Yazar Adı: Ümit SAYIN
Yazar İletişim: umitsayin@gmail.com
2007 – BİLDERBERG – CFR - TRİLATERAL:

KONSTANTİNOPOLİS ÜÇLEMESİ

Bilderberg 2007-İstanbul
Bilderbergle ilgili internette tarama yapan bazı televizyon kanalları program yapmak için aradılar geçen hafta içinde! Bilderberg’e katılan F. K. Amcanın da katılacağı bir programa da çağrıldım! Halbuki F.K. amcanın katıldığı bu toplantıları benden çok daha iyi bilmesi gerekirdi, üstelik ben yazdıklarım nedeniyle Bilderberg Gizli Örgütü tarafından yakılması gereken bir cadıydım! Konuşmak ne haddime!
Toplantı 31 Mayıs-3 Haziran arasında yapılacakmış! Çok gizliymiş, otel bile belli değil! Otelin 1 km yakınına genellikle kimseyi, hiçbir gazeteciyi yaklaştırmıyorlarmış! ÇIRAĞAN diyen var, İstanbul MİT merkezine yakın olsun diye CONRAD diyen var, HYATT REGENCY diyen var, SWISS Otel diyen var! CIA ve MİT koruyacakmış gelenleri, 130-140 kişi falan geliyormuş. Toplantının yapılmasına 10 gün var; Henry Kissenger, Paul Wolfowitz, Donald Rumsfeld gibi uluslararası caniler ve insanlık suçu işlemiş ünlü psikopatlar da geliyor toplantıya ama kuş uçmuyor, hiç bir bilgi çıkmıyor (Hepsi hem CFR, hem Trilateral, hem Bilderberg üyesi), Trilateralin teorisyeni Brezezinski’nin de geleceğinden bahsediliyor! Aman ha, duyulmasın! Adamlar İran’ın, Türkiye’nin geleceği ile ilgili kararlar alacaklar, belki hepimizin geleceği bu toplantıda satılacak ama hiç bir bilgi yok! Türkiye’yi babalar gibi pazarlamaya geliyor Bilderberger amcalar, bizi Bildhamburger yapacaklar !
Bana bir MİT veya Genelkurmay görevlisi çıkıp da söylesin, NATO ile veya NATO’nun Gizli Ordularıyla (Gladyo, Staybehind) yapılan hangi gizli anlaşmaya göre Türkiye’de yabancı bir gizli servisin (CIA ve MOSSAD) kontrolünde ve denetiminde BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE böyle toplantılar yapılabiliyor? Üstelik de CIA tarafından 1954’de kurulmuş gizli bir örgüt tarafından. Bunun neresi kanuni? Bu üçüncüsü üstelik! Yeni göreve başlayacak Yargıtay Başkanımız bize söylesin, hangi ulusal yasayla bu bağdaşıyor? Ya da sayın Cumhurbaşkanımız bize açıklasın, laikliği korumanın yanısıra, bağımsızlığımızı ve ulusal güvenliğimizi ilgilendiren böyle bir toplantıya bu kadar kritik bir konjonktürde neden ev sahipliği yapıyoruz? Ya da sayın Genelkurmay başkanımız bize açıklamalı, bu toplantı neden ve nasıl böylesi kötü ününe rağmen Türkiye’de yapılabiliyor, böylesine kritik krizler atlatılmış bir dönemde! Her ülkede yüzbinlerce kişinin protestosuyla karşılaşmış, tüm dünyanın lanetlediği Bilderberg toplantısını hangi yüzle, kim İstanbul’da yapabiliyor?
Daha önce 18-20 Eylül 1959’da Yeşilköy’de yapılmıştı[1]. 1958’deki toplantıya Muharrem Nuri Birgi (NATO ve İngiliz Büyükelçisi, kırmızı loca mason), Nurettin F. Alpkartal (Milletvekili, mason), Tekin Arıburun (Türk Hava Kuvvetleri), Dinç Bilgin (Basın Holding patronu), Vecdi Diker (Türk Taşımacılık Organizasyonu), Adnan Menderes (Başbakan), General Selahattin Tokay katılmıştı. Arkasından Adnan Menderes bir darbeyle indirildi, vatana ihanetten asıldı, yani Yeşilköy Bilderberg toplantısına katılmak ona pek şans getirmemişti. Belki de idam kararı orda verildi! Çünkü o zamanlar Bilderbergi, CFR’yi kimse bilmezdi, ama yine Türkiye bağımsızlığını NATO’nun gizli ordularına ve Bilderberg’e çoktan kiralamıştı. Neyse ki, 1960 darbesi birazcık ulusalcı ve Kemalist eğilimli bir darbe oldu!
Ondan sonra Bilderberg toplantısı 25-27 Nisan 1975’de Altın Yunus Oteli Çeşme’de yapıldı. Toplantıya Natonun gizli elemanlarından Muharrem Nuri Birgi (nasılsa 1957 ile 1975 arasında tam 12 kere Bilderberg toplantısına katılmış, ne çok Bilderberger seveni varmış!), İhsan Sabri Çağlayangil, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, İhsan Doğramacı (Hacettepe Rektörü), Kamran İnan, Hasan Fehmi Işık, Prof. Gülten Kazgan (İst. Ün. Ekonomi) katılmışlar. Toplantının zamanlamasına dikkatinizi çekerim; Kıbrıs Barış Harekatından bir yıl sonra! 5 yıl sonra 24 Ocak kararları çıkarıldı ve 1980 NATO merkezli Türkiye’deki bugünkü tasfiye sürecini başlatan ‘our boys’ darbesini yedik! Yani tesadüfe bakın ki, Türkiye’de Bilderberg toplantısı yapıldıktan sonra ya ulusalcı bir darbe geliyor, ya da Natocu!
Geçen yıl ki Kanada’daki toplantıya ise Türkiye’den Egemen Bağış, Ümit Boyner, Mustafa Koç, Kemal Köprülü (George Soros’un ARI hareketi yöneticisi), Prof. Özel Soli (George Soros’un BİLGİ Üniversitesinden), Wolfowitz’in sevgili dostu Cengiz Çandar hazretleri katılmışlardı.
Şimdi sorarsınız bu yılki toplantıya kimler katılacak. Öncelikle şunu söyliyeyim. Bu yayınlanan listeler ve bildirilen isimlerden daha fazla kişi katılıyor. Kayıt dışı. Örneğin geçen yılki toplantıda Kanada’da listede hiç ismi olmamasına karşın Bill Clinton’ın eşi Hillary Clinton gizlice arka tünellerden geçip gelip katılmıştı (kaynak: Alex Jones ve J. Tucker’ın radyo showu ve http://www.prisonplanet.com/ ). Toplantı içinde toplantı oluyor ve açıklanan listelerden çok daha fazla kişi gelebiliyor, daha gizli toplantılara...
Biliyorsunuz İstanbul’un altı tünellerle doluymuş, sürpriz ve gizli katılımcılar olabilir tabii ki! Bu yıl BOP hakkında karar verilecek! Türkiye’deki ve İrandaki petrol yatakları hakkında kararlar verilecek. Türkiye daha nasıl güzel küreselleşir, güzelleşir diye kararlar verilecek. Toplantı Türkiye’de yapılıyor, çünkü, katılımcı listesinin otele sunulmasına ihtiyaç kalmıyor. Otele gizli kanallardan gereken her Türk girebilsin diye. Üstelik bu seferki bize istihbaratçı martıların getirdiği haberlere göre, Bir TRİLOJİ (Üçleme), yani toplantı hem bir CFR toplantısı (katılan Amerikalıların büyük kısmı CFR üyesi), hem bir Bilderberg toplantısı, gayri resmi de bir Trilateral Komisyon toplantısı[2]. Yani daire içinde daire, oyun içinde oyun, matruşka içinde matruşka! Türk katılımcıları merak ediyorsanız, hiç merak etmeyin, Türklerden bir sürü giren çıkan olacak, gizli yeraltı ve yerüstü tünellerinden (!) , zaten o yüzden Türkiye’de yapılıyor, kayıt dışı Türkler istedikleri gibi girebilsinler diye! Papa hani gelip Konstantinopolis deklerasyonu vermişti ya, bunlar da gelip, Konstantino-BOP-is deklerasyonu verip gidecekler.
Benim favori milli takımım şöyle:
Kalede: Cengiz Çandar , Hasan Cemal (yedek)
Geri planda savunma: Cem Boyner, Cem Uzan (gizli yedek), Nevval Sevindi (yedek eleman), Rıfat Hisarcıklıoğlu (TOBB Başkanı), Can Paker (Türk Henkel ve TESEV başkanı), Nazlı Ilıcak veya Oğlu M. Ali Ilıcak (yedek)
Orta saha: Mehmet Ağar (DYP) ekibinden sürpriz bir sanatçı, Ali Babacan, Mustafa Koç (Koç Holding), Arzuhan Doğan-Yalçındağ (TÜSİAD başkanı, gizli eleman), İlnur Çevik (gizli, yedek eleman) , Kemal Derwish (Birleşmiş Milletler, ABD takımından yedek tranfer)
Forvet: ABDullah Gül, Prof. Aydın Uğur (Bilgi Ün. Rektörü), Murat Aksu (gizli yedek eleman), Leyla Zana (arka kapıdan gizlice) , Ahmet Türk (yedek, arka kapıdan gizlice)!
Santrafor: RTE (yedeği yok!)
Tabii soruyorsunuz, istihbaratçı martılarımız bu seneki İstanbul-Bilderberg Trilojisinde ne konuşulacağını da öğrendi mi diye? İsterseniz olası konulara geçmeden şu BİLDERBERGİN ne olduğunu bir kez daha hatırlayalım.
Bilderberg Nedir?
1921’de kurulan CFR’nin temel kürselleşme planları daha kurulduğu günden beri biliniyordu. CFR ABD içinde kontrolü 2. dünya savaşı sırasındaki askeri yönetimle ve FBI isimli örgütü kurarak sağladı. O dönemlerde Amerikan Derin Devletinin iskeletini teşkil eden CFR tek jandarmalı kapitalizmi Avrupa’ya da yaymak zorundaydı. Eski CFR başkanı ve Rockefeller’in Chase Manhatten Bankası başkanı olan (Koç Holding de bu bankanın yönetim kurulundadır) John Mc Cloy OSS (Office of Strategic Services) isimli istihbaranün kurulmasını önerdi. OSS Bill Donovan tarafından 1941-1942’de savaş yıllarında kurulmuştur. Temel çatıyı CFR, Round Table, Masonlar, Skulls and Bones gibi gizli örgütler oluşturmaktadır. OSS 1947’de CIA isimli örgüte dönüştü. 1947’de çıkan Ulusal Güvenlik Yasası (National Security Act) Merkezi haberalma sistemine hukukun üzerine çıkma, yeni istihbarat örgütleri kurma, orduyu gerektiğinde kullanma, kovert operasyon yapma, adam öldürme, işkence yapma, beyin yıkama gibi basit ve insanlığın yararına kullanılabilecek (!) bazı yetenekler de sağlıyordu. Daha sonra CIA filmlerden de bildiğimiz gibi her türlü suçu işleyebilen ve mafya ile ortak çalışan modern, kirli yapısına kavuştu. 1950’de General Walter Bedel Smith başa geçince Avrupa’da CIA’in tüm işlerini ve paravan şirketlerini oluşturabilecek ve Avrupayı kontrol edebilecek bir örgüt oluşturulmasını istedi.
Bilderberg, CFR-Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar-Skulls and Bones-Round Table ve diğer gizli örgütlerin Avrupa ayağını oluşturmak için, aslında kitaplarımızda bahsettiğimiz 50 bin küresel elitin hizmetine tüm Avrupa ekonomisini sunabilmek için kuruldu. Hollanda’da Oosterbeek şehrinde Bilderberg otelinde 1954’de kurulmuştur. Her yıl bir ülkede pek çok ülkenin ileri gelenleriyle birlikte çok gizli toplantılar yapar. Katılanlar hiç bir bilgi vermezler, kayıt ve yazmak yasaktır.
Bilderbergin Spotlight isimli bir dergileri de vardır. Liberty Lobby Inc, 300 Independence Ave., SE , Washington D.C. 20003 adresinden yayın yapar.
Bilderberg örgütünün Avrupa adresi: Maja-Banck Polderman, Bilderberg Meetings, Amstel 216, 1017 AJ, Amsterdam, Hollanda.dir.
Bilderbergin ABD adresi ise Charles W. Muller, American Friends of Bilderberg, Inc. 477 Madison Ave., 6th Floor, New York, NY 10022.
Bilderbergin kurucuları arasında Hollanda Prensi Bernhard ve Polonyalı sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger de vardır. Retinger, Bilderbergin babası olarak bilinir. Bilderberg aslında Amerikan sermayesinin ve elitinin, CIA’in Avrupa ayağıdır. Prens Bernhard’In eski bir NAZİ üyesi olduğu bilinmektedir. Rockefeller, J.P. Morgan, Rotschilds gibi ünlü aileler de bu gizli teşkilatın arkasındadırlar. Bilderberg masonik gizli bir teşkilattır. Ama toplantılara çağırılanların ille de mason olması gerekmez. Yahudi ayağı güçlüdür ve Mossad da pek çok toplantıda koruma görevini üstlenmektedir.
Bilderberg toplantılarında ülkelerin kaderleriyle ilgili çok gizli kararlar alınır ve bu alınan gizli kararlar her koşulda uygulanır. En gizli ve önemli kararları en iç çekirdek bilir. Herkes her toplantıya giremez. Yani içiçe çemberlerden oluşan bir yapı mevcuttur. Türkiye’nin kaderi de bu toplantılarda tayin edilmiştir. Türkiye’yi uzun dönem yöneten pek çok kişi uzun dönem Bilderberg üyesi olarak kalmıştır. 1950’li yıllardan sonra pek çok iç ve dış politikayı Türkler değil, Bilderberg, CFR ve Trilateral Komisyon Üyeleri belirlemiştir.
2007’DE BİLDERBERGER KARDEŞLER NE KONUŞACAK?
2007’de toplantının Türkiye’de yapılması önemli. Çünkü Türkiye’den kayıt dışı pek çok katılan olabilir. Bazı kutsal kararlar burada alınabilir. Sadece tahminde bulunarak diyorum ki bu toplantıda,
1) 22 Temmuz Seçimlerinin nasıl manupüle edileceği. Kimin hangi oranda oy alacağı ve sürprizlere karşı alınacak önlemler.
2) İran’a karşı alınacak strateji ve Türkiye’nin alacağı tavrın belirlenmesi
3) Türkiye’de artık herkesin bildiği Güneydoğu Petrollerinin nasıl paylaşılacağı.
4) Büyük Orta Doğu Projesinin ilerletilmesi için Ulusal Türk direncinin nasıl kırılacağı ve bunun DYP-MHP veya CHP üzerinden nasıl yavaşlatılmış Büyük Ortadoğu Projesine dönüştürülebileceği.
5) Türkiye’nin tam tasfiyesinin nasıl başarılacağı hakkında dolaylı konuşmalar.
6) Bu tip yazıları yazan bizim gibi ulusalcı, vatansever ve Kemalist insanların nasıl ortadan kaldırılacağı hakkında gizli bir takım yerli istihbarat birimleriyle yapılan konuşmalar. Ev baskını planları!
7) Türkiye’den Kemalizmin (Atatürkçülüğün) acilen tam tasfiyesi için yapılması gerekenler.
8) Türkiye’ye daha ağır ekonomik yaptırımların nasıl uygulanacağı. Özelleştirme projeleri, güzelleştirme projeleri.
9) Basın operasyonları-psikolojik harp-kirli tezgahların nasıl yapılacağı konuları.
10) Büyük İsrail Projesinin nasıl gerçekleştirileceği ve Özgür Büyük Kürdistan’ın nasıl kurulacağı konusunda derin çeşitlemeler!
11) ABDullah beyin veya RTE’nin Cumhurbaşkanı olması için nasıl yeni önlemler alınabileceği.
12) TSK’ya ne yaptırımlar ve operasyonlar uygulanacağı. TSK’nın nasıl etkisizleştirileceği. Muhtıra veren paşaların nasıl tasfiye edileceğinin planlanması.
Valla vahiy falan gelmedi! Martılar söylediler! Bunlar konuşulacakmış! Çok merak ediyorsanız, siz de bir martı kılığına girin ve Çırağan Otelinden içeri süzülün!...
Böyle bir rezalet olabilir mi? Sizin ülkenize zarar vermek ve ülkenizi parçalamak için geliyorlar, kendi ülkenizde kendi istihbarat servisiniz onları koruyor, sizin ülkenizin geleceği ile ilgili kararlar alıyorlar! Ekonominizi bu toplantılarla şu andaki rezil durumuna getirdiler. Ülkenizi haraç mezat satın aldılar, tüm stratejik kurumlarınızı ele geçirdiler, tüm bankalarınız onların oluyor! Tüm kaleleriniz, tersaneleriniz, limanlarınız adamların eline geçti. Tek önlem alan yok! Ülkenizi parçalıyorlar, satıyorlar, rezilini çıkarıyorlar...
Bizler Bilderberg’in nasıl bir kuruluş olduğunu yıllardır anlatıyoruz. Hala hiç bir önlem yok! Kimse protesto bile etmiyor! Yine de utanmadan İstanbul’un göbeğinde toplantı yapmaya kalkıyorlar!
Üstelik insan bari benim gibi yıllardır Bilderberg’i ve Masonları deşifre etmiş, rezil etmiş ve herkese gerçek yüzünü göstermiş kişileri mütareke basınının televizyonlarına davet etmeye utanır yahu! Bilderberg’in yok edilmesi gerektiğini, kovulması gerektiğini söylüyorum; Bilderberg toplantısına katılmış olan Hazret, utanmadan benimle ‘Bilderberg’in Sağlığımıza Yararları’ konusunda bir de program yapmak istiyor!
El insaf!

