül'ü çok acil konutuna davet eder ve sabaha kadar çalışırlar.Ertesi gün güneş doğarken yeni kabine listesi hazırlanmıştır.Ama böyle bir liste Türkiye'de ilk defa gerçekleşmektedir.Başbakan Yrd. ve Devlet Bakanı : Devlet Bahçeli Dış İşleri Bakanı : Deniz Baykal AB ile Koordinasyon : Kürşad Tüzmen, İç İşleri Bakanı : Mehmet Ağar Turizm Bakanı : Erkan Mumcu Savunma Bakanı : Hikmet Çetin Cumhurbaşkanına verilen liste tam bir şok etkisi yaratmış ama ilk defa Tayip Erdoğan ile mutabık kalmıştır.Tüm kadro 2007 seçimlerine kadar ülkeyi yönetmeye namusu ve şerefi üzerine söz verirler. Bu sırada Büyükanıt K.Irak'ta cepheden güzel haberler göndermektedir.Talabani'yi Irak Bayrağı'nı indirdiği bayrak direğine oturtmuştur. Kürt kökenli vatandaşlarımız kimlerin arkasından yürüdüklerini görmüşler ve yanlışlıktan dönme yolları aramaktadır. Osman Baydemir İsveç ve Belçika'ya iltica talebinde bulunmuştur.Hükümet onaylanmış memlekette inanılmaz bir birlik ve beraberlik rüzgarı esmektedir.Türkiye'de ki üretimlerini Mısır'a ve Çin'e kaydıran Tekstil Holdingleri yaptıkları hataların farkına varmış herkes doğduğu vilayete fabrikasını taşıma seferberliğindedir.Mehmet Ağar İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere hemen hemen tüm illerde kap kaç, hırsızlık, çete ve mafya özentilerinin kökünü kazımıştır. Turizm bakanı Erkan Mumcu 2007, 2008 ve 2009'a kadar ki tüm yatak kapasitemizi Kış Turizmi dahil doldurmuştur.Amerika Deniz Baykal'a Başbakana iletilmek üzere resmi özür mektubunu vermiştir. Aselsan'da F16'nın tüm elektronik aksamının üretildiği bölümün hemen yanına yeni üretilecek olan F 35'lerin elektronik kontrol ünitelerinin yer aldığı yeni tesis Hikmet Çetin ve Hava Kuvvetleri Komutanıyla beraber Türk Yıldızları'nın gösteri uçuşu eşliğinde açılmıştır.Yeni açılan teknoparklar ve Nokia ile Motorola'nın fabrikalarını Zonguldak, Sinop ve Mardin'e taşımaları ile birlikte İstanbul ve diğer büyük şehirlere göç bıçak gibi kesilmiş tersine göç başlamıştır.Almanya ve Fransa'dan gelen Avrupalı kaçak işçiler sorun olmaya başlamıştır.Türkiye'deki yıllık otomobil satışı 100.000 adedi geçen Mercedes Almanya'daki tesisi Afyon'a taşıma kararı almıştır.Avrupa'nın jet sosyetesi Alanya'yı keşfetmiş özel uçağına atlayan soluğu Gazipaşa Havaalanında almakta, Alanya Belediyesi'nin organize ettiği limuzinlerle merkeze kadar gelmektedirler. Apart otellerin yerini alan yöresel özellikler taşıyan, muz bahçelerinin içindeki butik oteller anlata anlata bitirilememektedir.Esnafın yüzünde güller açmaktadır.Eşimin omzumu silkelemesi ile uyandım. "hayatım işe geç kalacaksın" diyordu.Hala rüyanın etkisindeyim. Belki bir gün.....
Bu yazı 2388 kere okunmuştur.
Yeni Alanya Gazetesi arşivi 19.09.2006

...
Bu operasyon -komplo-,
Türkiye üzerinde ve aleyhinde oynanmakta olan “Büyük oyunun” müstehcen bir perdesi!... Türkiye en kritik noktada...
Bütün tehdit ve tehlikeler sarmal olmuş; irticadan, bölücülükten, “Anayasa paketine” kadar!
İç ve dış “eşkıya” bu durum ve ortamda, Türkiye’deki bütün “kaleleri” düşürmek istemezler mi?
Yargının bağımsızlığı tehlikede...
TC ulus devlet yapısı değiştirilmek isteniyor.
En vahimi, son kale, Türk Ordusu yıpratılıyor, milletin ordusuna geleneksel saygı ve güveni sarsıyorlar...
Şehit cenazeleri bölücülere karşı mücadelede azmimizi artırırken, alçak PKK saldırılarını ve şehit cenazelerini meşum emelleri için kullanıyorlar!
En acısı, başarılı da oluyorlar!
Baykal istifa etmekle bizi, Atatürk milliyetçilerini üzdü ama, “şeytan arabasının” tekerine çomak soktu, şeytan taşladı!

Altemur Kılıç

Türk Hava Kuvvetleri Açıklaması

Gönderen SABİH SAMUR | 9:27 ÖS | , , | 0 yorum »


BİLGİ NOTU
TARİH : 05 Mayıs 2010
NO : 06/2010
05 Mayıs 2010 tarihinde çeşitli basın yayın organlarında iki adet F-16 savaş uçağının Erzurum üzerinde alçak uçuş yaptığına yönelik haberler yer almıştır.
Hava Kuvvetleri Komutanlığı uçuş eğitim görevlerini Türkiye’nin değişik hava sahalarında icra etmektedir. 04 Mayıs 2010 tarihinde iki adet RF-4E uçağı önceden planlı uçuş eğitim görevini, Erzurum Meydanı bölgesini de kapsayacak şekilde 3000 feet irtifadan usullere uygun olarak icra etmişlerdir.
Yapılan uçuş rutin bir eğitim uçuşu olup, söz konusu haberlerde yer alan iddialar gerçeği yansıtmamaktadır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

BAŞBUĞ PAŞA KALK AYAĞA ARTIK!!!
KANDİL DAHİL OMAK ÜZERE TEMİZLENMESİ GEREKEN
NERESİ VARSA TEMİZLE!
BEKLEYEREK ŞEHİT OLMAKTANSA "BASKIN BASANINDIR"
MANTIĞI İLE YAPMAMIZ GEREKENİ YAPALIM;
YOLUN GİTTİĞİ YERE KADAR GİDELİM!
BUGÜN GİTMEZSEK NE ZAMAN GİDECEĞİZ?
SABİH SAMUR


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

Abdurrahman Yalçınkaya:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin hakim ve cumhuriyet savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecek kuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir" dedi.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Baki Çoban'ın yaş haddinden emekliye ayrılması nedeniyle Başsavcılıkta düzenlenen törende konuşan Yalçınkaya, anayasa değişikliğinin Cumhuriyetin ve demokrasinin geleceği yönüyle neler getireceğinin ve neler götüreceğinin dikkatlice ve hassas bir şekilde toplumsal uzlaşmayla değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Hakim ve savcıların topluma kapanık olduğunun iddia edildiğini belirten Yalçınkaya, hakim ve savcıların bu iddianın aksine topluma en çok yakınlığı olan kişilerolduğunu, toplumun tüm değerlerini bildiklerini ve bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Anayasa değişikliği paketinde yer alan Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na, Yargıtay ve Danıştay'dan aday belirlemek için yapılacak üye seçimlerinde her üyenin sadece bir adaya oy verebilmesi kuralının getirilmesinin, çoğulcu ve katılımcı demokrasiye aykırı olduğunu belirten Başsavcı Yalçınkaya, "Yargıtay ve Danıştay Büyük Genel Kurulu'nun iradelerinin sayısal çoğunluğa yansımasını engelleyicidir. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini kolaylaştıran, bu kurumların siyasallaşmasını sağlayan bir düzenleme olacaktır. Adayların, demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi, niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Bu düzenlemeyle birlikte siyasi iradenin temsilcisi olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının Kurulda bırakılması yargının hükümetlerin bir aracı durumuna getirilmesi imkanını doğuran, demokrasiyi, demokratik yaşamı sonuçta demokratik toplum düzenini bozacak niteliktedir" diye konuştu.