BİLDERBERGİ BU ÜLKEDE VE BU ŞEHİRDE İSTEMİYORUZ!

BİLDERBERG TOPLANTILARINA KATILANLARI DA BU ÜLKEDE İSTEMİYORUZ!

TÜRKİYE’Yİ ARTIK TÜRKLERİN YÖNETMESİNİ İSTİYORUZ!
Kaynak: MİM HABER Ulusal Haber Dergisi


KKTC'de çeşitli sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu Kıbrıs Türk Platformu,bugün,"Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne Sahip Çık"sloganıyla Güzelyurt'ta miting düzenleyecek.KKTC Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD),Türk Barış Kuvvetleri(TBK),Gaziler Derneği ile Türk Mukavemet Teşkilatı(TMT) Derneği,halkı Güzelyurt'ta saat 18:00'de başlayacak mitinge davet etti.Kıbrıs TMT Derneği Başkanı Yılmaz Bora,mitinge Kıbrıs Türk halkının katılarak destek vermesinin ulusal bir görev olduğunu kaydetti.

ATATÜRK'e borçluyuz

Bora,Türkiye'de yapılan mitinglere de atıfta bulunarak,"KKTC'de Kıbrıs gerçeklerini göz ardı edenlere sesimizi duyurabilmek için Türk'ün Güzelyurt'una hep birlikte heyecan ve çoşku ile koşalım"ifadesini kullandı.ADD Genel Başkanı Gökhan Güler ise"milli mücadelenin başlangıcı olan 19 Mayıs 1919'un 88.yıl dönümünü " de kutlayarak,"Bizler,geleceğe güvenle bakabiliyorsak,bunu Yüce Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'e ve onun kazanımlarına borçluyuz"ifadesini kullandı.
KAYNAK : YENİÇAĞ GAZETESİ 19 MAYIS 2007


NAPAN BE GARDAŞ ?

Alanya Gazeteciler Cemiyeti mensubu olarak gerek Yeni Alanya Gazetesi'nde yazmış olduğum yazılarda olsun,gerekse irtibat merkezi Stuttgart'ta yer alan MİM HABER Ulusal Haber Dergisi'nde çıkan yazılarımda ve naçizane KIRMIZI-BEYAZ adlı rengimizi temsil eden bu blogda aşağı yukarı tüm değindiğimiz konular dönüp dolaşıp Türkiye'mizin milli menfaatlerine gelmektedir.
Geçen gün özellikle koyduğum ofis fotoğrafımda yer alan KKTC bayrağımızla ilgili geçen bir diyaloğu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ziyaretimize gelen bir vatandaşımız çayını içerken gözü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bayrağı'na takıldı ve merakla "Sabih Ağabey sorması ayıp Kızılay ile ne irtibatın var ki Kızılay'ın bayrağını buraya koymuşsun? " dedi.
Güler misin ağlar mısın?Yoksa vaatandaşın cahilliğine kızar mısın?
Size bir şey söyleyeyim mi kızmamız gereken bizleriz.demek ki aydın kesim olarak adlandırılan biz gazeteciler yeterince Kıbrıs davamızı anlatamamışız.Neden Genel Kurmay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı gibi makamlarımızda da dahil olmak üzere bu sancağı taşıdığımızı ifade edememişiz.lütfen öz eleştiri yapalım.
Bugün koskoca Denktaş'ın Ali Cengiz oyunları ile adadan uzaklaştırılmasına ses çıkaramamışız.Yeni yetişen KKTC gençliğine kültür turları düzenleyerek TC ile kaynaşmasını sağlama ortamını yazılarımızda dile getirerek ve gerekli kamuoyu oluşturarak sağlayamamışız.
Kıbrıs Davamıza çok büyük emeği geçen Sn. Mümtaz Soysal'a bunak muamelesi,eski kafalı muamelesi yapılmasına izin vermişiz.
İnsan kahroluyor.Dökülen o kadar kan ve göz yaşı boşuna mıydı?Bu ada bizim için AB yolculuğunda denize bırakılacak bir safra mı?"Her şey Vatan için" söylemi yerini "Her şey para ve AB için"e mi bıraktı?
İşte bu soruları ve yanıtlarını zaman zaman sizlerle bu köşelerden paylaşmaya çalışıyorum.
Unutmamanızı istiyorum.KKTC'nin TC toprağından hiçbir farkı yoktur,olmamıştır ve olmayacaktır.Hükümetler gelip geçicidir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir resmi politikası vardır ve KKTC bizim olmazsa olmazımızdır.
Saygı ve Sevgilerimle
SABİH SAMUR

POTOMYA - GÜNEYSU

Gönderen SABİH SAMUR | 4:29 ÖS | | 5 yorum »





POTOMYA



Siz Potomya'yı bilir misiniz? Nereden bileceksiniz Karadeniz'in bu şirin
kasabasını..
Ama Karadenizliler iyi bilir, Potomyayı ve öyküsünü..
Biri var ki; O Potomya yı herkesten daha iyi bilir, bilirdi:
Mustafa Kemal Atatürk.
Cumhuriyetin ilk yılları.. Devrimler peşi sıra geliyor,şapka devrimi
henüz uygulamaya konmuş...
Hilafetciler durumdan rahatsız.
Derken Şeyh Sait Doğu'da hilafet kisvesi altında bilinen Kürt isyanını
baslatıyor.
Vatan topraginin hiç bir köşesinden destek bulamazken, Potomya'da bir
sivri zekalı halkı örgütleyip " hilafet isterik" diye şeyh Sait
isyanına destek veriyor.
Atatürk , önceleri bunları ciddiye almiyor.
Ancak "Cumhuriyet istemezuk,devrimleri tanimazuk" diye sesleri
yukselmeye baslayinca duruma el koymak mecburiyeti doguyor.
Donanmanin " Hamidiye" gemisini Potomyasahillerine gonderiyor.
Hamidiye , Potomyayı kuru-sıkı bombalamaya baslayınca isyanci halk cil
yavrusu gibi kacismaya basliyor..
Hamidiye susmuyor..
Taa ki Potomyalılar sahilde saf tutarak Hamidiye gemisine secde edip
hep bir ağızdan;
"Atma Hamidiye atma... şapka da giyeceğum, vergi da verecegum " diyene
kadar.
Potomya neresidir, bilir misiniz? Rize'nin şirin ilçesi..
Bugünku adıyla; Güneysu kazası.
Güneysu neresidir bilir misiniz? Recep' in koyu..
Şimdi de "Recep kimdir?" diye soracaksınız..
Söyleyelim; Potomya'nın bugünkü "sivri zekalısı". Hani Cankaya'ya
sulanan..
Kıssadan hisse; Maalesef "Potomya'nın sivri zekalısı" milyonların
demokratik sesinden degil, Hamidiyenin sesinden anlıyor.




Kaynak : E-Posta yoluyla Sn. Ali AKBAY




KÜÇÜMSEDİĞİMİZ İRAN

Gönderen SABİH SAMUR | 12:18 ÖS | | 0 yorum »


İran otomobili "Samand" ay sonunda piyasada

Her türlü donanımların mevcut olduğu araçlar 16.900 ile 19.900 YTL arası fiyatlarla satılacak


İran`ın Khodro Company (IKCO) firması tarafından üretilen "Samand" marka otomobillerin, Türkiye`de satışına sunulmasına yönelik gerekli izinlerin alındığı bildirildi.
"Samand"ın Türkiye Distribütörü MYS Otomotiv Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Seskır yaptığı açıklamada, geçen yıl mart ayında Türkiye pazarına girmesi planlanan "Samand"ın ithalatının, gereken izinlerin çıkmaması nedeniyle bir türlü gerçekleştirilemediğini söyledi.
İki ülke yetkilileri arasında yaklaşık bir yıldır süren görüşmelerin artık sonuçlandığını anlatan Seskır, "Uzun süren görüşmeler sonucu Dış Ticaret Müsteşarlığından gerekli izinler alındı. Müsteşarlık, izinlerin verildiğine dair gerekli belgeleri Sanayi ve Ticaret Bakanlığına gönderdi. Artık `Samand`ların Türkiye`de satışına yönelik hiçbir sorun kalmadı" dedi.
Seskır, anlaşmanın hemen ardından 3 bin araç siparişi verdiklerini ifade ederek, şöyle konuştu:"İran otomobillerinin Türkiye`de satışına bu ay sonundan itibaren başlıyoruz. Biz her türlü hazırlığımızı yapmıştık. `Samand` ve `Samand LX` modelleri ay sonundan itibaren Türkiye`de olacak.
Şimdiden yoğun bir taleple karşı karşıyayız. Araçlarımızın 45 ilde satışlarına başlanacak. ABS fren sistemi, hava yastığı, klima, merkezi kilit gibi her türlü donanımların mevcut olduğu araçlar 16 bin 900 ile 19 bin 900 YTL arası fiyatlarla satılacak. Şimdiden hayırlı olmasını diliyorum."






Bu bir reklam değildir.Kırmızı-Beyaz'da zaten reklam alınmamaktadır.Burada tarafımdan verilmek istenen mesaj bugün için montaj ülkesi haline getirilen Türkiye'de kendi markamızı üretme durumumuz dahi artık gündemde yoktur.Bugün demokrasiye darbe vurdu dediğimiz TSK bile içimizdeki bastırılmış duyguları 1960 ihtilali döneminde "Devrim" isimli markayı prototip olarak üreterek ortaya çıkarmıştır.

Sonrası malum.Birkaç denemeden sonra birileri bize bırak kendi adını yap bizim adımızı demişlerdir.

Sadece irticai boyutta dilimize sakız ettiğimiz İran'ı son dönemde göstermiş olduğu kendi içindeki gerçek ülke milliyetçiliği bağlamında tebrik ediyorum.

Umarım anlayan anlar.


Saygılarımla


Sabih Samur


o1 Mayıs 2007 akşamı TRT 1 ' de ki Enine Boyuna adlı proğram bana seneler öncesi Ahmet Özal ile yapılan aynı formatlı bir söyleşiyi hatırlattı.Orada da canlı yayın olmasına rağmen sorular önceden hazırlanmış havası vardı burada da aynısı.
Bence yayındaki en can alıcı ve bir o kadar önemli cümle "Ben T.C.'nin Dış İşleri Bakanıyım.Bana güvenilmeyecekte kime güvenilecek?"Muhteşem zeki bir soru!
Aynı zekilikte ve dürüstlükte de şu ana kadar ki çizgisi ve yaşam görüşünün de arkasında durmalı veya durabilmeliydi.Olmadı,yumuşak geçişler yaparak sonraki sorulara geçildi.
Ve sabah uyandığımızda Başbakanın beklenen açıklamalarına muhatap kaldık.
İster istemez insanın aklına Tayyip Erdoğan'ın dahiyane bir fikir ile medyanın önüne yem olarak Abdullah Gül'ü attığı ve tüm bu gelişmelerden sonra halk oylamasına giderek ve bizzat aday olarak Cumhurbaşkanlığı makamına halkın oylarıyla gelmeyi hedeflediği geliyor!
Gül'ü ve Babacan'ı izlemeye devam edelim.
Sanırım Erdoğan iyi bir satranç oyuncusu.
Bakalım oyunun sonu ne olacak?
Sabih Samur



Ankara, 17 Nisan 2007

Sayın Yalçın BAYER

68 yaşında ve 1948 yılından bu yana aynı gazeteyi, Hürriyet’i okuyan, Atatürk milliyetçisi, eğitimli bir Türk okuruyum. Bazı yazarların ve onların düşünceleri, Türk halkına yaptıkları telkinler, ABD, İsrail, AB ve Hükümet yandaşı tavırları, bu yönde halk üzerindeki etkileri yüzünden (örneğin, Ertuğrul ÖZKÖK, Ahmet HAKAN, Cüneyt ÜLSEVER gibi) artık bu tiryakilikten kurtulmaya karar verdim. Hele ki Tandoğan Mitingi gibi, 2007 Yılına damgasını vuran tertemiz, saygın ve yurtsever halk eylemine dil uzatılması sabrımı taşıran, bir taraflı davranış oldu. 40 yıldır tiryakisi olduğum sigarayı da zararlarını görünce, yedi yıl önce böyle bırakmıştım. Hürriyet’i de; artık ruh sağlığıma zarar verdiğinden bırakıyorum. Bundan böyle Pazar günleri, 1.170.000 değil 1.169.999 luk bir satış yapabilecekler. Bir müşterileri (tabii evimdeki diğer kişiler de) eksilmiş olacak. Ne yazık ki, Aydın DOĞAN hafta içi 35, Hafta sonları 50 Yeni Kuruş eksik kazanacak. Umarım iflasına neden olmayız.

Türkçemize verilen zararlar, halkımızı İngilizce sözcükleri kullanmaya özendirmek, kendisi kullanmak, bir Türk gazetesine yakışır mı? (LOOK adlı ekinizi anımsamanız bile yeterli olur) Ülke elden gidiyorken, din devletine dönüşüyorken, bütün kaleleri birer birer şeriatçıların, imamların eline geçiyorken, halâ bir takım çevrelere şirin görünme, koşulsuz destekleme eylemleri bir ülkenin en büyük gazetesine yaraşır mı? Türkiye Türklerindir diye başlık atıp, aksi uygulanır mı? Yanıtlarını size bırakıyorum. Aydın DOĞAN’ın velinimeti farklı bir kaynak olabilir. Ama ilkeli yazarların, velinimetleri patronları da olsa (aslında halktır) Ülkeleri ve Halklarından yana tavır almaları gerekir diye düşünüyorum.

Ertuğrul ÖZKÖK ve Cüneyt ÜLSEVER’in ABD vatandaşlıkları (çift pasaport) var mı? bilmiyorum. Ahmet HAKAN’ın İmamhatipli olduğunu bilsem de bir tarikati var mı? Varsa hangi tarikatin üyesidir bilmiyorum. O’nun, Bülent ARINÇ’ın Müslüman Cumhurbaşkanı anlayışına desteğini, (Sanki Sayın Ahmet Necdet SEZER Müslüman değilmiş gibi) din devleti oluşturma emeli taşıdığı düşünülen bu Hükümeti, her ne pahasına olursa olsun, desteklemesini anlamak olası. Ama neden, Vakit, Zaman, Yeni Şafak Nokta v.s. gibi meşrebine uygun gazete ve dergilerde çalışmıyor anlayabilmiş değilim. Benim gazetemde bu insanların işi nedir? Okurları çay ve simitle karınlarını doyurmaya çalışırken, eski solculuğundan söz ede ede, öğle yemeğini Paris’te bilmem nerede, Domperignon, Cabarnet şarabı içerek, yediği istiridyeyi anlatanlara, kendisini aristokrat veya kral soyundan sananlara daha fala tahammül etmek oldukça zor. Bazı insanları uzmanların, kişilik, ruh ve beyin yapıları yönünden derinliğine incelemesinin, Tıp eğitimi için çok yararlı olabileceği kanısındayım. Böylelerinin Türk olmamaları olası mıdır? Gerçekten bazı endişeler duyulması, Bana çok doğru görünmekte.

Bir milyondan fazla insanın katıldığı Cumhuriyet Mitingini aşağılamaya çalışmak, amacını saptırmak, kendisini toplumun çok üstünde görerek ahkâm kesmek büyük yazarların şiarı değildir. Örneğin Yalçın DOĞAN’ın Oktay EKŞİ’nin ve rahmetli Abdi İPEKÇİ’nin, böyle bir yazılarına hiç rastlamadım. Daima efendi, daima mütevazı oldular. Onlara ve Size müteşekkirim. Hürriyeti sırtında taşıyan, Bekir COŞKUN, Emin ÇÖLAŞAN, Oktay EKŞİ, Yalçın BAYER, Doğan HIZLAN, Şükrü KIZILOT, Yalçın DOĞAN gibi değerli yazarlardan ayrılmak zor olacak ama, ne yapalım ki, her şeyin bir sonu vardır. Bağrımıza taş basma pahasına, hoşça kalın diyeceğiz. Tıpkı sigara gibi, sizlerin tiryakiliğini de bırakıyorum. Türk basını Hürriyet’ten, Medyası da Aydın DOĞAN grubundan ibaret değil ya. Herkes daima yeni tiryakilikler edinebilir. Daha küçük tirajlı bir gazete okuyabilir, Kanal TÜRK’ü izleriz. Ama, ruh sağlığımızı koruruz. Buna mecburuz. Atatürk çizgisinden sapan, Gençliğe Hitabeyi, Bursa Nutkunu yayınlamayan, BOP için, Ilımlı İslam için çabalayan, Vatan topraklarımızı, ortak endüstriyel, ve finansal kuruluşlarımızı yabancılara peşkeş çekenlere övgüler yazılmasına izin veren yayın kuruluşları, daima terk edilmeye mahkûm olacaklar diye düşünmekteyim. Tandoğan Alanı’ndaki Cumhuriyete Sahip Çıkma Mitingi’ne, olanaklarını zorlayarak katılan bir milyonu aşkın Türk Evladı var oldukça, bunun böyle olacağına inanmak yanlış olmayacaktır. Çünkü onlar inanılmaz bir sağduyu ile hareket ettiler. Bu sağduyuyu Hürriyet ve benzeri gazetelerle yayın kuruluşları maalesef gösteremediler.

Sayın Yalçın BAYER, Sizi özleyeceğim. Bir sevgi insanının, bir diğer sevgi insanından ayrılması zor ama, elveda demek zorundayım. Bildiğiniz gibi, elveda, Allahaısmarladık değildir. Allahaısmarladık, tekrar buluşmak üzere ayrılmaktır. Elveda, ebedi ayrılığı anlatır. Üzgünüm ama böyle söylemek zorundayım. Şayet Atatürk Çizgisinde bir başka gazeteye (varsa) geçerseniz tabii ki, Sizin yazılarınızı okumaya döneriz. Bu yazıyı Hürriyet’te yazılarını okumaktan zevk aldığım yazarların hepsine göndereceğim. Ayrıca internette üyesi olduğum iletişim öbeklerine de göndereceğim. Benim görüş ve düşüncelerime katılanlar, mutlaka sizlere benzer yazılar yazacaktır. Lütfen Aydın DOĞAN’a iletin. Sevgiyle kalınız. Sevgi ve saygılarımla, Metin İMİR metinimir@yahoo.com
SABİH SAMUR YORUMU :
Doğru söze ne denir?Bu mektubun altına imzamı atıyorum.Elveda Hürriyet Gazetesi,Elveda Aydın Doğan.


ULUSAL BASINA DESTEK OLALIM




YENİ ÇAĞ GAZETESİ'Nİ OKUMA KAMPANYASI!

İşçi Partisi, ABD ve AB güdümlü, satılmış medyaya karşı ULUSAL BASINA DESTEK KAMPANYASI açtı. Bu kapsamda yurttaşlar, günlük gazeteler içinde ABD emperyalizmine karşı vatan savunması hattında doğru bir çizgi izleyen Yeni Çağ Gazetesini desteklemeye çağırıldı.İşçi Partisi Genel Sekreteri Av. Nusret Senem tarafından İl Örgütlerine gönderilen genelgede "Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik politikalarımızı en doğru ve etkili şekilde değerlendiren yayın organı Yeniçağ Gazetesi’dir. Bu gazetenin uzun zamandan bu yana Partimizin önderlik ettiği 'Ermeni Soykırımı Yalanı'na karşı mücadelede de etkili bir yayın çizgisi izlediği bilinmektedir. Partili arkadaşlarımızı ve dostlarımızı Yeni Çağ Gazetesi'ni almaları için teşvik etmeliyiz." denildi.