Tarafsız bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konunun yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi müdahalenin olmamasını sağlayacak kurallar getirilmesi olduğunu kaydeden Yalçınkaya, "Bu sistemi bu standardı getirecek iktidarlar ve bağlı bulunduğu siyasi partiler halkımız nezdinde en yüksek düzeyde takdir edileceklerdir" dedi.

Bağımsız olmadan tarafsız olmanın mümkün olmayacağını ifade eden Yalçınkaya, "Bağımsız yargı, demokrasinin ve milletimizin en önemli güvencelerinden biridir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsız olmadığında, iktidarların etkisi önce Türkiye'deki tüm mahkemelerin Hakim ve Cumhuriyet Savcılarına, sonra da milletimize yansıyacak, sonuçta milletimiz zarar görecektir. Siyasi etkiyi önlemenin tek çaresi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçilme usulünde getirilecekkuralların siyasi çıkar amaçlanmadan düzenlenmesidir. Bu da yapılacak seçim usullerinin her türlü şüpheden uzak tutulmasını sağlayacak şekilde kurallara bağlanması, en çok oy alanların doğrudan atanmış sayılması siyasete karışmış olanların atamalarda etkinliklerinin olmaması ve seçimle gelmeyen kişilerin Kurullarda bulunmamasına bağlıdır" diye konuştu.


"AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN BELİRLEDİĞİ AVRUPA STANDARTLARINI ESAS ALMAMIZ GEREKLİDİR"


Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna atıfta bulunan Yalçınkaya, şunları kaydetti:"Türkiye, Avrupa Konseyi'nin kurucu üyeleri arasındadır ve Avrupa Birliği müktesebatını kabul etmiştir. Buna rağmen Venedik Komisyonu'ndan bir görüş alınmadan Anayasa Değişikliğine gidilmiştir. Milletimiz için Avrupa Birliği ile bütünleşmemiz, Avrupa demokrasisine, toplum düzenine yaklaşmamız büyük önem arz etmektedir. Bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belirlediği Avrupa standartlarını esas almamız gereklidir.

Bu standartların bir kısmı şunlardır:

Din, vicdan ve inanç hürriyeti demokratiktoplumun ayrılmaz parçasıdır.

Devlet, bütün dini inançlara anlayış ve saygı göstermelidir.

Laiklik Anayasal bir ilkedir. Anayasa Mahkemesi'nce bu ilke korunmalıdır.

Demokratik bir toplum, çoğulculuk ve katılımcılığın desteklenmesiyle oluşur.

Devlet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde belirtilen adil yargılanma hakkı, örgütlenme hakkı, yasama hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkını, cezaların yasallığı, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü sağlamalı ve bu hak ve özgürlüklere saygı göstermelidir.

Evrensel değerler; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Bunlarla birlikte Avrupa Konseyi'nin temel değerleri de dikkate alındığında ve Türkiye'nin Avrupa ülkelerinden önce çağdaş yasaları kabul ettiği de kadınlara, seçme ve seçilme haklarının tanınması gibi gözetildiğinde ileri demokrasinin kurallarına uygun olarak mahkemelerin ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bağımsızlığının daha da ileriye götürülmesi gerektiği görülmektedir.

"Yalçınkaya, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin sağlanması için Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan çıkarılması, kurulun ayrı bir binasının, sekreteryasının, araç gereç yardımcı personelinin bulunması, Adalet Müfettişlerinin Kurula bağlanması, Hakim ve Savcılar hakkında yapılacak soruşturmalar için Kurul'dan izin alma usulünün getirilmesi, göreve alınacak Hakim ve Savcı adaylarının kurulca belirlenerek atanması, adalet akademisinin özerk bir yapıya kavuşturulmasıdemokratik sisteme uygun ve yerinde olacağını söyledi.

Yürütme organına bağlı olan Adalet Bakanı ve Müsteşarının, adli sistemin yargısal kararlar dışında en iyi şekilde yerine getirilmesinin, mahkemelerin iş sayısına göre Yüksek Kurulca atanacak hakim sayısına göre bina araç ve gereçlerin temini, adil yargılanma hakkının sağlanması için gerekli olan tüm tedbirleri alması ile görevlendirilmesi gerektiğini ifade eden Yalçınkaya, "Avrupa ülkelerinin bırakmak istediği, demokratik kurallara uymadığını tespit ettiği, yıpranmış, tartışılan hukuki sistemlerini Türkiye'de uygulamak için kurallar düzenlenmesi, milletimizi hak etmediği bir sistemde yasamaya zorlamak niteliğindedir.

Siyasi etkiden uzak yargıç ve savcıların bulunduğu mahkemeler olmadıkça, milletimizin haklara, özgürlüklere ulaşması mümkün değildir. Yüce milletimiz, haklardan önce bu haklarını koruyacak, geliştirecek, siyasi güçlerin etkisinden uzak, tarafsız hakim ve savcıların oluşturduğu bir yargı sistemini daha üstün tutacaktır" dedi.

Yalçın, hakim ve savcıların her yasanın çıkarılmasına müdahale etme durumunda olmadığını, ancak hakim ve savcıların kendi hakları ve yetkileriyle ilgili düzenlemelerde görüşlerini belirttiklerini ve siyasi tartışmalara girmediklerini söyledi.


"BİR DAVA AÇILMASININ SAVCININ İKİ DUDAĞI ARASINDA OLMASI SÖZÜ YERİNDE DEĞİLDİR''


Evrensel sistemde, Avrupa hukukunda ve iç hukukta bulunan bir ilke gereği savcıların kamu davası açmakla yükümlü bulunduklarını belirten Yalçın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'dava bir savcının iki dudağı arasında sözlerine de yanıt verdi.

Yalçınkaya, ''Türkiye'deki tüm savcılar davalarını kendileri açar, bu nedenle bir dava açılmasının savcının iki dudağı arasında olması sözü yerinde değildir'' dedi.

Türk hukukunda dava açmanın esas olduğunu ve açılan davaların Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince incelendiğini ifade eden Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Mahkeme, delilleri tartışır ve nihai hüküm tesis edecektir. Hukukumuzda dava açılmamasının denetlenmesi getirilmiştir. Bu siyasi partiler yasasında da açıkça belirtilmiştir. Bir siyasi partinin müracaatı halinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dava açmazsa o siyasi partinin Yargıtay'daki daire başkanlarımızdan oluşacak bir kurula itiraz hakkı var. Bu itiraz hakkı ancak o zaman geçerlidir. Avrupa ülkelerinin uyguladığı sistemde dava açmak için siyasi partiler hakkında izin sistemi yerleşik bir durumda değildir.

Anayasal kurallar getirilirken, uzun bir süre değiştirilemeyeceği düşünülerek detaylı kurallar koyularak düzenlenmelidir.''






“Köprüyü sattırmam”, “Alışırsınız”, “Savarona”

Adını bile hatırlamakta zorlandığım büyüklerimizden bir büyük, boynundaki bütün damarlar, parmak çapında şişmiş bir vaziyette bağırıyordu bir TV programında: “Sattırmam kardeşim! Köprüyü satamazsınız!”
Başbakan Turgut Özal ise gülümseyerek ve hatta dalga geçer bir eda ile “Satarım kardeşim” diyordu. Bu o yılların ekonomi anlayışında bir vakaydı ve bir başlangıç idi.
Bir Teğmen çıktı yine o yıllar.
Özal için “Alışamadım” dedi.
Tarihi bir cümleydi, kısa ama içeriği çok uzun olan.
Özal bu durur mu? “alışırsınız” dedi gülümseyerek.
Ve haklı çıktı.
Alıştık be Özal. İçimizde varmış demek ve sen bizi çok iyi tanıyor olmalısın ki, pijamalarınla dahi zaman zaman verdiğin röportajlarından birinde “benim memurum işini bilir” diyerek ne güzel özetleyiverdin bizleri.
Ve o gün o memurlar ve cemaati bugün iktidardalar.
Ve sanki tek suçlu onlar gibiymiş gibi vur AKP’ye.
Kimdir Allah aşkına AKP?
Bizden değil mi?
Seçilme oranı ne olursa olsun, senin benim komşum, mahallelim değil mi?
Bu adamlar uzaydan mı geldi?
AKP’yi göndermeyi başardığımızda bu ülke şerefli, haysiyetli, namuslu adamlar
ve onların oluşturacağı hükümet ile yönetilecek mi?
Eğer sorunun yanıtı evetse olmayan şapkamı çıkarıyor ve saygı ile sizleri selamlıyorum.
Ama öyle değil!
Nasıl yedi haneli bir köyün dahi orospusu varsa, o canım, o güzide partilerin de içinde itler, çakallar, koltuk ve makam sevdalıları, devleti soymak ve Mercedes’e binebilmek hayali kuran, kanı ve sütü bozuklar maalesef vardır ve var olmaya devam edecek!
İşte bizlerin görevi o sevgili teğmenin söylediği gibi alışamadığımızı ve onlardan tiksindiğimizi dile getirebilmek olmalıdır.
Yine o ve devam eden günlerde devletimizin tüm yapı taşlarını, envanter kayıtlarını tek tek satmanın zevkini yaşadık.
Sümerbank, SEK, PTT, ve onlarca değer…
Yine Deniz Kuvvetlerimizin kullanımında olan ve sanırım sadece 6 hafta kullanabildiği, “bir çocuğun oyuncağını bekler gibi beklediğim” dediği Ata’mızın yatını yani Savarona’yı da
o takip eden yıllarda 49 yıllığına özelleştiriverdik.
Ata’nın tüm mahremiyetini, para uğruna peşkeş çektik turistik amaçlı olarak.
Kimler hangi amaçla kullandılar o mekânları. Faili meçhul.
Gün geldi devlet mantığı ile özel sektör mantığı arasındaki fark gün yüzüne çıktı.
Savarona’yı işleten büyüğümüz rantabl olmadığına karar verdiği (neden bu kadar zaman sonra onu da anlamış değilim) bu rant kapısını elden çıkarmaya karar verdi.
Şark kurnazlığı ve “aman yabancılara gitmesin” tezgâhı ile “en yüksek paraya nasıl elimden çıkarabilirim” düşüncesi. İşte Türk Zekâsı!
Gelelim bize, o günlerde TSK’ya ve Deniz Kuvvetlerimize yahu arkadaş gel etme, yapma demeyen bizler ve hükümete, kardeşim gel bu emaneti bizden alma demeyen askerlerimiz,
Şimdi sanki Savarona bugün yeni satılıyormuş gibi komik bir şekilde AKP denen ve aslında kabullenmesek de bizlerin aynası olan zihniyeti suçluyoruz.
Oturun düşünün AKP mi suçlu, bu süreci tren izler gibi izleyen bizler mi suçluyuz?
Sonra?
Sonra ne mi yapalım? Ne bileyim kardeşim; facebook’ta gruplar kurun:
“ Savarona’yı sattırmayız”, “Savarona’yı biz alalım” gibi geyikler yapın.
Ha belki bu arada hâlâ aklı başında birileri varsa, dışarıda olan, Ergenekon’dan tutuklu olmayan, belki şunu teklif edebilir:
Savarona lâyık olduğu yere iade edilmeli, Türk Deniz Kuvvetleri kayıtlarına alınmalıdır
(ücreti devlet bütçesinden karşılanarak).
Türk Deniz Kuvvetleri de o emanete canı gibi bakarak, Beşiktaş’ta ki Denizcilik Müzesi’nin önüne çekerek, Tüm Türk halkının kullanımına müze olarak açmalıdır.
Sabih Samur



Az önce geldiğim Zeytinburnu Abdi İpekçi Komplesindeki toplantının ardından izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazmak için bilgisayarın başına geçtim.
Kurucusu bulunduğum facebook’ta ki “Kod Adı: TC” adlı platformda partiler üstü bir statüde, ülkenin kutsal çıkarlarına hizmet edeceğine inandığım, sol, sağ, merkez, muhafazakâr ayrımı yapmadan sadece bölücü ve ayrılıkçı partileri ayrı tutmak kaydı ile tüm partilerimize eşit mesafede yaklaşmaya çalışıyorum.
Bu nedenle DP’ye de aynı sıcak duygular içinde yaklaşarak toplantısına gitmeye karar verdim. Gerçekten coşkulu bir kalabalık vardı. Türkiye’nin dört bir yanından, yedi bölgesinden gelen vatandaşlar büyük bir ilgi ve sıcaklıkla Sn. Hüsamettin Cindoruk’un anlamlı konuşmasını dinlediler.
Açıkça söylemek gerekirse ben de (kucağımda 2 yaşındaki kızım olmasına rağmen) can kulağımla dinledim ve çok beğendim. Yılların adamı, duayenden de başka türlü bir konuşma beklemek mümkün değildi.
Sn. Cindoruk ülkenin ciddi anlamda Sn. başbakanın politikaları yüzünden hızla ayrıma doğru gittiğini oysa bizlerin etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütün olduğumuzu, Alevisi, Sünnisi, Lazı, Çerkezi, Kürdü ile parçalanamaz bir güç olduğumuzu ve aynı bayrağın altında yaşadığımızdan bahsetti.
DP’nin bu zamana kadar ki ülke ile ilgili tüm olumlu gelişmelerde katkısının olduğundan bahsetti.
Buraya kadar her şey mükemmeldi.
Ama bir şeyler eksikti.
Sn. Cindoruk’un konuşmasının ardından çıkışta “Kod Adı: TC” den arkadaşımız olan DP Bursa Yıldırım İlçe Bşk. Yrd. Sn. Sibel Kurdoğlu ile kısa bir sohbet ve durum değerlendirmesi yaptıktan sonra vedalaşıp ayrıldık.
Taksi de kafamda hep aynı soru vardı: Eksik olan ne?
Bu yazdıklarıma kimse darılmasın lütfen, tamamen şahsi görüşlerimdir.
Öncelikle çok güzel konuşma yapmasına rağmen, kitleleri arkasında sürükleyecek bir lider havasını göremedim Sn. Cindoruk’ta. O üzerine yapışıp kalmış olan “emanetçi” etiketi ile sanki bir sonraki Kurultaya kadar partiyi yürütmeye çalışan Başkan gibiydi.
Lider Yok!
Ne acıdır ki Tayyip Erdoğan’ı bilgi ve tecrübesinin dışında, onu, onun silahıyla yani hatipliği ve kitleleri peşinden sürükleyebilirliğiyle vurabilecek bir parti ve başkanını şu an hiçbir muhalefet partisinde göremiyorum.
DP’de de şu sıralar lobi, kulis çalışmaları hızlı bir şekilde yürüyor. Sn. Cindoruk konuşmasını yaparken maalesef kokteyldeki görüntüleri andıran şık görünümlü beyler dinlemekten ziyade kulise devam ediyor ve kameralara poz vermeye çalışıyorlardı.
İşte Türkiye’min gerçeği.
Tansu Çiller ismi şehir efsanesi gibi. Bacı muhabbeti.
Koskoca DP lider bulamayıp bacıya bel bağlıyorsa vay memleketin haline…
Anlaşılan o ki siyaset çok şeylere gebe.
DP’yi eski günlerine taşıyacak, ülkeyi gerçekten birlik beraberlik içinde toparlayacak, aş ve iş sağlayacak bir lider aranıyor.