KAYNAK : İşçi Partisi Web Sitesi


GÖRMEDEN SEVMEK, KONUŞMADAN SAYGI DUYMAK ve DİNÇ AKAL


Mehmet Akif Ersoy,Ziya Gökalp,Mümtaz Soysal ve ya yine çok sevdiğim Sait Faik Abasıyanık… Düşününce ilk aklıma gelen isimler.Tanışma şansımın olmadığı ve olamayacağı (Sn.Mümtaz Hoca hariç) bu isim ve temsil ettiği fikir,kişilikleri bilmem anlatmaya gerek var mı?
Mehmet Akif,kış günü ceket ile dolaşan palto alacak parası dahi olmayan ama yüreğindeki vatan sevgisi ile Türkiye’yi Türkiye yapan kilometre taşlarından bir nefer.
Ziya Gökalp,büyük düşünce adamı,şair
VATAN
Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar manasını namazdaki duanın.
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur,
Küçük,büyük herkes bilir buyruğunu hudanın…
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkûre bir, lisan, âdet,din birdir…
Mebusanı temiz, orda “Boşo”ların sözü yok,
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye,
Sanatına yol gösteren ilimle fen Türkündür.
Hırfetleri birbirini daim eder himaye;
Tersaneler, fabrikalar,vapur,tren Türkündür;
Ey Türk oğlu,işte senin orasıdır vatanın!
Yeni Hayat’ta yayımlanan bu şiirle ne güzel mesaj vermiş Ziya Gökalp vatanı olduğunu zanneden vatansızlara.
Okumaktan müthiş zevk aldığım ve huzur bulduğum Sait Faik ise anlatılmaz,okunarak yaşanır.
Mümtaz Soysal, Kıbrıs’a bedeli “pahalı” bir macera ya da bir “kambur” gibi değil,Türk dış politikasına anlam ve onur katan “değerli bir unsur olarak bakan ,Milletvekilliği ve Dışişleri
Bakanlığı yapmış dava adamı.
Bu değerli kişilerin hiçbirini göremedim ve doğal olarak konuşma şansına da erişemedim.Gel gör ki konuşmadığın halde düşüncelerine saygı duyabiliyor,görmediğin halde sevgi besleyebiliyorsun.
“Sevgili dost.Yazını geç okudum. Fikirlerin zaten benim için hep sıcacık. C.Başkanı konusunda H.Çetin iyi bir örnek. Kendisini yakından (DPT) tanırım. Ben ise Onur Öymen'i uygun bulurum.Sevgiler”
Dinç Akal
Türkiye’nin bir çok ilinde görüştüğüm,yazıştığım dostum var,Alanya’da da olduğu gibi.Lakin hiç tanışma fırsatım olmadığı,sesini dahi duymadığım ama dostum olduğunu bildiğim saygı ve sevgi duyduğum bir ağabeyim var Alanya’da.Evet Dinç Akal.
Türklüğe ve Türkçe’ye katkılarından ve en önemlisi dostluğundan dolayı teşekkürler Dinç Ağabey.

Sabih Samur

NEDEN BABA ?

Gönderen SABİH SAMUR | 3:34 ÖS | , , , | 0 yorum »

NEDEN BABA ?

Yazının sonundaki soruya cevap vermek durumunda kaldığınızda gerçekten ölmek istemiyecekmisiniz?
"Neden Baba?"
Çocuklarınız yarın böyle mi yaşasın?
..Yıl 2030,kızım 18,ben 47 yaşındayım...
"Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var? 2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk, o atlasta gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş, şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz? Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış, günde 5 defa camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba? Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, toprakları mızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz. Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları, emaneti böyle mi korudunuz. Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba? Baba küçükken herkesin beni Aybüke diye çağırdığını hatırlar gibiyim şimdi neden bana Angel diyorlar, beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi söyledin? Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan, Ingiliz, Fransiz askerleri kim baba? Hergün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki Elime geçen gün bir kitapgeçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek "Gazi" lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular. Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız. Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba. Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize? O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur." demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız. Baba Türkiyeli ne demek, biz Türk çocuğu değil miyiz, soyumuz belli değil mi bizim, o kitapta okumuştum "Ne mutlu Türküm diyene" yazıyordu. Peki, baba ben neden mutlu değilim. Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz. Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz. Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini, eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı. Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba. "Vatan sevgisi imandandır" diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız. Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşımız varmış, o marşı yalnızca körü körüne ezberlediniz mi? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki "Ey Türk titre ve kendine dön."Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi. Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün."Ya devlet başa,ya kuzgun leşe" diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir Şehit Şahin,bir Sütçü İmam yok muydu aranızda?Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize! Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba. Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?"
- Allah, din, bayrak, vatan ve Atatürk sevgisi kalptendir. Bu değerler siyaset ile ölçülemez. SİYASET ÜSTÜDÜR

KERKÜK MİTİNGİNE DAVET

Gönderen SABİH SAMUR | 10:47 ÖÖ | , | 0 yorum »


Kerkük Mitingine Davet

Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilciliği Tarafından 28 Nisan 2007 Cumartesi günü saat:13.00'de Tandoğan'da düzenlenecek KERKÜK Mitingine Tüm halkımız davetlidir .
.
.
.
.
YORUMLAR
Devrim Türkşen - 26.04.2007 09:43:05
yüreğimiz,dualarımız sizinle.Can isteyin canımızı verelim.keser dönecek sap dönecek, GÜN GELECEK HESAP DÖNECEK. Allah' a emanet olun kardeşlerim.

ayhan guler - 26.04.2007 01:40:24

kerkuk ve musul misak-i milli sinirlari icindedir. ingilizler doguda seyh sait isyanini baslattiginda biz isyani bastirmakla mesgul iken bu iki bolgeyi ingilizlere birakmayi kabul etmistik. simdi de benzer senaryo sahnede. yine turkiyeyi mesgul edecek teror ve barzani hareketi var. arkalarinda da abd ve onun arkasinda da ingilizler. musul ve kerkuk u tekrar geri almanin zamani geliyor.

niyazi efendi - 26.04.2007 01:13:48
Ya hû,ağlayasım geliyor diğer yorumda da dedim bu işi adamakıllı yapın lütfen..Afiş dahi yok ortalıklarda,en azından ben mi görmedim.Yok mu vatanını seven iş adamlarımız,şu işe el atın lütfen..Gözlere inen bu perdeyi yırtın artık..Zamanı geçti,daha fazla geçmesin..Duyun feryatları,rahat uyumayın yataklarınızda!

niyazi efendi - 26.04.2007 01:09:26
Sevgili kardeşlerim,milletimiz bu kadar duyarsız olamaz,iyi bir organizasyonla Tandoğan dolup taşacaktır Allah'ın izniyle.Sadece Ankara ile sınırlı kalmamalı,Ankara dışından gelecek katılım çok önemli,bunun için özellikle yetkili büyüklerimiz kapsamlı bir organizasyona gitmeli.Ben istanbul'dan yazıyorum,kaç tane arkadaşım katlmayı düşünüyor ama parça parça çok zor..Bilmiyorum istanbul temsilciliği birşeyler yapacak mı?Şehirlerden katılım için otobüsler kaldırabilmeliyiz.Lütfen bu işi ciddi ve profesyonelce yapın ki ortalık inlesin.Kerkük sözde değil özde,özün özünde canımız..Bu millet sizi unutmadı,unutmaz da..Biz sizde değiliz ama siz bizdesiniz hala...

Semih EREN - 26.04.2007 00:36:14
Kardeşlerim Türkiye arkanızda.. Bu mitinge mazeretsiz herkesin katılması bir vatan borcudur.
.
.
KAYNAK : YENİÇAĞ GAZETESİ


Cumhurbaşkanı GÜL – Başbakan BABACAN
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, İsrail'in kuruluşunun 59. yıldönümü nedeniyle İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi'nin verdiği resepsiyonda;
"Sayın Genelkurmay Başkanı'nın 12 Nisan'daki basın toplantısında ifade ettikleri gibi yeni Cumhurbaşkanı'nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Anayasa ile belirlenmiş olan temel niteliklerine, yani laik, demokratik, sosyal devlet ideallerine 'özde bağlı olması' gerekmektedir." Saygun, "Yeni başkomutanın eşi türbanlı olacak, ne diyorsunuz?" sorusuna da "Başka şey söyleyecek değilim. Bu ifadenin içinde sorunun cevabı var" yanıtı verdi. Saygun, "Gül sizin değerlendirmelerinize uygun mu?" sorusuna da "Ben söyleyeceğimi söyledim" karşılığını vermiş.
Sn. Gül ise çok net bir şekilde “Eşimin başını örtmesi tamamen bireysel kararıdır.Saygı gösterilmesi gerekmektedir”demişti.Çık çıkabilirsen işin içinden…
Zaman herşeye ilaç. Eğer Celal Bayar ve Adnan Menderes ikilisinin düştüğü hataya düşülmez ve iktidar ben isem kudret bende ise her şeyi yaparım! hatasına düşülmez ise Gül’ün kişiliği ile hiç kimsenin problemi yok. Ama bizim zaten kişilik problemi ile işimiz yok ki! Problem şu: İşgal ettiğin ve ya edeceğin makamın gereklerini kurallarına uygun olarak harfiyen yerine getirebiliyor musun ? Önemli olan bu.
Bu arada sessiz sedasız bir şekilde ve hiç kimsenin (biraz ukalalık yapalım) dikkatini çekmeden (dış güdümlü olduğunu düşündüğüm) Babacan Dış İşleri Bakanlığı koltuğuna oturtturuluyor. AB çalışmalarında göstermiş olduğu inanılmaz üstün çalışmalarından ötürü.
Özal döneminden belki de daha önceki dönemlerden beri yaşanan bir süreç var!Ne hikmetse yurt dışından özellikle Amerika’dan bize prensler gönderiliyor.Bunlar okumuş yazmış çocuklar.Bizi kurtarmaya gönderiliyorlar.Sessiz sedasız bir şekilde basamakları üçer beşer geçerek bir yerlere hazırlandırılıyorlar.Bu sütundan iddia ediyorum,eğer bir şekilde olayların akışı değişmez ise bir sonraki iktidarda Babacan ya başbakandır ya da koalisyon olursa başbakan yardımcısıdır.Biz bugünün cumhurbaşkanı adayı ile kritik deryasında yüzerken size bir dip not vermek istedim.
Başka bir dip notu da Sn. Büyükanıt’a geçmek istiyorum: ABD’ye, K.Irak’a girme konusunda (nedenini anlamamış olsam da)vermiş olduğunuz bir aylık süreyi yakinen bireysel olarak takip ederken, geçen her gün kaybettiğimiz vatan evlatlarının da bir fiil dokümanını tuttuğumu bilgilerinize sunarım.
Neyse hafta sonu Serhat şehrimiz, zamanın başkenti Edirne’deydim.Pazar sabahı erkenden şehri şöyle bir dolaştım ve açık olan bir berber dükkanına girdim.Kapısında bez bir afiş,üzerinde Kanaryalı Berber Halil yazıyor.Saçımı kestirirken malumunuz üzere,klasik memleket meseleleri sohbeti başladı.Halil ağabey aslen DYP’li.Gel gör ki geçen seçimlerde oyunu Genç Parti’ye vermiş.Ve diyor ki yine oyum Genç Parti’ye.Mazotu 1 YTL yapacakmış.
“Barajı aşarsa mutlaka Edirne’den vekil çıkarır” diyor. Bir taraftan da kanaryasının çıkardığı seslerle gurur duyduğunu vurgulayarak,gençliğinde aldığı ödülleri gösteriyor.
Saçımızı kendi zevkine göre tıraş ettikten sonra bizi güleç bir yüz ile uğurluyor dükkanından.
Kim der CHP’nin kalesi olan Edirne’den Genç Parti sesleri yükselecek. İlginç değil mi?
Seçim ve sandık çok şeylere gebe. Gün ola harman ola…
Saygı ve sevgilerimle.
Sabih Samur 25 NİSAN 2007 İSTANBUL



Rusya: Bağımsız Kürt devletine karşıyız


Rusya Güvenlik Kurulu Başkanı İgor İvanov, Kuzey Irak`ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkarak, Irak`ın birliğinin korunmasını istediklerini söyledi. İvanov, `Biz, Irak`ın, tek bir ülke olarak kalmasından yanayız.
Rusya Güvenlik Kurulu Başkanı İvanov, ANKA Ajansı`nın, bölgedeki gelişmelerine ilişkin sorularını yanıtladı. İvanov, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkarak, Irak`ın birliğinin korunmasını istediklerini belirterek şöyle dedi: “Biz Irak’ın tek bir ülke olarak kalmasından yanayız ve ayrılıkçı eğilimlerin ve bunlara verilen desteğin, Irak’taki zaten zor olan durumu daha da güçleştireceğine inanıyoruz. Biz tek bir Irak’tan yanayız.”
SABİH SAMUR YORUMU :
Taşlar yerine oturmaya başlıyor.Putin yapması gereken hamleyi yaptı.Buna karşılık Amerika'da "Irak bağımsız bir ülkedir,iç işlerine karışılmaması gerekmektedir"diyecektir.
Türkiye ise Edip Paşa kanalıyla Amerika'ya zaman uzatması vererek süre kazanmış gibi gözükmektedir.
19 Nisan 2007 Perşembe


TERÖRE KARŞI TÜRK-RUS İŞBİRLİĞİ


Terörle mücadele konusunda Türkiye ile Rusya arasında yapılan işbirliğini de değerlendiren İvanov, “ilgili Türk güvenlik teşkilatları ile birlikte” çalıştıklarını söyledi. Rusya Güvenlik Kurulu Başkanı İvanov, "ikili ve çok taraflı işbirliğinin etkinliğini değerlendirme güçlüğüne" dikkat çekti ve “Türkiye’yi bir kenara bıraksak da terörle mücadele konusunda ikili ve çok taraflı işbirliğinden söz etmek güçtür çünkü bunun etkinliğini değerlendirmek zordur. Maalesef, bir tek terör veya terörist baskın, birçok başarılı operasyonu gölgeleyebilir” diye konuştu. Bu nedenle güvenlik ile ilgili servislerin arasında düzenli, etkin ve açık temasların kurulması çok önemli olduğunu vurgulayan İvanov, bu tür temasların hızlı bir biçimde teröristlerin ortaya çıkarılmasını ve önlenmesine mümkün kılacağını kaydetti. “Önlenen terör olaylarının sayısını bile bilemeyiz ancak işbirliğini yapmalıyız” diyen İvanov, “İlgili Türk güvenlik teşkilatları ile birlikte çalışıyoruz ve işbirliğini geliştirmek istiyoruz” şeklinde konuştu. ANKA















KUZEY IRAK'A GİREMEYECEKSEK EN AZINDAN TORUMTAY PAŞA KADAR DÜRÜST OLALIM.