Sabih Samur



Tarih: 28 Mart 2010 Pazar
Zaman: 12:00 - 17:00

Yer: Abdi İpekçi Spor Salonu






Sekiz yıldan bu yana devam eden
AKP iktidarının "açılım" adı altındaki
siyasi projesini uygulamaya başlaması üzerine
ortaya çıkan kutuplaşmanın tırmandığı şu ortamda
sevgi, saygı, güven ve milli bütünlüğe şiddetle ihtiyacımız
olduğunu kamuoyuna duyurmak amacıyla
İstanbul'un Zeytinburnu semtindeki
Abdi İpekçi Spor Salonu'nda 28 Mart 2010 Pazar günü
saat 12:00'de düzenlemiş bulunduğumuz
"Büyük Türkiye Buluşması" isimli toplantımız ile
"Yedi Bölgeden Yedi Renk" folklor etkinliğine
katılmanızdan büyük mutluluk duyacağız.

Hüsamettin Cindoruk
DP Genel Başkanı
Kaynak:
Sibel Kurdoğlu
Yıldırım İlçesi BURSA DP




Merhaba arkadaslar,
hepinizi bekliyoruz,
VOLKAN KONAK LÖSEMiLi COCUKLAR iCiN YARDIM KONSERi,
28.03.2010 ,


Stadtcasino Basel - Basel


Rezervasyon: 079 829 99 04 (Hülya Cengiz)

Bilet Satis Noktalari: SBBPOSTMANORCOOPKoKoSH Beauty
Albisriederstrasse 308003

Zürich

Ozgur Buch & MusikFeldbergstrasse 33, BASEL


SAYIN GENELKURMAY BAŞKANI
ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ’UN
ŞEHİTLER GÜNÜ MESAJI
( 18 Mart 2010 )
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları,
Türk vatanının ve milletinin ebedî varlığı ile devletimizin bölünmez bütünlüğü uğruna gözlerini kırpmadan canlarını feda eden aziz şehitlerimizi, Çanakkale Zaferi'nin 95'inci yıl dönümünde bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Tarihte eşine az rastlanır çok uluslu bir güce, kanı ve canı pahasına dur diyen ve tüm dünyaya "Çanakkale geçilmez" dedirten Mehmetçiğin Çanakkale'de kazandığı zafer, vatan söz konusu olduğunda neleri göze alabileceğinin en belirgin örneğidir. Mehmetçik, vatan ve namus vazifesi olarak giriştiği mücadelelerde "şehitlik askerin son rütbesidir" anlayışıyla hareket ederek eşsiz fedakârlıklarla kazandığı zaferle yeni zaferlerin kapısını aralamış, bu kapıdan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna giden yolu Mustafa Kemal'in önderliğinde aşan yüce ulusumuz Cumhuriyet çatısı altında millî birliğini güvence altına almıştır.
Değerli Silah Arkadaşlarım,
Her karış toprağının diyeti kanla ödenen vatan toprağını paha biçilmez kılan şehitlerimizdir. Onlar aynı zamanda ulus olarak var oluşumuzun, birlik ve beraberliğimizin ve vatan sevgimizin de ölümsüz kahramanlarıdır. Bu bilinç ve Çanakkale Zaferi'ni kazandıran yüksek ruhla hareket eden Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihten gelen sorumluluk duygusu, iyi eğitimli personeli ve güçlü yapısıyla, daha güçlü bir Türkiye için ulusunun hizmetinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bu uğurda, gerektiğinde canını feda etmekten çekinmeyen mensuplarıyla Silahlı Kuvvetlerimiz, şehitlerinin değerini ve ulusu için taşıdığı anlamı bilerek onlara sahip çıkmayı, bir şükran borcu olarak kabul etmektedir.
18 Mart Şehitler Günü münasebetiyle, bizlere bu güzel yurdu emanet eden Cumhuriyetimizin kurucusu Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarını, vatanımızın bölünmez bütünlüğü ve Cumhuriyetimizin temel niteliklerinin muhafazası için gözlerini kırpmadan canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi saygıyla anar, yüce ulusumuza şükranlarımı sunarım.