BİZ GİRMEYE HAZIRIZ.



HAREKAT EMRİ VERECEK KOMUTANIMIZI BEKLİYORUZ !






ARZ EDERİZ.






PAROLA : HER TÜRK ASKER DOĞAR
SABİH SAMUR 16 NİSAN 2007 P.TESİ



Basın Açıklaması
TARİH : 15 TEMMUZ 2003
NO : BA-14/03
IRAK’IN SÜLEYMANİYE KENTİNDE 11 TÜRK ASKERİNİN GÖZALTINA ALINMASI OLAYINI SORUŞTURMAK ÜZERE TEŞKİL EDİLEN ORTAK ARAŞTIRMA GRUBU AÇIKLAMASI AŞAĞIDADIR.
ORGENERAL SAYIN ÖZKÖK VE ORGENERAL SAYIN JONES’İN DİREKTİFLERİYLE KURULAN ORTAK ARAŞTIRMA GRUBU 04 TEMMUZ GÜNÜ MEYDANA GELEN OLAYLA İLGİLİ İNCELEMELER YAPMAK MAKSADIYLA, 9-14 TEMMUZ TARİHLERİNDE ANKARA’DA TOPLANMIŞTIR.ORTAK ARAŞTIRMA GRUBUNA GENELKURMAY HAREKAT BAŞKANI KORGENERAL KÖKSAL KARABAY VE ABD AVRUPA KUVVETLER KOMUTANLIĞI KURMAY BAŞKANI KORGENERAL SYLVESTER BAŞKANLIK ETMİŞLER VE TOPLANTILARA ASKERİ UZMANLARIN YANISIRA ABD VE TÜRK DIŞİŞLERİ YETKİLİLERİ DE KATILMIŞTIR.
GRUP, ABD ÖZEL KUVVETLERİNİN SÜLEYMANİYE’DEKİ OPERASYONUNUN İCRA YÖNTEM VE ŞEKLİ İLE TÜRK ÖZEL KUVVETLERİNİN KUZEY IRAK’TAKİ FAALİYETLERİNİ GÖRÜŞMÜŞTÜR. KEZA,TÜRK ASKERLERİNİN ALIKONULMA DURUMU DETAYLI BİR ŞEKİLDE ELE ALINMIŞTIR.
GRUP, OLAYI TÜM AÇIKLIĞI İLE DEĞERLENDİREREK, UZUN GEÇMİŞE SAHİP İKİLİ İLİŞKİLERİN TEMELİNİ OLUŞTURAN GÜVEN VE İTİMAT ORTAMININ YENİDEN TESİSİ AMACIYLA, İŞBİRLİĞİNİN GELİŞTİRİLMESİNE YÖNELİK GÖRÜŞ ALIŞVERİŞİNDE BULUNMUŞTUR.
ABD TARAFI, TÜRK TARAFININ ARAŞTIRMA KONUSUNU TEŞKİL EDEN BU ÜZÜNTÜ VERİCİ OLAY BOYUNCA ASKERİ PERSONELİNE YAPILAN MUAMELEYE İLİŞKİN KAYGILARINI NOT ETMİŞTİR. TÜRK TARAFI DA, KUZEY IRAK’TA TÜRK PERSONELİNİN RAPOR EDİLEN FAALİYETLERİYLE İLGİLİ ABD KAYGILARINI NOT ETMİŞTİR. HER İKİ TARAF, MÜTTEFİKLER ARASINDA VUKU BULAN BU OLAYI VE TÜRK ASKERLERİNİN GÖZ ALTINDA MARUZ KALDIKLARI MUAMELEYİ ÜZÜNTÜ İLE KARŞILAMIŞTIR.
HER İKİ TARAF HERHANGİ BİR FAALİYETE GEÇMEDEN ÖNCE, BÖLGEDEKİ GÜVENLİK VE İSTİKRARA İLİŞKİN HER TÜRLÜ BİLGİNİN UYGUN KANALLARDAN SÜRATLE PAYLAŞILMASINDA MUTABIK KALMIŞLARDIR. TARAFLAR BULGULAR IŞIGINDA, ARALARINDAKİ İŞBİRLİĞİNİ VE KOORDİNASYONUNU DAHA DA GELİŞTİRMEK AMACIYLA İLAVE ÖNLEMLER ALMAYI DA KARARLAŞTIRMIŞLARDIR.
HER İKİ TARAF AYRICA, UZUN GEÇMİŞE SAHİP İLİŞKİLERİNİN SÜRDÜRÜLMESİNİN ÇOK ÖNEMLİ OLDUĞUNDA DA MUTABIK KALMIŞTIR.
TÜRKİYE VE ABD BU TOPLANTI SONUCUNDA IRAK’TA ARALARINDA DAHA İYİ BİR EŞGÜDÜM VE İŞBİRLİĞİ SAĞLANMASINI KARARLAŞTIRMIŞLAR VE GELECEKTE BU GİBİ OLAYLARIN TEKERRÜRÜNÜN ÖNLENMESİ İÇİN GEREKLİ HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMAKTA GÖRÜŞ BİRLİĞİNE VARMIŞLARDIR.
SAYGI İLE DUYURULUR.
SABİH SAMUR YORUMU :
Yukarıdaki resmi bir açıklama olup Genel Kurmay'ın sitesinden alınmıştır.Ne acıdır ki geçen yıllar karşılıklı alınan notların bir kenara konulduğu ve tarihimize acı bir gün olarak kayıt düşülmekten öteye gidilemeyen bir leke olarak kalmıştır.
Genel Kurmay Başkanlğı'ndan bu resmi açıklamanın siteden kaldırılmasını arz ediyorum.
Gereği yetkili makamın ilgi ve bilgisine...



Vladimir Putin’in 43. Münih Güvenlik Konferansında Yaptığı Konuşma
Sayın Federal Almanya Şansölyesi, Sayın Teltschik, bayanlar ve baylar, hepinize çok teşekkür ederim.
40’ın üzerinde ülkeden siyasetçi, askeri yetkili, girişimci ve uzmanları bir araya getiren böylesine bir konferansa katılmaktan dolayı son derece memnunum.
Bu konferans, yapısı gereği, aşırı derecede kibar ve yuvarlak, hoş ama içi boş diplomatik terimlerle konuşmaktan kaçınmama imkan veriyor. Konferansın formatı, uluslararası güvenlik sorunları hakkında gerçekten ne düşündüğümü belirtmeme olanak tanıyor. Ve şayet görüşlerim arkadaşlarıma alışılmadık ölçüde polemik, iğneleyici ve hatalı geliyorsa, sizden bana öfkelenmemenizi isteyeceğim. Sonuçta, bu sadece bir konferans. Ve umarım, Sayın Teltschik konuşmamın ilk dakikalarında, şurada duran kırmızı ışığa basmaz.
Uluslararası güvenliğin askeri ve siyasi istikrarla ilgili konuların ötesinde bir kapsama sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Küresel ekonomideki istikrar, yoksullukla mücadele, ekonomik güvenlik ve medeniyetler arasında bir diyalog ortamı oluşturulması bu kapsamda değerlendirilir.
Güvenliğin bu evrensel ve bölünmez niteliği, ‘bir kişinin güvenliği herkesin güvenliği demektir’ şeklindeki temel ilke ile ifade edilir. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği ilk yıllarda Franklin D. Roosevelt’in dediği gibi: “Bir yerde barış bozulduğunda, tüm ülkelerin barışı tehlikeye düşer”.
Bu sözler bugün de geçerliliğini koruyor. Konferansımızın konusu olan, küresel krizler ve küresel sorumluluklar, buna örnek niteliğindedir.
Yalnızca yirmi yıl önce, dünya ideolojik ve ekonomik açıdan bölünmüş durumdaydı ve küresel güvenliği sağlayan şey iki süper gücün devasa stratejik potansiyeliydi.
Bu küresel rekabet, uluslararası toplum ve dünyanın gündemine en sert ekonomik ve sosyal sorunları getirmiştir. Ve, her savaşta olduğu gibi, Soğuk Savaş bize patlamamış bombalar bırakmıştır; bunu sembolik olarak söylüyorum. Burada kastettiğim, ideolojik düşünce kalıpları, çifte standartlar ve Soğuk Savaş bloğuna özgü düşünce biçiminin diğer yansımalarıdır.
Soğuk Savaş sonrasında öngörülen tek kutuplu dünya da kendini gerçekleştirememiştir.
İnsanlık tarihi elbette tek kutuplu dönemler geçirmiştir ve dünya liderliğini elde etme arzularına şahitlik etmiştir. Fakat, dünya tarihinde ne olmamıştır ki?
Ancak, tek kutuplu dünya nedir? Bunu ne kadar süslerseniz süsleyin, netice itibariyle tek tip durum, tek erk, tek güç merkezi, tek efendi anlamına gelir.
Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya demektir. Sonuç olarak, bu durum sadece sistemin içindekiler için değil, aynı zamanda egemenliği elinde bulunduran için de ölümcüldür, çünkü onu içeriden yıkar.
Ve bunun demokrasiyle kesinlikle hiçbir ortak noktası yoktur. Çünkü, bildiğiniz gibi, demokrasi azınlığın menfaat ve fikirleri ışığında, çoğunluğun iktidarı demektir.
Rusya olarak, bize birileri hep demokrasiyi öğretiyor. Fakat her nedense, bize demokrasiyi öğretenler, kendileri öğrenmek istemiyor.
Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkansız olduğu kanaatindeyim. Ve bunun tek sebebi, günümüz dünyasında tekil liderliğin varlığı halinde, askeri, siyasi ve ekonomik kaynakların yetersiz kalacak olması değildir. Bundan daha önemlisi, model bizatihi kendisi kusurludur, çünkü esası gereği modern uygarlık için ahlaki bir temel yoktur ve olamaz.
Bunun yanı sıra, şu anda dünyada olan ve tartışmaya henüz başlamış olduğumuz şey, geçici bir kavramdır, tek kutuplu dünya kavramı.
Peki, sonuçları nelerdir?
Tek taraflı ve çoğu kez gayri meşru olan eylemler hiçbir soruna çare olmamıştır. Üstelik, yeni insanlık trajedilerine sebep olmuş ve yeni gerilim noktaları yaratmıştır. Kendi kendinize değerlendirin: savaşlar ile yerel ve bölgesel çatışmalar son bulmamıştır. Sayın Teltschik bu konuya yumuşak bir dille değinmiştir. Bu çatışmalarda kaybolan ve hatta ölen insanların sayısı eskisinden daha fazladır. Çok daha fazla, çok daha fazla!
Bugün, uluslararası ilişkilerde gücün – askeri gücün – neredeyse sınırsız kullanımına şahitlik ediyoruz. Bu güç, dünyayı daimi çatışmalara sürüklemektedir. Sonuç olarak, bu çatışmaların hiçbirine kapsamlı bir çözüm bulacak güce sahip değiliz. Siyasi bir çözüm bulunması da imkansız hale geliyor.
Uluslararası hukukun temel ilkelerinin her geçen gün artan bir şekilde küçümsendiğini görüyoruz. Ve aslına bakılacak olursa, bağımsız yasal normlar, gittikçe bir devletin hukuk sistemine benzemektedir. Bu tek devlet, en önemlisi ve en başta ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine geçmiştir. Diğer uluslara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalar bunun kanıtıdır. Peki, bundan kim hoşnut? Kim bundan memnun kalıyor?
Uluslararası ilişkiler alanında, herhangi bir sorunun, mevcut siyasi atmosfere bağlı olarak, sözüm ona siyasi olarak öncelikli konulara göre çözümlenmesi yönünde bir iradenin baskın hale geldiğini görüyoruz.
Elbette, bu son derece tehlikeli bir durumdur. Bunun sonucunda, hiç kimse kendini emniyette hissetmiyor. Bunu vurgulamak istiyorum – hiç kimse kendini emniyette hissetmiyor. Çünkü, hiç kimse uluslararası hukukun taştan bir duvar gibi kendilerini koruyacak durumda olduğunu hissedemiyor. Elbette, bu türden bir politika silahlanma yarışını da tetikliyor.
Bu gücün hakimiyeti, kaçınılmaz olarak, bazı ülkeleri kitle imha silahları edinmeye teşvik ediyor. Ayrıca, daha önce bilinseler de, yeni bazı önemli tehditler ortaya çıkmıştır, ve bugün, terörizm gibi tehditler küresel bir nitelik kazanmıştır.
Küresel güvenliğin yapısı konusunda ciddi şekilde düşünmemizin zamanının geldiği kanaatindeyim.
Bunu yaparken, uluslararası bir diyalog ortamı içinde, tüm katılımcıların menfaatleri arasında makul bir dengeyi bulmaya çalışmalıyız. Özellikle, uluslararası manzara çok çeşitli olduğundan ve çok hızlı bir şekilde değiştiğinden, bu değişimler pek çok ülkede ve bölgede dinamik gelişmeler şeklinde görülmektedir.
Sayın Federal Almanya Şansölyesi bu hususa daha önce değinmişti. Hindistan ve Çin gibi ülkelerin, alım gücünün paritesine göre ölçülen kombine GSYİH’leri ABD’ninkinden fazladır. Benzer bir hesapla, BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) GSYİH’si AB’nin kümülatif GSYİH’sini geçmektedir. Uzmanlara göre, bu fark gelecekte daha da artacaktır.
Yeni küresel büyüme merkezlerinin sahip olduğu ekonomik potansiyelin kaçınılmaz olarak siyasi nüfuza dönüşeceğinden ve çok kutupluluğu güçlendireceğinden şüphelenmemize neden yoktur.
Bununla bağlantılı olarak, çok taraflı diplomasinin rolü de önemli ölçüde artmaktadır. Siyasette açıklık, şeffaflık ve öngörülebilirlik gibi prensiplere ihtiyaç duyulmasına itiraz edilemez ve güç kullanımı gerçekten istisnai bir tedbir olmalıdır; tıpkı belli devletlerin adli sistemlerinde idam cezasının uygulanması gibi.
Ancak, bugün gördüğümüz bunun tam tersi; öyle ki, katiller ve diğer tehlikeli suçlular için bile idam cezasını yasaklayan ülkeler, meşru olduğu düşünülemeyecek askeri operasyonlara çok kolay bir şekilde katılabilmektedir. Aslında, bu çatışmalarda insanlar öldürülüyor – yüzlerce, binlerce sivil insan.
Fakat, bu noktada, bazı ülkelerdeki çeşitli iç çatışmalara, dikta rejimlerine, tiranlara ve kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına kayıtsız ve tepkisiz mi kalmalıyız şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır. Aslına bakılacak olursa, Sayın Lieberman’ın Federal Almanya Şansölyesine sormuş olduğu sorunun da özü buydu. (Sayın Lieberman’a yönelerek) Şayet sorunuzu doğru anladıysam, bu gerçekten ciddi bir soru! Olanlar karşısında kayıtsız gözlemciler olabilir miyiz? Sizin sorunuzu da cevaplamaya çalışacağım: Elbette hayır.
Fakat, bu tehditlere karşı koyacak imkanlara sahip miyiz? Kesinlikle evet. Yakın tarihe bakmamız yeter. Bizim ülkemiz demokrasiye barış içinde geçmedi mi? Aslında, biz Sovyet rejiminin barışçıl şekilde dönüşümüne tanıklık ettik, barışçıl bir dönüşüm! Ve ne rejimi! Nükleer silahlar dahil, daha kaç silahla! Biz neden bulduğumuz her fırsatta bombalar atmaya ve mermiler sıkmaya başlamıyoruz? Yoksa, karşımızda bizi etkileyecek bir tehdit olmadığında, siyasi kültürümüzü, demokratik değerlere ve hukuka olan saygımızı mı yitiriyoruz?
Askeri gücün kullanımı konusunda karar verecek tek mekanizmanın, son merci olarak, Birleşmiş Milletler Kuruluş Sözleşmesi olduğu kanaatindeyim. Ve bu bağlamda, ya ben İtalya Savunma Bakanı’nın biraz önce söylediğini yanlış anladım, ya da onun söylediği şey eksikti. Her halükarda, güç kullanımının meşru görülebilmesi için, kararın NATO, AB veya BM tarafından alınmış olması gerektiğini anladım. Şayet gerçekten böyle düşünüyorsa, bakış açılarımız farklı demektir. Ya da ben yanlış duydum. Güç kullanımının meşru kabul edilebilmesi için mutlaka BM tarafından onaylanması gerekir. Ve BM yerine NATO ya da AB’yi koymamıza gerek yok. Ne zaman ki, BM uluslararası toplumun güçlerini gerçek anlamda birleştirir ve çeşitli ülkelerdeki olaylara gerçekten tepki gösterebilecek hale gelir, ve biz uluslararası hukuku göz ardı etmeyecek duruma gelirsek, o zaman durum değişebilir. Aksi halde, şu anki durum bir çıkmaza gidecektir ve yapılan ciddi hataların sayısı katlanarak artacaktır. Buna paralel olarak, uluslararası hukukun gerek kavramsal olarak gerek normlarının uygulanması bakımından evrensel bir niteliğe kavuşması gerekmektedir.
Demokratik siyasi faaliyetlerin tartışılması gerektiği ve zorlu bir karar verme sürecinden geçmesi gerektiği de unutulmamalıdır.
Sevgili baylar ve bayanlar!
Uluslararası ilişkilerin istikrarsızlaşmasından kaynaklanan potansiyel tehlike, silahsızlanma konusunda görülen duraksama ile bağlantılıdır.
Rusya, bu önemli konuda diyalogun yenilenmesini desteklemektedir.
Silahların azaltılmasına yönelik uluslararası yasal çerçevenin korunması ve buna bağlı olarak nükleer silahların azaltılması sürecine süreklilik kazandırılması önemlidir.
Amerika Birleşik Devletleri’yle, nükleer stratejik füze kapasitemizi 31 Aralık 2012 tarihine kadar 1700-2000 nükleer savaş başlığına kadar düşürmeyi kararlaştırdık. Rusya, üzerine aldığı yükümlülükleri harfiyen yerine getirmeye kararlıdır. Umuyoruz ki, ortaklarımız da şeffaf bir hareket tarzı benimserler ve zor günler için bir köşeye gereğinden fazla nükleer savaş başlığı ayırmazlar. Ve şayet bugün ABD Savunma Bakanı ABD’nin bu gereğinden fazla silahları bir depoda, ya da tabiri caizse, yastık altında, saklamayacağını açıklarsa, bu açıklamayı hep beraber ayakta alkışlamayı öneriyorum. Bu açıklama çok önemli bir adım olacaktır.
Rusya, Nükleer Silahsızlanma Antlaşmasına ve füze teknolojileri çok taraflı denetim rejimine harfiyen uymaktadır ve daha da fazla uyma kararlılığındadır. Bu dokümanlarda yer verilen ilkeler evrensel ilkelerdir.
Bununla bağlantılı olarak, 1980’ lerde SSCB ve ABD’nin çok sayıda kısa ve orta menzilli füzenin yok edilmesine yönelik bir anlaşma imzalamıştır, ancak, bu dokümanlar evrensel nitelik taşımamaktadır.
Bugün, pek çok diğer ülke füzelere sahip; bunlar arasında, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Hindistan, İran, Pakistan ve İsrail yer almaktadır. Birçok ülke bu sistemler üzerinde çalışmakta ve bunları silah stoklarının bir parçası haline getirmeyi planlamaktadır. Ve bu silah sistemlerini üretmeme sorumluluğunu sadece ABD ve Rusya taşımaktadır.
Bu koşullar altında, kendi güvenliğimizi sağlama konusunda bir kez daha düşünmemiz gerektiği aşikardır.
Aynı zamanda, yeni yüksek teknoloji silahların ortaya çıkmasını engellemek mümkün değildir. Hatta gün gelecek savaşmak için özellikle uzayda yeni alanlar ortaya çıkacak. Yıldız Savaşları artık bir hayal değil, gerçek. 1980’ lerin başında Amerikalı ortaklarımız çoktan kendi uydularını vurabilecek durumdaydılar.
Rusya’ nın fikri, uzaydaki silahlanma uluslar arası toplum için tahmin edilemeyecek sonuçlara sahip olabilir, ve bir nükleer çağın başlangıcından daha azını tetiklemez. Ve silahların uzayda kullanılmasını engellemenin ilk adımını oluşturacak birden fazla girişimde bulunduk.
Bugün uzaydaki silahlanmanın engellenmesi üzerine bir anlaşmanın projesini hazırladığımızı memnuniyetle söyleyebilirim. Ve yakın gelecekte bu anlaşma ortaklarımıza resmi önerge olarak gönderilecek. Gelin bu konu üzerinde birlikte çalışalım.
Füze savar (anti-missile) savunma sistemi’ nin belirli elementlerini Avrupa’ya genişletme planları bize yardım etmez; tam tersine bizi rahatsız eder.Kimin bir sonraki adıma, ki bu durumda bu adım kaçınılmaz bir silah yarışı olacaktır, ihtiyacı var? Benim Avrupa’ lıların kendinin ihtiyacı olduğuna dair derin şüphelerim var.
Sözüm ona problem ülkelerde Avrupa için tehdit oluşturacak, beş bin - on bin kilometre menzilli füze bulunmuyor ki. Ve yakın gelecekte de bulunmayacak; tahmin bile edilmeyecek. Ve Amerika topraklarına Avrupa üzerinden olası herhangi bir füze gönderilmesi, mesela Kuzey Kore füzesi, füze bilimine aykırı bir durumdur. Rusya’da bir söz vardır, bu durum sol kulağını sağ elinle tutmak gibidir.
Ve burada, Almanya’ da, Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması’ nın acınası durumundan bahsetmeden de geçemeyeceğim.
Değiştirilmiş Avrupa Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması 1999 yılında imzalanmıştır. Bu antlaşmada yeni bir jeopolitik gerçek, isim vermek gerekirse Varşova bloğunun ortadan kaldırılması göz önünde bulundurulmuştur. Aradan yedi yıl geçti fakat bu belgeyi sadece Rusya Federasyonu’nun da içinde bulunduğu 4 ülke onayladı.
NATO ülkeleri, Rusya, Gürcistan ve Moldova’ daki askeri üslerini kapatmadıkça, (yan bölgelere belli sayıda silahlı kuvvetin konuşlandırılması hakkındaki), yan savunma hükümleri de dahil olmak üzere, bu antlaşmayı onaylamayacağını açıkça duyurdu. Ordumuz Gürcistan’ dan hızlandırılmış bir programla ayrılıyor. Gürcistan ile olan problemlerimizi herkesin de bildiği gibi çözmüş bulunmaktayız. Moldova’ da ise halen barışı korumaya yönelik operasyonlar düzenleyen ve Sovyet döneminden kalan mühimmatla depoları koruyan 1500 görevlimiz bulunmaktadır. Bu sorunu sürekli Sayın Solana ile tartışıyoruz ve o da bizim durumumuzu biliyor. Biz bu yönde daha fazla çalışma yapmaya hazırız.
Lakin, aynı zamanda ne oluyor? Bu sırada, sözüm ona esnek her birinde beş bin asker bulan cephe hattı Amerika üsleri oluşturuluyor. Sonuçta da NATO ön cephe güçlerini bizim sınırlarımıza yerleştiriyor, ve biz antlaşmanın yükümlülüklerini harfiyen yerine getirmeye devam ediyor, bu hareketlere tepkisiz kalıyoruz.
Bence, NATO’ nun genişlemesinin İttifakın kendi modernizasyonu veya Avrupa’da güvenliğin sağlanması ile hiçbir ilgisi olmadığı gayet açık. Tam aksine Müşterek güvenin seviyesini düşüren ciddi bir provokasyonu temsil etmektedir. Ve şu soruları sorma hakkımız var; bu genişleme kime karşı? Ve Varşova Paktı’ nın sona ermesinden sonra oluşturulan batılı ortaklarımızın sözüne ne oldu? O demeçler bugün nerde? Kimse onları hatırlamıyor bile. Ama ben bu topluluğa söylenenleri hatırlatıyorum. NATO Genel Sekreteri Sayın Woerner’ in 17 Mayıs 1990 tarihinde Brüksel’ de yaptığı konuşmasından alıntı yapmak istiyorum. O tarihte dedi ki; “ Almanya’nın dışına bir NATO ordusu yerleştirmemeye hazır olduğumuz gerçeği Sovyetler Birliği’ ne kesin bir güvenlik garantisi verir”. Bu garantiler nerede?
Berlin Duvarı’ nın taşları ve betonarme blokları çoktan hediyelik eşya olarak dağıtıldı. Ama unutmamalıyız ki Berlin Duvarı’nın çöküşü demokrasi, özgürlük, açıklık ve büyük Avrupa ailesinin tüm fertleriyle kalıcı ortaklık adına yapılan; “bizim halkımız tarafından da yapılmış” , tarihi bir tercihtir.
Ve şimdi bize yeni ayırma çizgileri, duvarlar empoze ediyorlar- bu duvarlar sanal olabilir ama bölüyorlar, kıtamızı parçalıyorlar. Ve bu yeni duvarı sökmek ve yıkmak için bir kez daha yıllar ve on yıllar ; ve de bir çok siyasi jenerasyon edinmemiz mümkün mü?
Sevgili Bayanlar ve Baylar,
Biz kesinlikle silahsızlanma rejimin güçlendirme taraftarıyız. Şu anki uluslar arası yasal prensipler barış amaçlı nükleer yakıtı üretme teknolojilerini geliştirmemize müsaade ediyor. Ve birçok ülke enerji özgürlüğünün temelini oluşturmak için birçok geçerli sebebe dayanarak kendi nükleer enerjisini üretmek istiyor. Ama bu teknolojilerin anında nükleer silahlara dönüştürülebildiğini de biliyoruz.
Bu durum ciddi uluslar arası gerginliklere neden olur. İran’ın nükleer programı da bu duruma somut bir örnektir. Ve uluslar arası toplum bu duruma geçerli bir çözüm bulmazsa dünya buna benzer istikrarsızlaştırıcı krizlerin acısını çekmeye devam eder; çünkü İran’dan daha önde ülkeler var. Bunu hepimiz biliyoruz. Biz kitle imha silahlarının çoğalma tehdidiyle sürekli savaşacağız.
Geçtiğimiz yıl Rusya, uranyumu zenginleştirmek için uluslar arası merkezler kurmanın ilk adımını sundu. Biz bu tip merkezlerin sadece Rusya’da değil, sivil nükleer enerjinin yasal esas olduğu diğer ülkelerde de bulunması olasılığına açığız. Nükleer Enerjisini geliştirmek isteyen ülkeler bu merkezlerden yakıt üreteceklerini garanti edebilirler. VE tabi ki bu merkezler katı Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetimi altında işler.
Amerikan başkanı George W. Bush’ un attığı son adımlar Rusya’nın önergelerine benzerlik gösteriyor. Bence Rusya ve ABD nesnel ve eşit bir şekilde kitle imha silahlarının ve bunların geliştirilmesinin yaygınlaşması rejimini güçlendirmekle ilgileniyor. Yaygınlaşmada yeni ve daha katı ölçüler geliştirmede lider rolünü nükleer ve füze kapasitelerinde öncü olan bizler üslenmeliyiz. Rusya böyle bir görev için hazırdır. Bizler Amerikalı arkadaşlarımızla görüme sürecindeyiz.
Genel olarak, kendi nükleer yakıt döngüsündeki kapasitelerini kurmanın ülkelerin kendi işi olmayacağı, ama yine de kendi nükleer enerjilerini geliştirme ve enerji kapasitelerini güçlendirme fırsatlarının olduğu bütün bir siyasi motivasyon ve ekonomik uyarıcı sistemini kurmak hakkında konuşmalıyız.
Buna bağlı olarak, Uluslar arası Enerji Ortaklığından biraz daha detaylı bahsedeyim. Sayın Federal Almanya Şansölyesi da bu konuya kısaca değindi. Rusya, enerji sektöründe herkes için geçerli standart Pazar prensipleri ve saydam şartlar oluşturmaya çalışmaktadır. Enerji ücretlerinin siyasi spekülasyonlar ve ekonomik baskı veya şantajla değil de Pazar tarafından belirlenmesi gerektiği gayet açıktır.
Biz ortaklığa açığız. Yabancı şirketler tüm büyük enerji projelerimize dahil olmaktadır. Farklı kaynaklardan alınan verilere göre; Rusya’da petrol çıkarma işinin %26’ lara varan kısmı, lütfen bir düşünün, yabancı sermayeye aittir. Örnek verin, bana Rusya’nın batılı ülkelerin kilit ekonomik sektörlerine dahil olmasına örnek verin. Bu tür örnekler bulamazsınız.
Rusya’ daki yabancı yatırımlarla Rusya’nın diğer ülkelerdeki yatırımlarının oranını da hatırlatmak istiyorum. Bu oran neredeyse elliye birdir. Ve burada Rusya ekonomisinin sağlamlığına ve açıklığına açık bir örnek görüyorsunuz.
Ekonomik güvenlik, herkesin ortak kurallara bağlı kalacağı sektördür. Biz buna adil bir şekilde katılmaya hazırız.
Bu yüzden Rusya Ekonomisinde daha da çok fırsatlar ortaya çıkıyor. Uzmanlar ve batılı ortaklarımız bu değişimleri değerlendirmektedir. Rusya’ nın OECD’ deki kredi puanının artması ve dördüncü gruptan üçüncü gruba yükselmesi gibi...Ve bugün Münih’ te bu konferansı Alman dostlarımızın yukarıdaki konuda yardımlarına bir teşekkür olarak kullanıyorum.
Dahası, bildiğiniz gibi, Rusya’ nın Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ‘ne katılma süreci son aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Uzun süredir konuşmanın özgürlüğü hakkında kelimeler, bağımsız ticaret, ve eşit haklar, bazı sebeplerden dolayı Rusya pazarıyla ilgili olarak çeşitli konuşmalar duymakta olduğumuzu belirtmek isterim.
Ve doğrudan küresel güvenliği etkileyecek önemli bir konu daha var. Bugün birçok kişi yoksulluk hakkında konuşuyor. Bu kürede aslında ne oluyor? Bir yandan dünyanın en fakir ülkelerine yardım amaçlı programlar için parasal kaynaklar ayrılıyor, hatta bazen çok büyük kaynaklar ayrılıyor. Ama dürüst olmak gerekirse, çoğumuz biliyoruz ki bu yardımlar yardımı yapan ülkenin şirketlerinin de aynı zamanda büyümesiyle ilişkileniyor. Ve öte yandan, gelişmiş ülkeler aynı zamanda tarımsal sübvansiyonlarını muhafaza etmekte ve bazı ülkelerin ileri teknoloji ürünlere ulaşmasına limit koymaktadır.
Ve bu durumları bir yandan hayır yardımlarına dağıtım yapmak, diğer yandan ise sadece ekonomik gerilemeyi önlemek değil, bundan kar da elde etmek olarak nitelendirebiliriz. Sorunlu bölgelerdeki artan sosyal gerginlik köktencilik, marjinallikle sonuçlanır; terörizmi ve yerel çatışmaları besler. Ve bütün bunlar diyelim ki Orta Doğu gibi dünyanın genelinin adil davranmadığı bir bölgede olursa, küresel istikrarsızlaşma riski vardır.
Dünyanın önde gelen ülkelerinin bu tehdidi görmesi gerektiği gayet açıktır. Ve bu yüzden küresel ekonomik ilişkilerde herkese gelişme şansı ve olasılığı veren daha demokratik, daha adil bir sistem geliştirmeleri gerekir.
Sevgili Bayanlar ve Baylar, Güvenlik Politikası üzerine Konferansta konuşurken Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE)’ nın aktivitelerinden bahsetmemek imkansızdır. Bilindiği üzere, bu örgüt güvenliğin tüm yönlerini: askeri, siyasi, ekonomik, insani yönlerini ve genelde de bu yönlerin birbiriyle ilişkilerini test etmek (bunun üzerinde durayım) amacıyla kurulmuştur.
Bugün olan neyi görüyoruz? Bu dengenin açıkça talan edildiğini görüyoruz. İnsanlar AGİT ‘i (OSCE) bir tek veya bir grup ülkenin siyasi çıkarlarını arttıran basit bir araç haline getirmeye çalışıyor. Ve bu görev AGİT’in (OSCE) ülke kurucularının kesinlikle hiçbir şekilde alakası olmadığı bürokratik sistemiyle gerçekleştiriliyor. Karar verme prosedürleri ve sivil toplum kuruluşları denilen kurumların dahil olması bu göreve hizmet etmektedir. Bu kuruluşlar yasal olarak bağımsızdır fakat belirli amaçlarla finanse edilmekte ve dolayısıyla kontrol altında tutulmaktadır.
Kurulma belgelerine göre, insani yönüyle AGİT (OSCE) talep edilmesi halinde üye ülkelere uluslar arası insan hakları konusunda asistanlık yapmak için tasarlanmıştır. Bu önemli bir görevdir. Biz bunu destekliyoruz. Ama bu diğer ülkelerin iç işlerine karışma , daha da önemlisi ülkelerin nasıl yaşayacağını ve gelişeceğini belirleyen bir rejim empoze etme anlamına gelmez.
Bu tür müdahalelerin demokratik ülkelerin gelişmesine katkı sağlamadığı gayet açıktır. Tam tersine, bunlar o ülkeleri bağımlı ve sonuç olarak da politik ve ekonomik olarak istikrarsız hale gelmesini sağlar.
AGİT’ in (OSCE) ilk görevleri ve egemen ülkelerle saygı, güven ve saydamlık üzerine kurulan ilişkileri ile yönetilmesini umuyoruz.
Sevgili bayanlar ve baylar!
Sonuç olarak şunları belirtmek istiyorum. Bizler- kişisel olarak ben- çok sık olarak ortaklarımızdan, Avrupalı ortaklarımızdan Rusya’ nın dünya meselelerinde daha aktif rol alması gerektiği yönünde öneriler alıyorum.
Bununla ilgili olarak küçük bir hatırlatma yapayım. Bizi bu yönde teşvik etmenize pek de gerek yok. Rusya bin yılı aşkın tarihe sahip bir ülkedir ve her zaman bağımsız bir dış politika izlemiştir.
Bu geleneği bugün değiştirmeyeceğiz. Aynı zamanda, dünyanın nasıl bir değişim geçirdiğini çok iyi biliyoruz ve elimizdeki fırsatları ve potansiyeli gerçekçi bir şekilde değerlendiriyoruz. Fakat elbette sadece küçük bir grup için değil tüm dünya için güvenlik ve refahı sağlayacak adil ve demokratik bir dünya düzenini oluşturmada birlikte çalışabileceğimiz sorumlu ve bağımsız ortaklarla işbirliği yapmayı bizler de arzu ederiz.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
(http://www.securityconference.de/konferenzen/rede.php?menu_2007=&menu_konferenzen=&sprache=en&id=179&)