10 Mart 2010, 01:26
Altemur Kılıç
14. Louis, Fransa'nın en uzun süre (1643-1715) tahtta kalan kralı…
“Louis Le Grand” (Büyük Louis), “Le Roi-Soleil” (Güneş Kral) olarak da anılır…
“Devlet benim (L'etat c'est moi)” deyip Fransa'yı 72 yıl mutlak monarşiyle yönetmişti.
Türkiye Cumhuriyetinin, 59. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da, özellikle son girişimleriyle aynı yolda. Anayasayı değiştirecek, Yargıyı kuşatacak ve de Ordudan kurtulacak…
Bazı yörelerde “Padişah” diye karşılandı. Pek “estağfurullah" dediğini duymadık, görmedik! Aksine, beşuş bir çehreyle karşılıyor!
Erdoğan’ın, 2. Cumhuriyetin, Osmanlı-İslam Cumhuriyetinin, post-modern padişahı olacağını ben söylemiyorum, yabancı yorumcular da yazıyorlar…
Tabii, diğer “liberal”, 2. Cumhuriyetçiler bırakırlarsa! Şimdilik, bu 2. Cumhuriyetin önündeki başlıca engel, Türk Ordusu tamamen ortadan kaldırılana kadar, aralarında sıkı bir paslaşma–işbirliği var…
Yandaş, yazarlar, liberal sözde aydınlar da, Erdoğan'a toz kondurmuyorlar, öfkeli üslubunu “mutlakiyet” yönetimini ve anlayışını ancak, şöyle kenarından dokunuveriyorlar. Çünkü şu sıra Erdoğan onlara da lazım!
DEPREMDEN SONRA
Elazığ depremi, sadece yöreyi değil, acısı ile bütün Türkiye’yi ve de siyasi gündemi sarstı… Ve bu deprem, maalesef, Türkiye’nin her yerinde, her an olabilecek felaketten yapısal ve yönetimsel dersler alınması gerektiğini hatırlattı…
Bu arada, böyle bir felaket vukuunda, büyük kentlerde ortaya çıkabilecek çapulculuk, yağmacılık olayları ve fırsattan istifade, olası PKK eylemleri karşısında, EMASYA protokolü kaldırıldığına göre, askeri birlikler seyirci mi kalacaklar?
Bakın; Elazığ depreminde kurtarma ve halka sağlık ve gıda yardımı hususunda, en etkin görevi oradaki askeri birlikler üstlenmişler. Allah’ı var, Başbakan bu felaket üzerine, “kriz yönetimine” hemen el koydu, hükümeti, yönetimi seferber etti… Kendileri felaket bölgesine gitmedi.
1939 Erzincan depreminden hemen sonra, zamanın Cumhurbaşkanı İnönü Erzincan’a gitmişti. Ben İsmet Paşa’nın yaşlı bir depremzedeyi bağrına basmasının fotoğrafını unutmam.
Paradoks bu ya; O askeri birliklerin komutanı, “Ergenekon kapsamında” l. Nolu sanıklardan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk.
Erdoğan’ın, deprem bölgesine gitmemesinde Orgeneralle karşılaşmamak ince hesabı mı var?Başbakanın emri, üzerine TOKİ hemen işe başlayacak kerpiç binaların yerine sağlam toplu konutlar inşa edilecek…
Önceki akşam Arena programında, akıllı efsanevi sanatçılar, Zeki Alaysa ve Metin Akpınar, merak ediyorlardı: “İhaleler kimlerin üstünde kalacak?”
BEN DE BEN!
Erdoğan, depremden sonraki konuşmasında, “Benim Başbakan Yardımcım, Benim Bakanım, Benim polisim vb.” dedi. İlk defa değil, hep böyle der. Bu da bana 14. Louis’in “Devlet Benim” demesini hatırlattı…
Ama Erdoğan’ın “Benim ordum” dediğini pek duymadık!
Çok Devlet Başkanı, çok Başbakan gördüm; ne Atatürk’ün, ne İsmet Paşa’nın ve ne de sonrakilerin hep “Ben ben”, “Benim benim” dediğini duymadım, okumadım!
Erdoğan, “Milli İrade”yi sadece %47 oy çokluğunun temsil ettiğine inanıyor ve adeta “Benim Milli İradem” diyor ve “Devlet benim, her istediğimi yaparım” diyor!Ne var ki dünya 14. Louis’e, Hazreti Süleyman’a kalmadı sonunda!
Mademki Fransız tarihiyle başlamıştık; o tarihte bir de 16. Louis ve halk “açız” diye bağırırken “Pasta yesinler” diyen ünlü Kraliçe Marie Antoinette var.
Tespihte hata olmaz: 16. Louis ve eşi Fransız ihtilalinin, terör döneminde, giyotinde başlarını kaybettiler. Şükürler olsun ki artık “giyotin”, “ip” ve “idam” yok, gerçek demokrasi var; kendilerini devlet sananlar, iktidara tramvay demokrasiyle çıksalar bile, sonunda tahtlarından, halkın gerçek iradesi ve sağduyusuyla, indirilemiyorlar!
İKİLEM
Yabancılar, yabancı devletler ve medyadaki yorumcular Türkiye'deki gelişmelerden, hem umutlu hem de rahatsızlar…
Son gelişmeleri yakından takip eden Ojen Matthews, NEWSWEEK dergisindeki analizinde, çelişkiyi AB ve ABD için “ikilemi” olarak ifade etmiş; “Ordu yenildi, kâğıttan kaplan oldu, Erdoğan daha İslami bir Türkiye vizyonunu özgürce uygulayabilecek…
Ve bundan sonra ABD'nin İslamcılarla selamlaması gerekir” diyor ama hemen ekliyor: “Ordunun da politikaya müdahale etmesinin sonu da, demokrasi için zafer olması lazım. Ve daha çok demokrasi, bir ülkeyi daha liberal ve daha Avrupa yanlısı yapmalı…”
“Ancak paradoks şu ki daha demokratik bir Türkiye, daha Avrupa yanlısı veya daha Amerika yanlısı bir Türkiye anlamına gelmiyor… Türkiye'nin muhafazakâr Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, daha İslami bir Türkiye vizyonunu uygulamada özgür olacak. Fakat bu, daha çok demokrasi de daha çok liberalizm anlamına da gelmiyor.”


Ülkemizin içinden geçtiği süreci göz önüne aldığımızda bizler gençlik olarak;
Hiç bir savcıyı ve hukuk adamını göreve davet etmiyoruz.
Hiç bir askerden veya polisten medet ummuyoruz.
Zamanında Kemalizmi yazılarından düşürmeyip şimdi dönenlere de kızmıyoruz.
Hele hele insanlarımıza ve gençliğe hiç bir dargınlığımız yok ;
Bugün olanlarla ve bizleri galeyana getirmek isteyen güçlere inat rağmen gayet sakiniz...
Yalnız bizi oyuna getirmek isteyenler şunu çok iyi bilsinler ki ;
Bizler gibi düşünen insanlar , icazetlerini uluslararası sömürgecilerin kirli oyunlarından , paralarından, siyasetlerinden , çıkar hırslarından ve geleceğe yönelik rant planlarından almazlar.
Bizim kıblemiz "sermayenin egemenliği" değildir.
Biz yetkimizi sadece ;
Tıbbiyeli Hikmet'ten,
Demircili Mehmet Efe'den,
Nene Hatun'dan,
Gördesli Makbule'den,
Şahin Bey'den,
Yüzbaşı Faruk'tan,
Reşat Çiğiltepe'den,
Kara Fatma'dan,
Hasan Tahsin'lerden,
Sütçü İmam'lardan,
Parti Pehlivanlar'dan,
Kubilay'dan,
ULU ÖNDER GAZİ MUSTAFA KEMAL
O'nun Bursa Nutkundan ve Gençliğe Hitabesinden,
En önemlisi de yüreğimizden ,
bilincimizden ve tarihimizden alırız.
GÖRMEK İSTEYENLERE,
İŞBİRLİKÇİLERLE ARADAKİ FARKI GÖSTERMEYİ BÜYÜK BİR MEMNUNİYETLE KABUL EDERİZ.

SAYGILAR.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
BURSA ŞUBESİ GENÇLİK KOLLARI


İnternetin en büyük sosyal paylaşım platformlarından Facebook sabah saatlerinden beri çalışmıyor. Facebook.com adresinden siteye girmeye çalışan kullanıcılar hesaplarına ulaşamıyor. İnternette forumların ve diğer sosyal ağlarından gündeminde birinci sıraya yerleşen Facebook sorunu saatler geçmesine rağmen hala çözülemedi. 3G bağlantı ile cep telefonları ve bilgisayarları ile internete giren kullanıcılar Facebok hesaplarına erişebilirken kullanıcıların geneli kişisel sayfalarına bağlanamıyor.
Kaynak: HABERTURK.COM - HAKAN HASTAOĞLU
01 Mart 2010 Pazartesi, 10:58


Gül Tan

• -TÜRK ariftir, hafif değil !
• -TÜRK berraktır , sığ değil !
• -TÜRK öz ‘ dür , taklit değil !
• -TÜRK devlet kurar , tuzak değil !
• -TÜRK kahramandır , zorba değil !
• -TÜRK sağlamdır kırık dökük değil !
• -TÜRK deki safiyettir , zafiyet değil !
• -TÜRK ün karnı aç olabilir , gözü değil !
• -TÜRK düşmanını deviricidir , kendini değil !
• -TÜRK kahreder düşmanını , dostunu değil !
• -TÜRK kıta’lar , sınırlar aşmıştır, haddini değil !
• -TÜRK büyüktür, kendisini büyük gören değil !
• -TÜRK inanınca tam inanır, yarım – buçuk değil !
• -TÜRK yiğittir, kaba kağıt da değil, kabadayı da değil !
• -TÜRK büyük tür, büyüğü nü bilmeyecek kadar küçük değil !
• -TÜRK dayanıklı dır, duygusuz değil, sabırlıdır, kaygısız değil !
• -TÜRK en iyiye, en doğruya, en güzele aşıktır…………
• -TÜRK olduğunu söyleye meyen, ulu önder ATATÜRK’ ün sözünü değiştirmeye çalışanlara
inat, ulu önderin izinde TÜRK GENÇLİĞİ var,
• -TÜRKÇE TÜRKİYE demektir, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE


İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in şehit edilişinin 17. yıldönümünde bir mesaj yayınladı.

Perinçek'in mesajını aşağıda sunuyoruz.


EŞREF BİTLİS’LE BAŞLAYAN SÜREÇ

Uğur Mumcu’nun şehit edilmesinden 24 gün sonra, Org. Eşref Bitlis’in 17 Şubat 1993’te şehit edilmesiyle başlar bu süreç.

ABD emperyalizmi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Jandarma Genel Komutanı’nı Ankara semalarında katletmiştir ve komutanlar, silah arkadaşlarına sahip çıkamamışlardır.Org. Eşref Bitlis, o kadar sahipsizdir ki, adı sözümona MİT’in yaptığı Ergenekon şemasındaki 69 ismin içinde çıkmıştır.


GENELKURMAY BAŞKANI

TÜRK SUBAYINI BİLMİYOR MU?

Bugün durum 17 yıl öncesine göre çok daha vahimdir.

Türk Ordusu’nun kahramanları intihar ediyor; madalyalarını yerlere atıp çiğniyorlar.

Gazetelerdeki, televizyonlardaki manzaralara bakınız: Türk Ordusu’nun teğmenleri, uyuşturucu kullanıyormuş; seks partileri yapıyormuş, komutanlarına suikastlar düzenliyorlarmış! TSK komutanları, camileri bombalama planları yapıyor, kendi uçaklarını düşürme fesatları tertipliyorlarmış.

O onurlu teğmenlerin, o namuslu komutanların bunları yapmadığını, Genelkurmay Başkanı bilmiyor mu?

Türk Ordusu’nun savaş yeteneğini çürüten bu tertibe, “tertiptir” diyecek, bu yalanlara “yalandır” diyecek, teğmeninin generalinin onurunu çiğnetmeyecek bir komutan özlenmektedir.

Millet, akılları ayaklandıran, vicdanları isyan ettiren bir durumla karşı karşıyadır. Sorumlular eziktir; asıl yürekleri yakan da budur.


BIRAKIN BU NATO YALANLARINI

Bu “hayasız akın”a boyun eğebilmek için, hukuk devletine yalancı tanıklık yapılmaktadır. “Yargı çözer” yalanlarına sığınılmaktadır.

Bırakın bu NATO yalanlarını, bu Amerikan akademilerinde öğretilen ikiyüzlülükleri!

Hukuk devleti olsa, bu kanunsuzluklar, bu tertipler yaşanır mı?Hiç abartmadan belirtiyoruz, kırk yılda karara bağlanamayacak uydurma yargılamalar kurgulanmıştır.

Bu tertipleri, yargı çözmeyecek ama halk devrimi çözecektir.


NEREDE VURULAN SİLAH ARKADAŞINI

OMUZUNDA TAŞIYAN KOMUTAN?

Mesele, Türk vatanseverlerinin çektikleri değildir. Onlar, Namık Kemallerden Mustafa Kemallere, Nâzım Hikmetlerden Deniz Gezmiş ve Muammer Aksoylara kadar iki yüzyıldır bu zulümle boğuşuyorlar; daha da boğuşacaklardır. Silivri ve Hasdal kalelerinde yatanlara bakın, hepsi Uğur Mumcular ve Eşref Bitlislerdir.

Mesele, Türk subayının sahipsiz kalmasıdır. Silivri duruşmalarına bakın, en sahipsiz, en savunmasız olanlar subaylardır. Gazetelere televizyonlara bakın, en çok vurulanlar, en çok kırılanlar, en çok çiğnenenler; hep subaylardır ve Türk Ordusu’na sahip çıkanlardır.Düşmanın vurduğu Türk askerini, silah arkadaşı omzuna alır taşır değil mi?Hayır, o şerefli askeri komutanı yerde bırakmıştır; vurulmuş alnından, tertemiz hapishanede yatmaktadır.

Anladık, NATO bağlantıları, Türk Ordusu’ndaki yurtseverliği, komutan sorumluluğunu, silah arkadaşlığını, mertliği, dayanışmayı çürütmektedir. Gerçektir bunlar! Yaşanmaktadır! NATO süreci sonunda Türk subayı sahipsiz kalmıştır.


TÜRK SUBAYI ÖRGÜTSÜZ KALMIŞTIR

İtfaiyecinin örgütü vardır. Temizlik işçisinin örgütü vardır.

Madencinin, Tekel işçisinin örgütü vardır.

Eczacının, doktorun, bakkalın ve avukatın örgütü vardır.

Türk subayını zulme ve hakarete karşı koruyan bir örgüt yoktur.Denecektir ki, işte var ya, ifadeye çağırılan komutanları adliye binasına mutfak kapısından sokan bir örgüt var; perdeleme mangası var; ifadeye götürülen Türk subayının yüzünü beyaz kağıtla örtme timleri var…

Bizim söylediğimiz örgüt o örgüt değildir. Biz, “asimetrik harekâta” teslimiyet örgütünden söz etmiyoruz. Kendi ülkesinde yabancı devlet operasyonuna boyun eğmeyecek, tertibi bozguna uğratacak, Türk subayının onurunu koruyacak örgütten söz ediyoruz. Şu anda böyle bir örgüt yoktur. Veya o örgüt vardır; ama ABD tehdidi karşısında yeraltına inmiştir.