Paşamı Maltepe Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın tekrar görüntülerinden izliyorum.Çıldırıyor konuşurken.Konuşması o kadar atak,o kadar heyecanlı ve akıcı ki üçlü koltukta uzanarak seyrettiğim konuşmayı farkında olmadan sandalye de oturarak izlemeye devam ediyorum.Ne diyor Paşam?Tutuklu bulunan İngiliz Bayan için devreye giren Başbakanın neden Telaver’de ki öldürülen Türkmen kardeşlerimiz için hiçbir girişimde bulunmadığını sorguluyor.Kuzey Irak’ta Amerikalıların arzusu ve kontrolünde kurulan sözde Kürdistan’ın eski ve hala bir asker olarak TSK’ce savaş sebebi sayılacağını, o zaman söylediklerinin bugün de geçerli olduğunu söylüyor.İnsan ister istemez, bize allanıp pullanan eski komutanları hatırlıyor!Sahiden zamanın çok sert komutanı Çevik Bir Paşa nerede?Ne iş yapar?Genel Kurmayın eski paşalara ve eşlerine verdiği imkanlardan doyasıya yararlanırken Türkiye için Amerika ile hangi faydalı görüşmeleri yapmaktadır?Bu görüşmeler Türkiye’nin ulusal çıkarları için midir?Yoksa ticari midir?Yazılı açıklama bekliyoruz.
Özgen paşam aynı;1992’de rahmetli Eşref Bitlis Paşa ile Kuzey Irak’a helikopterle uçan paşa bugün de müsaade etseler F-16’sına binip soluğu, bırakın sınırı ,Kerkük’te alacak.Hem de hamaset mamaset yapmadan.Ne güzel söylüyor: “Sadece konuşuyoruz!”Gerçekten öyle,sadece konuşuyoruz,yazıp çiziyoruz.Ha bir de Cumhurbaşkanlığına hazırlanıyoruz.Vahdettin’in İstanbul’u ve tahtı korumak uğruna vatanı kaybettiği gibi.
Özgen Paşa çantasından yepyeni bir Kürdistan haritası çıkarıyor;Amerikan Malı.Taze taze.
Bu haritaya göre tüm jeopolitik önem arz eden unsurlar artık T.C. sınırları içinde değil! Nedir bunlar? GAP,İskenderun Körfezi ve Artvin!Çok enteresan değil mi?Amerika bu defa işini sıkı tutuyor.Ermenistan’da ki açmazı yani yolsuzluk,denizsizlik yaşanmasın diye doğalgaz ve petrol güzergahını da içini alacak şekilde hem Akdeniz’e kıyısı hem de Karadeniz’e kıyısı olan Doğu’da ise Hazar’a kadar uzanan Büyük Kürdistan.Korku filmi ve ya kamera şakası gibi!!! Türkiye’de yapamadığı uydu Küçük Amerika ,artık küçülmüş ve sınırları Amerika tarafından çizilmiş(kim takar Lozan’ı) Türkiye’nin yeni komşusu.Green Card için müracaat edip ta oralara gitmenize gerek yok Amerika’yı ayağınıza getirdik.Gerçi Van’da kahvaltı yapmak,Erzurum’da kaymak veya Bitlis’te Büryan Kebabı yemek isterseniz,buralara girebilmek için vize almanız gerekecek ama olsun.Size bir şey olmasın.
Evet bu yazılanlar Deniz Baykal’ın yaptığı 1 Nisan şakası filan değil! Tamamen gerçek.
İster adınız yurtsever olsun isterse ülkücü olsun. Adınızı ve kimliğinizi merak etmiyorum.
Bu vatan için ne yapıyorsunuz ve yapmayı düşünüyorsunuz onu merak ediyorum?
Allah hepimizin yardımcısı olsun.Bu ülkede(coğrafyada değil) kökeni ne olursa olsun hiç kimse kendini öteki ve azınlık olarak hissetmesin.Bu ülke hepimizin,bu ülke kendini Türk hissedenlerin.