ULUSAL KANAL/ 16 Şubat 2010


Henry Barkey ve Graham Fuller’in “ordu içinde bölünmeler” umuduna dayanan iç savaş stratejisine karşı Türkiye’nin çözümü, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na hazırlanırken, Alevisini Sünnisini ve etnik köken ayırt etmeden bütün milleti, ortak bir hedefte nasıl buluşturduğunu inceleyerek, Atatürk’ün milletin kendine güvenmesini sağlamakta kullandığı yöntemleri uygulamaktır.
Türkiye’nin, Birinci Meclis ruhuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin yeniden “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” motivasyonuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin daha fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan da medyanın ulusal niteliği zayıfladığı için Milli Güvenlik Kurulu’dur; dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türkiye, Türkiye’yi yönetenler tarafından resmen ve alenen satılıyor ve askerler dahil herkes bunu özelleştirme diye yutuyor. Türkiye satıldıktan sonra, sağlanacak olan kimin güvenliği olacaktır? Amerikan ve İngiliz şirketlerinin güvenliği değil mi?Türk Silahlı Kuvvetleri, milli güvenliği tehdit eden bu gidişe MGK’da dur demelidir. Yoksa vebal altında kalırlar. Türkiye’ye yönelik iç savaş senaryolarının tartışıldığı bir ortamda, ülkenin bütün malvarlığının satılıyor olması asıl tehdit değil midir? Tehdit değerlendirmesi, bunun için yeniden gözden geçirilmelidir. İşte o zaman, bütün çatlak sesler susar ve Türk Milleti yeniden tek vücut olur. Bunlar yapılmasa da, Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkacaktır ama, kargaşa yaşamaya lüzum var mı?

* * *

Yukarıdaki satırları 1998 yılında, bugün “Fatih Camisi’ni bombalayacaklardı” diye ortaya atılan CIA projesinin orijinali ABD’de tartışıldığı zaman Sağduyu gazetesinde yazdım.. O tarihten bugüne, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye’nin malvarlığı tamamen yabancılara satıldı. Sıra orduyu bölmeye geldi. 17 Ağustos 2005’te “İrtica diye gürleyenler vatan satılırken niçin sessiz?” başlıklı yazımda da benzer uyarıları yapmıştım. Fakat aldığım karşılık, “Devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak” suçundan hakkımda dava açılması oldu. TCK 301/2’den yargılandım. Neyse ki bir yıl sonra beraat ettim.

* * *

The Times gazetesi, “İktidar mücadelesi, silahlı kuvvetleri, yüksek profili olan komplocular ile hassas belgeleri sızdıran ve siyasetten uzak bir orduyu isteyen isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldü. Bir araştırma şirketi, orduya olan güveninin yüzde 60’lık tarihi bir düşük düzeyde bulunduğunu açıkladı” diye yazıyor. Türkcelil.com’da çıkan bir yazıda, İranlı Mohsen Yazd, “İran’da da önce halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla mollaların safına çekildi. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerinde Kur’an ile erleri geçerek, direnen subay ve komutanları katlettiler” uyarısında bulunuyor! Mohsan Yazd, “Yüreğim kan ağlayarak İran’da ’O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum” diyor ve Türkiye’de kışlaları basacak olanların da emir komuta zinciri içinde hazır bekletildiğini belirtiyor.

Arslan BULUT

Yeni Dünya Düzeni

Gönderen SABİH SAMUR | 8:59 ÖS | , , | 0 yorum »


Nurullah AYDIN
24 Ocak 2010
ABD’NİN YENİ DÜNYA DÜZENİ SENARYOSU!
Türkiye’de son dört yılda yaşanan olaylar aslında bir senaryonun uygulanmasından başka bir şey değildir. Yazan ABD, oynayan ne yazık ki Türkiye’deki bazı kişiler.

Nasıl mı; Önce ikinci dünya savaşı öncesi ile başlayan süreci, dünyada oynanan oyunları ve sonuçlarını görelim. Bunlar ışığında sizler de Türkiye’de oynanan oyunu yorumlayın.

Bakın; Nazi destekçisi Almanya’nın silah fabrikası Farben’di. Bu şirketin ortağı Amerikan Rockfeller’e ait Standart Oil Company’di! Her iki şirket de savaşın üzerinden zenginleşti.

Savaş ABD’ne milyarlarca dolara mal oldu. Bu para Dış İlişkiler Konseyi’nin denetimindeki Amerikan Merkez Bankası’ndan borç alınarak harcandı. Amerikan Merkez Bankası bir şirketti. En tepedekiler Dış İlişkiler Konseyi üyeleriydiler. Amerikan bankacılık sistemi tefecilik üzerine kuruluydu. Savaşlarda en çok onlar kazandı.

Preston Bush’un bankası, savaştan en çok kârlı çıkan bankaydı. Oğlu ve torunu onun izinden gittiler. Tüm Bush sülalesi, CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi’nin), kafatası ve kemikler olarak bilinen gizli ırkçı örgütlerin üyesiydiler. Torun Bush, 2001’de ikiz kuleleri bahane ederek, Afganistan ve Irak’ı kana bulayacak, milyonlarca dolara el koyacaktı. Savaşlar çok kârlıydı! Bahaneler yaratılmalıydı.

Çünkü; Savaşlar için geniş kitleleri ikna edecek bahaneler lâzımdır.
II.Dünya Savaşı’da Pearl Harbour’a saldırı bahanesi, Vietnam’a gemilere saldırı bahanesi ileri sürüldü. Ama daha sonra bunlar yalanlandı. Ortadoğu ve Orta Asya’ya girmek için de bir bahane lâzımdı. 11 Eylül ve kimyasal silahlar. Bahanesi, medya çarkıyla halka sahneledi…

Terörle savaş lâfı tekrarlandı, durdu.. Bir şey çok tekrarlanırsa, herkes inanır.
11 Eylül şokundan sonra dünyanın her tarafında onlarca bilim adamı bu anlaşılmaz olayı anlatmaya çalıştı. Kimse anlayamadı. Medya, 11 Eylül’ü paketledi ve Amerikan halkına sattı.

Gerçek ve yalan birbirine karışmıştı, ikiz kulelerle ilgili tüm deliller karartılmıştı. Öyle ki, New York Belediye Başkanı Giuliani, deliller araştırılmadan, binalardan kalan her şeyi ortadan kaldırmıştı. Olay yerinde inceleme yapılmasına imkân tanımamıştı.

El Kaide ile Usame Bin Ladin, Rockfeller’in dediği gibi, hiç bulunamadı. Medya insanların beynine El Kaide, Taliban, Terör, Savaş kelimelerini kazıdı.

Senaryoya göre, büyük kriz kapıdaydı. Kriz, küresel seçkinlere yeni fırsat kapıları açacaktı. Dünyada boyun eğmeyen uluslar vardı, kriz bu ulusları yola getirecekti…

Rockfeller’e göre, Yeni Dünya Düzeni topyekûn bir değişimle gelecek, küresel kriz bu değişimi tetikleyecekti! 1994’te şöyle diyordu: ‘Küresel bir değişimin eşiğindeyiz. Beklentimiz, tam zamanında gelecek bir bunalımdır. Uluslar Yeni Dünya Düzeni’ni o zaman mecburen kabul edeceklerdir!”

Rockfeller: “Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve aydınları olan bir avuç seçkin’e geçecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.”

Henry Kissinger: “Hangi yol seçilirse seçilsin, Birleşik Devletler’e ve Avrupa’ya dayanan çokuluslu şirketler, küreselleşmeyi yönlendiren lokomotifler olarak gözükmektedir. ABD’nin Avrupa’nın çokuluslu şirketleri, gelişmekte olan ülkelerin şirketlerini yutacaktır.”

George Kenan: “Dünya servetinin %50’sine, buna karşılık nüfusunun %6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve kızgınlıklara hedef olmamız gayet normaldir. Önümüzdeki dönemde bu ayrıcalıklı konumun sürmesini sağlayacak bir ilişki ağı kurmalıyız. Korku salarak dünyayı sindirmeliyiz.!”

Rahmi Koç ne diyor: “Dünyada yeni bir global sistem oluşmuştur. Dünyanın en büyük 5 ekonomisi artık devletler değil, özel şirketlerdir.”

CIA ve FBI eğitiminden geçenler Türkiye’ye döndüler.. Sonrası ise malum senaryoları yazdılar uygulamaya başladılar. İşittiklerimizin, okuduklarımızın bizim anladığımız anlama gelmediğini, şunu şunu demek istediğini, medya’da tekrarlıyorlar. Ya öyle mi, Acaba, Ya doğruysa sözünü her ortamda söyletinceye kadar.

Türkiye’de oynanan oyunu, aktörlerini, figüranlarını da siz düşünün olmaz mı?

Günün Sözü: En zor şey, göz önünde duranı görmek ve açıkça söyleneni işitip anlayabilmektir!



BENİM TÜRK ERKEĞİMİN BEYAZ ÇORAP KÜLTÜRÜ VARDI!
KIROLUK DEDİLER !

ŞİMDİ PARMAK ARASI TERLİK, AĞDA, KAŞ ALDIRMA YAPTIRIYORLAR.

AMA MİCHAEL JACKSON KISA PANTOLANLAR GİYİP, BEYAZ ÇORABINI GÖSTERİNCE MEGA STAR OLUYOR ?

BU NE PERHİZ, BU NE LAHANA TURŞUSU !

ATATÜRK BENİM
LAİKLİK BENİM
DİN BENİM
MİLLİYETÇİLİK BENİM
MÜSLÜMANLIK BENİM
CUMHURİYET BENİM
DEVLET BENİM
TÜRK BENİM
HALK BENİM
HERŞEY BENİM !


PEKİ, SEN KİM OLUYORSUN DA BENİ BU ORTAK DEĞERLERİM ÜZERİNDEN PARTİ KURUP BÖLMEYE KALKIŞIYORSUN?


Harbiye Marşı dinleyene: Askerci
Onuncu Yıl Marşı dinleyene:CHP'li
Mehter Marşı dinleyene: MHP'li deniyor !

Peki siz kim oluyorsunuz da buna karar veriyorsunuz ?

BEN TÜRKÜM VE BU SİSTEME KARŞIYIM !
BEN TÜRKÜM VE BÖLÜNMEYE KARŞIYIM !
HANGİ YANIMDAN VAZ GEÇEYİM?
LAİK OLDUĞUM İÇİN MEHTER MARŞI DİNLEYEMEZ MİYİM ?
YA DA DİNDAR OLDUĞUM İÇİN HARBİYE MARŞI ?
İŞTE BÖYLE AYIRDILAR İNSANLARI !!!!

Selin GÜL


YORUMLAR

Hepar Aydın İl Başkanlığı
teşekkür ederiz...

Sabih Samur
Bu yazınız www.kirmizi-beyaz.blogspot.com ve "Kod Adı: TC" platformunda yayımlanacaktır.Teşekkür ediyor, yüreğinize sağlık diyorum.

Umarız yaptığın hatayı düzetmek için elinden geleni yapar ve TC'nin gönlünü alırsın SEZEN AKSU!
Yoksa bizler seni affetmekte çok zorlanacağız.


Asteğmen Faruk Köylü

Gönderen SABİH SAMUR | 5:17 ÖS | , , | 0 yorum »


Sevgili kardeşim Faruk,
Senin bana ifade ettiğin üzere,
yol haritanda benim düşüncelerime güvenip,
değer verdiğin ve uyguladığın için teşekkür ediyorum.
Önce yüce Allah'a sonra kendine güvenmeni;
sana emanet edilecek askerlerine canın gibi bakmanı
ve sapa sağlam kendinin ve onların yuvalarına
dönmelerini sağlamanı diliyorum.
Asteğmenim yolun ve bahtın açık olsun!
Sabih Samur
Ağabeyin



BİLGİ NOTLARI


TARİH : 01 Ocak 2010
SAAT : 14:50
NO : BN - 01 / 10


1. Bugünkü bazı medya organlarında dün bir hakimi takip ettiğinden şüphe edilen iki aracın durdurularak arandığı, bu araçların askeri ve içindeki şahısların da askeri personel olduğu haberlerine yer verilmiştir.
2. Olayın cereyan tarzı aşağıdaki şekilde olmuştur;
a. 31 Aralık 2009 saat 12:30 civarında, Uğur MUMCU caddesinde birbirinden bağımsız olarak idari görevle seyir halinde olan beyaz renkli iki ayrı askeri araç polisler tarafından durdurulmuştur.
b. Durdurulan bu araçların askeri araç olduğunun anlaşılması üzerine olay yerine Merkez Komutanlığı ekipleri çağrılmıştır.
c. Söz konusu araçlar ve içindeki personel, durdurma ve arama kararını veren Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine saat 14:00 civarında Ankara Merkez Komutanlığına götürülmüşlerdir.
ç. Burada Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan tespitlerde;
(1) Araçlardan birisinin Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ait olduğu ve içinde iki şoför er ile bir uzman çavuş aşçının bulunduğu,
(2) Diğer aracın ise, Garnizon Komutanlığına ait olduğu ve içinde iki şoför (biri onbaşı biri er), bir elektrik teknisyeni er ve bir marangoz erin bulunduğu anlaşılmıştır.
3. İlgili Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılan inceleme sonucunda, söz konusu askeri personel dün gece saat 22:00 civarında serbest bırakılmıştır.
4. Olayın, bir şüphe üzerine yapılan ihbar ve bu ihbara yönelik olarak icra edilen bir uygulama olduğu anlaşılmış ise de, son günlerde yaşananların, kişileri ve toplumu ne hale getirdiğini göstermesi bakımından önemli olduğu düşünülmektedir.
5. Konuya ilişkin olarak gerekli işlemler başlatılmıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
SABİH SAMUR YORUMU :
Ankara'nın göbeğinde iki askeri plâkalı araç içinde resmi kıyafetleri ile askerler Amerika'dan gelen bir ihbar telefonu üzerine eş zamanlı olarak durduruyorlar, savcılığın talimatı üzerine alınıp, sorgulanıyorlar.
Kim kime mesaj vermek istiyor bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da bu işlerin artık tadından yenmez hale geldiği.
Bizlerde yazıp çizen esnaf olarak yapmamız gerekeni yapalım; konuyla ilgili gerekli işlemleri başlatalım ve kamuoyuna saygı ile duyuralım.
Vah benim memleketim.