Sabih Samur

YORUMSUZ

Gönderen SABİH SAMUR | 8:34 ÖS | 0 yorum »











FİLİSTİNLİ ÖĞRENCİLERİN OKUMA SAVAŞI ; KALEME KARŞI SİLAH


YENİÇAĞ TV
Türkiye'nin uydudan bütün Avrupa ve Türki Cumhuriyetlerine yayın yapan, TÜRKİYE' nin sorunlarını dile getiren, doğru ve dürüst habercilik ilkesi olan, konuşulmayanı, söylenmeyeni söyleyen, Türkiye'nin korkusuz televizyonu YENİÇAĞ tv 24 saat yayın formatıyla yayın hayatına başlamıştır.Zengin yayın içeriğini oluşturan TÜRKİYE' ile ilgili haber, spor, belgesellerle ülkemizin tanıtımı için önemli bir misyon üstlenmiştir. Ülkemizin ulusal çıkarları doğrultusunda yayınlarını sürdürecek olan YENİÇAĞ tv uydu üzerinde (Türksat 2A ...... polarizasyon dikey sembol ....... 5/6) tüm Türkiye, Avrupa ve Türki Cumhuriyetlerinin tamamında yayın yapmaktadır. Düzeyli, saygın ve objektif yayıncılık anlayışı ile öne çıkacak olan televizyonumuz halkımızın, ve temsil ettiğimiz kültürün taktirini toplamak bizler için öncelikli hedefler arasındadır. Bizlerin yaymaya çalıştığı hizmet inanıyoruz ki sizlerinde beğenisini kazanacaktır. Bu çerçevede yayına başladığımız günden günümüze kadar olan programları beğeninize sunmanın gururunu ve kıvancını YENİÇAĞ tv olarak yaşıyoruz.
http://www.yenicagtv.com/index.htm adresinde yer alan bu tanıtım bilgisini siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.Medya savaşlarının yaşandığı herkesin belden aşağı vurduğu kimin eli kimin cebinde belli olmadığı bir ortamda böylesine cesur yüreklerin yer aldığı YENİÇAĞ GAZETESİ'ni mutlaka okumanızı ve artık gerek duyulan YENİÇAĞ TV'nin de sürekli takipçisi olmanızı canı gönülden öneriyorum.
Gelelim konumuza.Sanırım biz Cumhurbaşkanlığı için birbirimizi yerken yakında Leyla Zana kendi Cumhurbaşkanı adayı konusunda kararını vermiş ve bizlere deklare etmiş olacak.
Talabani Irak'ın Cumhurbaşkanı olduğu için sanırım onu önermeyecek.İkinci adamı Barzani Efendi ise Kürdistanı kurmakla meşgul olduğu için zaman ayıramayacağından geriye kalıyor kendilerinin üçüncü lideri Abdullah Öcalan efendi!
Evet.Olur mu olur!Bu memlekette Türklüğe hakaret edenler(Orhan Pamuk gibi) Turizmde ki kıpırdanmanın sebebi gibi gösteriliyorsa hiç merak etmeyin APO gibi sütü ve kanı bozuklar,halkların kardeşliği ve barış söylemleriyle pekala aday gösterilebilir bazı barış sevdalıları ve büyük gazetelerin köşe yazarları tarafından.Hele hele yazdığı kitap tamamlanıpta Nobel Barış ve Edebiyat ödülünü de APO'ya verdik mi kim tutar seni. Zaten demiyorlar mı SİZ'den 30.000 kişi öldüyse BİZ'den de bir o kadar gerilla öldü.
İnanılır gibi değil ama herşey olabilir.
Eğer Diyarbakır hala bizim ise MGK olağanüstü olarak toplanmalı ve toplantı yeri Diyarbakır Belediye Başkanlığı Binası olarak seçilmelidir.Mesaj gideceği her yere gider.Ankara'nın göbeğinde yakılan Nevruz ateşi Doğu ve Güneydoğu'dan hissedilmemektedir.Devlet tüm birimleriyle olması gereken yerde olmalıdır.KKTC'yi Talat'a bırakan mantık Diyarbakır'ı da Zana'ya bırakmamalıdır.Yoksa bu gidişle şöyle veya böyle kim seçilirse seçilsin acı ama gerçek;seçilen Cumhurbaşkanı Diyarbakır'ın Cumhurbaşkanı olmayacaktır.
Herkesi siviliyle askeriyle görevini icra etmeğe çağırıyorum.
Yolunuz ve bahtınız açık olsun!
Sabih Samur



"- Kürtlerin üç lideri vardır..."
Eeee sonra?..
Kimmiş bunlar?..
Bacımız sayıyor:
"- Biri Irak Cumhurbaşkanı Talabani 'dir; diğeri Kürdistan Federe Bölge Başkanı Barzani 'dir; üçüncüsü ise Başkan Öcalan 'dır."
Aferin!..
Oysa biz Leyla Zana Bacımızın daha akıllı, dengeli ve gerçekçi olduğunu sanıyorduk...
*
Peki, bu konuşmanın anlamı ne?..
Yine biz saf Türkler, kendi kendimizi inandırmaya çalışıyorduk;
- Ulus devlet artık bitti, tarihe karıştı...
Sen şimdi Leyla Zana'ya bak!..
Bacımız "ulus devlet" peşinde!..
Ama belli ki bu Türk ulus devleti değil, Kürt ulus devleti...
Liderlerini de saymış:
Öcalan..
Talabani..
Barzani..
Haydi hayırlısı!..
Biz Türkler safçasına ne düşünüyorduk?
Türkiye AB'ye girerse, Anadolu'da yaşayan Kürt kardeşlerimizin de sorunları çözülür...
*
Çok partili rejime açıldığımız yıllarda umuyorduk ki özgürlük rejiminde halkımız mutluluğa kavuşacaktır...
Emekçiler..
Köylüler..
İşçiler..
Esnaf..
Vakti evvelde bizim solcu takımı, alınteri edebiyatı yaparken mangalda kül bırakmazdı...
Burjuva..
Proletarya..
Komprador burjuvazi..
Ulusal gelir paylaşımı..
Sömürü kahrolsun!..
Canım, demokrasi ulusal gelirin paylaşımı tartışmasından başka neydi ki?..
Alınterinin hakkını savunan solculara selam!..
Sosyal devlet, sosyal adalet, sosyalizm, sınıfsal demokrasi...
Tümü de birdenbire nisyan kuyusuna gömüldüler...
Bugünkü çok partili rejimde en çok konuşulan ve yinelenen sözcükler ne?..
Rumlar..
Ermeniler..
Kürtler..
Çok partili rejimde demokrasi tartışması bu üç sözcüğün üçgenine teyellendi...
Rumlar ile Ermeniler -hele Ermeni soykırımı savıyla Kıbrıs'taki Rum davası- gündemin başlıca maddeleri...
Kürtlerin etnik hakları da geldi dayandı Kürt devleti edebiyatına...
Peki, Türk nerede?..
Dinci devlet politikasıyla ılımlı İslam devleti siyaseti Türk'ü mürkü silip süpürdü...
*
Peki, ne olacak?..
Turgut Özakman 'ın satış rekorları kıran kitabının adı:
"Şu Çılgın Türkler!.."
Özakman vaktiyle Türklerin nasıl heyheylenip çıldırdığını anlatıyor; ama, bugün de sanki "tarih tekerrür ediyor"; Avrupa ve Amerika'daki dostlarımız da ellerini kollarını sıvamışlar Türkleri çıldırtmak için her şeyi yapıyorlar...
Aptala malum olur..
Haber vereyim:
Gidişata bakılırsa Türkler yine çıldıracaklar...
Bilelim ki bu işleri durmadan körükleyenler sonradan pişman olurlarsa, bizim sorumluluğumuz yoktur...
Kaynak : İLHAN SELÇUK CUMHURİYET GAZETESİ







Bazı fotoğraflar vardır insan yorum yapmakta zorlanır.Bugünün Ulusalcılık bayrağını üstlenmiş bir Perinçek'in böyle karelerde yer almasını akıl almıyor.



Gönül istiyor ki açıklanamayan bir devlet görevi ile orada olmuş olsun...

Türkiye’de başı sıkışan “Kurtar bizi Paşam” gönderisi yapar.Bu gönderiler belli bir adede ulaşıp kamuoyu pozisyonu aldığı an,şartlarda müsaitse,durumdan vazife çıkarma arzusu had safhaya gelir ve günün birinde kuvvetle muhtemel TRT’den sabah namazını müteakip Darbe Açıklaması yapılır.
Buralara nasıl gelinir?Öncelikle vatanın birliği ve beraberliği,bölünmez bütünlüğü tehlikeye girmiştir.İnsanlar çok rahat federal yapılanmadan,komşu devletlerin bünyesinde yer alan ayrılıkçı kesimlerle birleşmeden söz edebilmektedirler.Devletin bütün iktisadi değerleri,ülkenin geleceğini tehlikeye sokabilecek şekilde özelleştirme adı altında müttefiklerimize pazarlanmaktadır.(% 100 yerli sermayeden oluşan bankamız kaldı mı?).İnsanlara yabancı şirketlerle evlilik olmazsa olmaz şeklinde lanse edilmektedir.Türk Milliyetçisiyim demek nerede ise utanılması gereken çağdışı bir söylem haline getirilmek istenmektedir.Bunları söyleyen gazetecilere Başbakan “Abi” diye hitap etmektedir.KKTC konusunda yürütülen yanlış politikalarla Barış Harekatı sonrası doğan ve genç olan nesil çok acı ama maalesef Rum’un kucağına itilmiştir.İnsanlarımızda geçmiş dönem politik hatalarında etkisiyle para gelsin de nereden gelirse gelsin mantığı ile Güney’e çok sıcak bakma eğilimi başlamıştır.Ve çok acıdır Sn. Rauf Denktaş KKTC’den ziyade Türkiye’de söylemlerde bulunabilmektedir.Kendi kendimize yaptığımız kabadayılıkla KKTC’yi çözmüşüz gibi Kerkük ile ilgili silik,cılız söylemlerde bulunulmaktadır.Türkmen yöneticilere sürekli suikastler düzenlenmekte,Kerkük Türkmenlerinin üzerinde inanılmaz bir baskı oluşturulmaktadır.Esir bir askeri için dünyayı ayağa kaldıran İsrail bir tarafta silik bir Türkiye yönetimi diğer tarafta.
Gelinen nokta budur.Tam bir fiyasko!Fakat işin acı tarafı ve dillendirilmekten çekinilen nokta düne kadar zehirin bir panzehiri,hastalığın (iyi ve ya kötü tartışılır) bir iyileştirici reçetesi vardı.Oysa şimdi bu da yok.Kurumlar suçlu değildir.Kurumları yönetenler suçludur.Bugün yukarıda ki paragraf doğrudur diyebiliyorsak askeri ve sivil üst düzey yönetim birlikte suçludur.Şuçu açmak gerekir!Aşağıda soracağım sorular neden yapılmamıştır?
1-Ülkenin milli menfaatleri gerekirse Amerika’ya ters düşmek uğruna Kuzey Irak’a operasyon düzenlemeyi gerektirdiği halde neden sadece “kararlılık masalı”ndan öteye gidilememiş ve K.Irak’a operasyon yapılmamıştır?
2-Yapılmayan operasyon yüzünden Şerefli Türk Ordusu’nun bölgedeki caydırıcılığının kaybolması ve ya azalması sadece Hükümet yüzünden midir yoksa bir o kadar da Genel Kurmay Başkanı’nın şahsen hatası var mıdır?
3-Çıkartılan Petrol Yasası ile Türkiye olarak seyirci durumuna düştüğümüz “Petrol akar Türk bakar” misali gelinen noktaya neden Büyükanıt Paşa tarafından MGK’da veya basında ciddi tepki gösterilmemiştir?
4-Şahşen takık durumda olduğum ve marka tesciline de bizzat müracaat ettiğim “Muavenet” gemimizin (02.10.1992) Amerika tarafından vurulalı yaklaşık 15 yıl olmasına rağmen hala resmi özür diletilememesinin sorumluluğu hükümette midir?Genel Kurmay Başkanı’nda mı dır?Yoksa her ikisinde midir?
Bilemiyorum.Bir bilen varsa beri gelsin.Aman ha Süleyman Demirel’i kastedmiyorum.
Neyse yakında seçim var.Her halde birileri bizi kurtarır,biz kurtarılmayı bekleme modunda olduğumuz sürece…

Sabih Samur